Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Aralık 2016

Edebiyat

Bilge Karasu'nun Ankarası

Enis Batur

Paylaş

32

1


Birçok kitabının uzamı olmadığında atmosferidir İstanbul.

I

Bir gün, zaman ve koşullar elverirse, oturup kendi Ankara’mı yazmak istiyorum. Bugün ama, orada bir “ana figür” olarak yerini alacak Bilge Karasu’nun Ankara’sı üzerinde kısaca durmak istiyorsam, karşılıksız kalmış bir ısrarıma yeniden dönmek için – Susanlar’a yazdığım sonsözde, “Şehir dergisi için hem de 1988’de yeniden yazdığı,” diye nitelediğim (aslına bakılırsa “bütünüyle elden geçirdiği” doğrusu olacaktı) metni Karasu’ya, 1960’ların ortasında TRT Ankara Radyosu ısmarlamıştı; onu yapıta katmak gerektiğine inanıyorum.

II

Bilge Karasu, yalnızca orada doğdu, büyüdü, gençliğinin ilk bölümünü geçirdi diye değil, derin anlamıyla İstanbulluydu. Düz, yalınkat sayılamayacak gerekçelerle Ankara’ya yerleştiğinde 23 yaşındaymış; kesin tarihi (“1953 sonu”) Halûk Aker-Güven Turan ikilisiyle yaptığı söyleşide verir. Sonrasında, kimi önemli yurtdışı parantez dönemleri (Paris, Roma, Londra) sayılmazsa, 1995’teki ölümüne dek Ankara’da geçirdi ömrünü. Cüneyt Türel, bir anı yazısında, Karasu’nun kendisine, “Ama ben Ankara’da yaşayan İstanbullu bir göçmenim zaten,” dediğini belirtir. Çeyrek yüzyıl geçtiğinde, Tomris Uyar’ın gözlemi keskindir: “Bilge, annesi Ankara’dan getirilip İstanbul’da toprağa verildikten bir süre sonra onu ziyaret için gelmişti yine. Doğup büyüdüğü bu kenti artık öylesine yadırgıyordu ki, önemli bir işi yoksa buraya adımını atmıyordu.” Yurtdışı konaklamaları takvimden düşüldüğünde, neredeyse tamıtamına kırk yıl Ankara’da yaşamıştı Karasu.

III

Ankara’da yaşadığı, buna karşılık İstanbul’u yazdığı söylenebilir; birçok kitabının uzamı olmadığında atmosferidir İstanbul. 1963-1964 dönemini Rockefeller bursuyla Avrupa’da geçirdikten iki yıl sonra, Aker-Turan ikilisiyle konuşurken doğrulayacaktır: “Ankara’da yazdığım zaman nasıl İstanbul’u düşünerek yazıyorsam, dışarıda yazdığım zaman da yine İstanbul’u düşünerek yazıyordum.” Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nı beklettikleri, masallara ve metinlere hazırlandığı bir dönemeçte kurulmuş cümle. Sonra(sında) bir şey değişti mi, denilecektir: Yazı yaşamının en okkalı girişimi, ne yazık ki öngördüğünün (“Büyük Kitap”!) pek azını kâğıda geçirebildiği Lağımlaranası, Proust’vari bir geçmişi yeniden kurma yolunda İstanbul’un Beyoğlu’sunu, Tarlabaşı’sını ana eksen seçmişti.

IV

Bilge Karasu’nun gelir gelmez Ankara’nın havasına sokulduğu, “ortam”a katıldığı anlaşılıyor. O ki, kendisini “kapalı, kabuğuna çekilmiş bir insan, bir içedönük” olarak tanımlar, hızla kültürel çevrenin bir üyesi olmakta gecikmemiştir, 1955 sonrası, onyılda bir yenileri ufukta görünen genç yazar adayları, okuma-öğrenme tutkunları, yerliler ve yabancılar Tunus Caddesi 67’ye, Nilgün sokağa uğramadıklarında PK 24’e notlar düşmüşlerdi. Sözün özü, bir dolu sağırlık ve körlükle karşılaşadursun, Ankara yıllarında canlı bir çevresi de olmuştu Karasu’nun. Son yirmi yılında üniversitenin, hocalık yaşantısının geliştirdiği, pek çoğu kalıcı ilişkisini eklemek gerekir.

V

Gelgelelim, Ankara bir yandan da, onun gözünde somut bireysel sorunlarının ve önemli toplumsal kırılma anlarının merkeziydi. İstanbul ise düşlerinin ve düşlemselliğin yatağı. Belki bundan, kaçamaklarından, kısa süren İstanbul firarlarından, anasını ve kedilerini bahane ederek, oysa biraz kırık dökük, sığınağına hemen geri dönerdi. 1960, 1971, 1980 darbelerini orada geçirdi. Sıkıyönetim yasaklarının, gece sokağa çıkma yasaklarının, gençlerin biribirilerini taradıkları, ev ve kahvelerin basıldığı yılların arasında görünüşte büzüşerek, aslında hep hazırlanarak geçti. Neye mi?

Gece’ye tabii.

VI

1987’de Gergedan’da okur önüne çıkardığı, 1977’den üç kısa parça, 1950’li yılların sarı Ankara’sına o tuhafın tuhafı ışığı Ataç üzerinden yansıtır. Ataç, döneminde, yeni edebiyatın merkez valisiydi, Bilge ona pek toz kondurmazdı. Ama onu ilk kez Eminönü Halkevi’nde, 1940’ların sonunda görmüş, dinlemiş; öyle aktarıyor “Çalınmış Fotoğraflar”da (şimdi Susanlar’da). Ben de Bilge’yi, 1970’de “Dehlizde Giden Adam”ı okuduktan sonraydı, TDK salonunda yaptığı bir konuşma-okuma seansında görmüş, dinlemiş, biriki hafta geçince de, Ankara’nın gene karabasanlı dönemiydi, gece vakti dolmuş durağında karşılaşınca...

VII

Aydın Uğur’la, Aşağı Ayrancı durağına doğru Kızılay’da yürürken nereden geliyorduk o saatte anımsamıyorum. Kavaklıdere durağında tek başına bekleyen ufak tefek, çelimsiz adamı Aydın tanıdı, “Gel,” dedi, “gidip tanışalım” – ben cesaret edemezdim. (Beckett’le de, dört yıl sonra, öyle tanışacaktım.) Geç saat yanıbaşında dikiliveren iki genç adam, belli ki ıssız ortamda onu tedirgin etmişti. Birkaç cümle sonra enikonu rahatladı; o yıllarda tanınmış bir yazar sayılmazdı, edebiyata tutkun iki üniversite öğrencisinin yanına sokulması neredeyse şaşırtıcı durumdu. Biriki dakikalık bocalama sonrası, “Biraz yürüyelim isterseniz,” dedi, ağır adımlarla Küçük Esat kavşağına doğru konuşarak ilerledik, ardından da ikinci kattaki bir kafe-bara gittik, sorular sordu bize, sanırım sınırlarımızı tayin etmek istedi. Sayısını unuttuğum Ankara günleri, geceleri böyle başladı, Paris yıllarımda kesintiye uğrayan görüşmelerimiz dönüşüm sonrası yeniden hızlandı, 1982 sonu ben Ankara’dan ayrılasıya şehrin leş kokusunu birlikte soluduk.

VIII

Leş hava, sözün gelişi değil: Ankara’nın o dönemde havası her bakımdan öldürücüydü. 1976’da Güven Turan’a yazdığı bir mektupta Bilge fazlasını dile getirir: “Ankara’da insan çürüdüğünü duyar belki, İstanbul’da ise İstanbul’la birlikte çüründüğü için farkına varılmaz.” Tanıştığımız dönemde düzenli bir iş yaşamı yoktu (Hacettepe’ye 1974’te başladı), ikimiz Papazın Bağı’na, Ulus’a, Cebeci’ye, birkaç kez “eski Ankara”ya seferler düzenlerdik, bazı geceler İlhan Usmanbaş’ın, Fred ve Tözün Stark’ın, İoanna Kuçuradi’nin evinde toplanılır, arasıra Eser Gürson’un dükkânına ya da Zafer Çarşısı kitapçılarına uğranır, sinemaya ve konserlere gidilirdi: Ankara’nın kısıtlarını çözen bir yanı vardı Karasu’nun, bir de şehrin diplerine ulaşmış bir merakı.

IX

Ankara’nın beş tarihini yakından tanıyordu: Roma, Hacı Bektaş Veli, ilk Cumhuriyet çağı, çokpartili yılların başkenti, darbelerin merkezi. Kâh birinden, kâh ötekinden, kuyudan su çekercesine anekdotlar, anı kesitleri toplayıp aktarırdı. Taşa toprağa, bitkiye ağaca, iklime doğaya farklı mercekler kullanarak bakmayı sezdirmeden öğretirdi. Ankara’yı, daha doğrusu şehirleri birer canlı organizma olarak algılama yeteneği yüksek dozdaydı Karasu’da: Kımıldanışlarını, duruyormuşçasına bekleyişlerini, bütün açık ve örtük seslenişlerini (ama mırıldanış ama gürleme), salgıladıkları kokuları seçerdi. Bir defasında Ankara’ya farklı yönlerden inen rüzgârları aktarışını unutamam.

X

TRT için yazdığı Ankara metni, seslendirileceğini bildiği için öyle yazılmıştır. Şehir, yoksa, bambaşka bir dille kendi metinlerine sızmıştı. Ankara’da yaşamamış okurun bu sızıntıları ayırdetmesi güçtür bana kalırsa. Bazı metinlerde, öykülerde, masalların birkaçında boğuntulu atmosferiyle, baskıcı ve baskın karakteriyle bir görünüp yitip giden şimşeksi ışığıyla belirir, sonra örtünür. Ta ki Gece’ye, Gece’nin gecelerine gelesiye: Orada, adı afişe yazılmak istenmemiş bir başoyuncu, ilk kelimeden sonuncusuna hüküm sürer.

XI

Lağımlaranası’nın yarınki okuru, Tarlaba-şı’nın geçirdiği çifte yıkımın ardından, silinmiş bir haritayı, kâğıt üzerinde değilse imgelemindeki boş bir ekranda sıfırdan kurmak zorunda olacak.

Bugünün dünü pek tanımamış Ankaralısı için Karasu’nun radyo metni de bir yitirilmiş mekâna, yitirilmiş bir zamanın peşisıra güçlü bir sefer vaadi taşıyor.

Yukarıdaki fotoğraf: Halûk Aker’in Küçükesat Caddesi’ndeki evinde, Nisan 1969

YORUMLAR

Nureddin Türk

Karasu'nun TRT için yazdığı Ankara metnini nerede/nasıl bulabiliriz?

13 Temmuz 2019

Öne Çıkanlar

En güzel aşk romanları...Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Christine Estima

20 Eylül 2025

Kafka’nın İlk Çevirmeni: Milena Jesenská

“Henüz var olmayan bir şeyi, ancak ona tutkuyla inanırsak yaratabiliriz."1920’li yılların Viyana’sı günümüzün kozmopolit Viyana’sı gibi değildi. I. Dünya Savaşı sona ermiş, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu çökmüş,  bu acımasız savaşın yarım bıraktığı işi 191..

Devamı..

Sapanca’da Doğa Yürüyüşü Yapılabilecek..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024