Bir başkasının hayatı hakkında bilmediğimiz o kadar çok şey var ki, çok ünlü kişilerin bile. İşte oralarda hayalgücümü serbest bıraktım.
Yakın zamanda Kırmızı Kedi Yayınevi’nin yayımladığı Jane Eyre Olmak adlı romanı dolayısıyla Güney Afrikalı yazar Sheila Kohler, yazdıkları kadar hayattaki duruşları ve aralarındaki bağla bugün edebiyattan sinemaya pek çok kişiye ilham veren Brontë Kardeşlerden Charlotte ve onun unutulmaz kahramanı Jane Eyre’i anlatıyor.
Okurlara Charlotte Brontë’nin hayatı üzerine daha fazla bilgi edinebilmeleri için araştırmanızda yararlandığınız biyografilerden hangilerini tavsiye edersiniz? Brontë Kardeşlerin eserlerine daha fazla aşinalık kazanmak isteyen okurlara Jane Eyre haricinde başka hangi eserlerini okumalarını salık verirsiniz?
Sheila Kohler: Lyndall Gordon’ın Charlotte Brontë: Tutku Dolu Bir Yaşam’ını özellikle tavsiye ederim, yazarken bana gerçekten çok ilham verdi, keza Elizabeth Gaskell’ın klasik biyografisi The Life of Charlotte Brontë de. Brontëlerin romanlarına gelince, Villette benim başlıca favorilerimden biri, çok modern bir roman bana kalırsa. Charlotte Brontë romanda Belçika’da yaşarken çektiği yalnızlığı dokunaklı bir dille tasvir eder. Uğultulu Tepeler de en sevdiğim eserlerinden biridir, çocukluk tutkularını pek güzel anlatır. Brontëlerin en gencinin yazdığı, görece daha az bilinen Agnes Grey’i de öneririm. Bir mürebbiyenin hayatına, aşka tutulmuş genç bir kadının çektiği sıkıntılara ve aşağılanmalara dair sarih ve duygusal bir anlatım.
Brontë ailesinin hayatını konu alan bir kurgusal hikâye yazmaya nasıl karar verdiniz? Charlotte Brontë’ye ya da Brontë Kardeşlerden herhangi birine özel bir yakınlık duydunuz mu?
SH: Fritz von Hardenberg’in söylediği gibi, “romanlar tarihin kör noktalarından doğar.” Lyndall Gordon’ın kitabındaki “Boundary Street’teki o karanlık odada babasıyla birlikte otururken neler olduğu bugün hâlâ belirsiz” cümlesi, Charlotte karanlıkta babasının yatağının başucunda oturmuş muhteşem kitabını yazmaya başladığında neler olmuş olabileceğini hayal etmem için bana ilham verdi. Birçok kadın gibi ben de Brontë Kardeşlerle aramda özel bir bağ olduğunu hissediyorum. Ben küçükken teyzelerimden biri (annemin ailesinde üç kız bir erkek kardeş var) kız kardeşime, yaşça büyük kız kuzenime ve bana, üstelik babamın vefatından kısa bir süre sonra Jane Eyre’in ilk bölümünü okumuştu. Yedi yaşındaydım. Jane’in amcasının hayaletini gördüğünü sandığı Kırmızı Oda’da yaşadıkları üzerine anlatılanlar bende derin ve kalıcı bir iz bıraktı. Bu kitabın kıvılcımını çakan da belki bu oldu. Kitap o karanlık odadaki bir baba ve kızıyla başlar.
Benim de bir kızım var, Sasha Troyan, o da roman yazıyor. Bu ilgi ve becerilerin aile içinde, özellikle kızlardan oluşan ailelerde nasıl geliştiğini merak ediyorum. Benim üç kızım var: biri yazar, biri ressam, diğeri tarih öğretmeni. Brontë Kardeşler gibi ben de yazdıklarımı onlarla sık sık paylaşırım. Eserlerimi tamamlamamda her birinin bana büyük yardımı dokunur.

Romanın araştırma safhası ne kadar sürdü? Kitabı yazarken kendi yaratma dürtünüz ile Charlotte Brontë’nin hayatının gerçeği arasında yolların ayrı düştüğü anlar oldu mu? Siz hangi yoldan gittiniz?
SH: J.M. Coetzee bir keresinde kendisine tasarımdan bahsettiğimde bana şöyle dedi: “Doğruya çok yakın durma.” Bu iyi bir tavsiye sanırım. Elbette, gayet iyi bilinen gerçekleri tahrif edemezsiniz. Umarım ben de bunu hiç yapmamışımdır. Ancak bir başkasının hayatı hakkında bilmediğimiz o kadar çok şey var ki, çok ünlü kişilerin bile. İşte oralarda hayalgücümü serbest bıraktım. Ayrıca her zaman gerçekler arasında bir seçim yapılır. Benim ilgimi özellikle Charlotte ile evli hocası arasındaki bağ ve çok genç yaşta ölen üç kız kardeş arasındaki ilişki çekti. Kendi öz kız kardeşim otuzlarında öldürüldü. Onu hâlâ özlüyorum. Belki de bu kitabı yazmak ona yardım eli uzatmanın bir yoluydu.
Kitabın araştırma aşaması için tam bir süre belirtmek zor: Pek çok kadın gibi ben de Brontë Kardeşleri çok genç yaştan beri okuyorum. Dedim ya, yedi yaşımdan beri. Villette’i yatılı okuldayken yeniyetme çağımda okudum. Kitabın ateşli havası beni çok etkilemişti. Çok sayıda biyografi okudum tabii. Brontë Kardeşlerin mektuplarından çokça faydalandım. Kitabı yazarken kızlarımdan biriyle Haworth’a gittim. Birlikte korkutucu bir gökyüzü altında bozkırda yürüdük. Bu şaşırtıcı kadınların hayatını anlayabilmek için o yöreyi, o basık gri gökyüzünü görmem gerektiğini düşündüm.
Teşekkür bölümünde, Charlotte Brontë’nin yaşamöyküsünü yazanlardan biri olarak Elizabeth Gaskell’dan bahsediyorsunuz, ama aynı zamanda romanda George Smith’in diğer yazarlarından biri olarak da geçiyor. Onun yaşamından ve eserinin sizi yazarken nasıl etkilediğinden bize biraz bahseder misiniz?
SH: Elizabeth Gaskell, Charlotte Brontë’nin yaşamöyküsünü yazan ilk kişi kuşkusuz, yakın dostu, üstelik o da kendi çapında bir yazar. Yaşamöyküsü Charlotte’un azize yanına belki çağımız okuru için biraz fazla vurgu yapıyor (Viktorya dönemindeki bayağılık suçlamalarını reddetmek istedi) ama yine de fevkalade anlayışlı ve bilgi dolu bir yaşamöyküsü. Sanırım onun tamamen lehte olmayan baba portresinden çokça etkilendim. O günden sonra babanın çok daha pozitif bir baskısı oldu, fakat Gaskell’ın ilk portresindeki kimi hususların kitabımdaki karakter açısından geçerli veya büyük ihtimalle geçerli olduğunu hissettim.
Yazmak Charlotte Brontë’ye nasıl bir güç sağladı? Kadın yazarlara yönelik hâkim tutum neydi? 19. yüzyılda kadınların statü/bağımsızlık ya da bir eşitlik duygusu edinmesinin başka yolları var mıydı?
SH: Yazmak nihayetinde Charlotte Brontë’ye mürebbiye ve öğretmen olarak yıllar boyu süren mücadele ve aşağılanmanın ardından şöhret ve saygınlık kazandırdı. Kuşkusuz mümtaz şair Robet Southey yazmayı erkeklere özgü bir alan olarak görüyordu, Charlotte’a yazdığı mahut mektubunda ona bunu belirsizliğe yer bırakmaksızın açıkça söylemişti. Birçok kadın yazar müstearla cinsiyetlerini gizlemeyi tercih etmek zorunda hissetmişti kendini: Bir diğer örnek de kuşkusuz George Eliot. O dönem kadınlara tanınan çok az fırsat vardı: Bilhassa Anne Brontë’nin eksiksiz bir şekilde günü gününe kaydettiği mürebbiye hayatı küçük düşürücü ve zorlu olsa gerekti; gerçi bugün içinde yaşadığımız dünyadaki eğitici anne pozisyonu çok mu farklı, insan merak ediyor.
Romanda Charlotte’un babasının kapısının dışında durduğu bir sahne var, ona Jane Eyre’den söz etmeye hazırlanıyor, fakat roman kadınların aşk ve mutluluk isteğini dillendirmeye kalkıştığı için haliyle gergin. Bu arada, Uğultulu Tepeler de öyle tutkulu ve dürüst bir roman ki Emily’nin ödü kopuyor, yazarı olduğu ortaya çıkacak diye. İnsanın bütün sırlarını anlatıp yayımlaması ne kadar zordur? Bir yazar olarak hangi korkuların üstesinden gelmek zorunda kaldınız?
SH: Doğruyu yazmak her zaman tehlikelidir. İşin ucunda birilerini kızdırmak var. Edebiyat tarihinde geriye dönüp bakarsanız, Corneille gibi erken dönem yazarlardan Flaubert’e, James Joyce’dan Oscar Wilde ve Nabokov’a birçok büyük yazarın başının eserleri yüzünden belaya girdiğini görürsünüz. Ayrıca, tabii ki çok yakınlarınızı kırma tehlikesi var. Güney Afrika’daki lisenin ellinci yıl buluşmasını hatırlıyorum da, ortalarına doğru Sheila Kohler isminde bir karakterle birlikte bir okul buluşmasının anlatıldığı Cracks’i yazdıktan sonra sınıf arkadaşlarımın benim hakkımda ne düşündüklerini merak ediyorum doğrusu. Kız kardeşimin ölümü hakkında az çok üstü kapalı bir biçimde tekrar tekrar yazdım, bu yüzden kimi zaman eniştemin akrabalarının hakaretlerine maruz kaldım. Bir yazar olarak kendimi duyguları açıksözlülükle dile getirmekle yükümlü hissediyorum. Aksi halde yazmanın ne anlamı kalır, fakat bundaki risklerin de farkındayım, Charlotte ve özellikle Emily’nin de -öyle özel bir kişi ki- farkında olduğunu sanıyorum.
Jane Eyre Olmak ile diğer kitaplarınız arasında nasıl bir uyum var? Yazarken hangi konuları irdelemeyi seviyorsunuz?
SH: İktidar üzerine, iktidardaki insanların çıkarları uğruna zayıfları nasıl kullandıkları üzerine sıkça yazdım. Bu kitapta baba var tabii, sağlığı zayıfladığı için iktidardaki konumunu bir ölçü kaybetmiş, ve öğretmen var, Charlotte Belçika’da ona vuruluyor (öğretmen-öğrenci arasındaki bu bağ sıkça, özellikle de Cracks adlı romanımda işlediğim bir konu), ayrıca Charlotte’un mürebbiye olarak yanlarında çalışmak zorunda olduğu insanlar ile Anne ve Branwell Brontë’nin hesabına çalıştığı Thorp Green’deki çift. Charlotte’un hayatında kadınlar var: Öğretmenin karısı ile George Smith’in annesi, bunlar onu kandırmaya çalışıyor. Hem bu kudretli insanlara duyduğu hayranlığı hem de bağımsızlığını ve kendisinin de değerli bir varlık olduğu duygusunu kabul ettirmek için verdiği mücadeleyi betimledim. Bu The Children of Pithiviers ve Crossways gibi kitaplarım ile ilk romanım The Perfect Place’de sürekli yinelediğim bir konu.
Charlotte’un babası, “kim Yorkshire’ın uzak bir bölgesinde yaşayan mütevazı bir adamın kızının yazdığı bir şeyi okumak ister,” diye soruyor (s. 184). Bu soruya ne yanıt verirsiniz? Jane Eyre’in nesi onu böyle ebedi kılıyor?
SH: Bu soruya eksiksiz bir yanıt verebileceğimden emin değilim. Eserin bizden kaçan bir yanı var herhalde, tanımsız kalan, ancak kitabı cazip kılan şeylerin çoğunun, ters çevrilmiş bir şekilde, birçok iyi öykünün temelinde yattığı da muhakkak: yoksul, kimsesiz bir çocuğun savunmasız konumu, ihmal edilen bir kız öğrenci, yok sayılan bir mürebbiye ve onun sonunda Mr. Rochester’ın gözlerini kamaştırarak kazandığı zafer – aşkla, evet ama aynı zamanda Jane Eyre’in diğer herkesle eşit bir insan olarak haysiyetini ve özsaygısını korumaktaki kararlılığıyla. “Dünyada kim var seni umursayan? Yaptığın kimi incitecek ki?” diye sorar ona çift eşli Mr. Rochester, onu kendisiyle kalmaya ikna etmeye uğraşırken. Jane şu cevabı verir: “Ben umursuyorum kendimi.” Bu nihayetinde bir ahlaki zaferdir, her okurun yüreğine su serpen bir zafer.
Okurların bu romandan nasıl bir duygu, ders ya da farklı bir deneyim almasını istersiniz?
SH: Her kitap gibi bunun da okuru garip, gizemli ve farklı bir yere, olayların hayatta olduğundan farklı ama tatmin edici bir şekilde hikâyelendirildiği bir yere, fakat aynı zamanda Charlotte Brontë’nin hayatından olduğu kadar benim kendi hayat tecrübelerimden de bir şeyler paylaşabilecekleri bir yere götürmesini diliyorum. Zaman ve yer açısından arada büyük bir mesafe olsa bile duygularımızın benzer olduğunu, yalnız olmadığımızı, hepimizin tasalanıp acı çektiğini, kimi anlar umutlanırken kimi anlar umutsuzluğa kapıldığımızı, bir topluluğun parçası olduğumuzu ve duygularımızın müşterek olduğunu bütün okurlara hissettirebilmeyi umuyorum. Bu cesur yürekli kadınların tuttuğu yolu bir süre izlemenin, bu kitabı eline alıp da sayfalarında dikkatlerini kendi hayatlarından başka yönlere çevirebilecek erkeklere ve kadınlara cesaret ama aynı zamanda insan yüreği hakkında daha derinlikli bir anlayış aşılamasını umut ediyorum.
Penguin Books'un kitabın özgün baskısında (2009) yayımlanmak üzere yaptığı söyleşi.
Çeviren: Volkan Atmaca






