Şunu ya da bunu öğrendim diyemem ama en çok kendimi öğreniyorum diyebilirim.
İlk kitabı Herkesten Uzakta ile Vedat Türkali Öykü Ödülü’nü alan Kadir Işık’la yeni kitabı Yolda Olmak üzerine konuştuk. Kitabın temel izleği “gezmek” fiilinden hareketle edebiyat, yaşam ve insana dair sorularımı her zamanki enerjisi ve samimiyetiyle yanıtladı.
Veysi Erdoğan: Yolda Olmak kitabını bir geziden çok deneme, anı ve öyküyü de içinde eritmiş farklı türlerin bir bileşkesi gibi okudum. Birbiriyle harmanlanmış bu yaklaşım kendiliğinden mi gelişti, yoksa bile isteye mi tercih ettin?
Kadir Işık: Yaratıcı yazıda bazı şeyler bile isteye olur ama tamamı değil, kontrol bir yerden sonra sizden çıkar. Bazen yazdığınız metnin peşi sıra sürüklenirsiniz bazen de metin sizin ardınız sıra gelir. Yani bir birinize yol göstererek, yeni yollar açarak ilerlersiniz. Yazının en büyülü yanı da bu, çünkü içinde hep bir gizem barındırır, yaptığınız bir nevi kazıdır, taş yontmadır, ağaca şekil vermedir, ortaya nasıl bir şey çıkacak diye merak edersiniz, heyecanlanırsınız. Kitaptaki yazıların tamamını güncelerimden dönüştürdüm. En zoru da onları günce formundan uzaklaştırmak oldu. Kimi yerde öykü, bir bütün olarak roman, bazen anı ya da öz yaşam diyebiliriz, kim ne şekilde okumak istiyorsa öyle okur. Ayrıca, kurmaca metinlerin birçoğu yol hikayelerinden oluşur. Ulysses’te Leopold Bloom’un bir günü anlatılır. Birçok kişi, Joyce, kitabın adını Dublin koymalıydı, der. Leopold Bloom üzerinden bir şehri yazdı. Şehri yazarken insanı dışında tutamazsınız. Kitaptaki mekanlar da içinde yaşayanlarla bir bütünlük oluşturur her zaman.
VE: Kitabının hem eleştirel hem politik bir tarafı var. İlişkilere, evliliğe, aile kurumuna, dile, dine, devlete, Tanrıya dair kanıksanmış her türlü bilgiyi masaya yatırıyorsun. Bunu yaparken de dile getirdiklerini kendi yaşam pratiğinden geçiyorsun. Bu doğrultuda Yolda Olmak kişisel bir tarih okuması gibi de duruyor. Bu ele alış biçimine dair neler söylemek istersin?
KI: Kitap için, kişisel tarihimin yazıya akan gerçekçi yanlarından küçük bir bölüm diyebiliriz. Kısaca insana ve mekâna dair, hafızamdan süzülen her türlü bilgi ister istemez metnimde yer buldu. Kitabı okuyanlar, bu kitabın gerçeklerle bir ilgisi yok, tamamen kurgu deseler, karşı çıkmam, metnim doğru yerden kaleme alınmış demektir. Hem, gerçeklik bazen can sıkıcı, çoğu zaman da muallak bir yapıyı barındırır. Mesela resmi tarih kitapları kötü kurmacadan ibarettir.
Gezdiğim gördüğüm bir şehrin, o şehirdeki insanların, tarihin ve sosyal yaşamın benim kişisel tarihimle, şehrimle, yaşamımla, sosyal ilişkilerimle benzerlikleri ve farklılıkları üzerinden üçüncü bir göz olarak düşüncelerimi yazdım. İnsan ancak yolda kendine geniş bir alan yaratıyor, farklı bakış açıları oluşturabiliyor.
VE: St. Agustine, yaşamı bir kitap olarak düşünüp, gezip görmeyenlerin hep aynı sayfayı okuduğunu söyler. Yolda Olmak kitabında bahsettiğin yerlerin dışında da birçok ülkeyi gezdiğin anlaşılıyor, bu konuda ne düşünüyorsun?
KI: Ben de sınırları belirlenmeyen, belli bir düzende ilerlemeyen ve yaratıcılığa dönüşmeyen aşırı okumanın bir bataklığa saplanıp kalmakla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Eskiden bazı arkadaşlarımın bana, çok okuma, kafayı yersin, hatta yemişsin dediği oldu. Yani hep aynı sayfayı okuyan birinin durumunda sayılmazdım ama bir parça öyle göründüğümü o bataklıktan çıktıktan sonra fark ettim. Okuduktan sonra yazmak ve gezmek insanı düze çıkarıyor. “Aynı sayfayı okumak,” Körleşme kitabının ana karakteri Kien’in “aymaz bir aydın” profiline güzel bir örnek.
Okumak daha çok teorik, gezmek ise pratik, aktif bir eylem, okuduklarının gerçek dünyada karşılığını bulmak ve son kertede onaylamak, anlamak, öğrenmek, içselleştirmek için yola çıkmak gerekiyor. Kitaplar bir şeyleri öğrenmek için değil, daha çok bir şeyleri anlamak için okunur, dolayısıyla gezmek, anlamaya yönelik bir eylemdir ama okumadığın zaman da anlayacağın şeyler sınırlı, o zaman, sadece anlatılana inanırsın. Bu ise pasif, hep aynı sayfayı okumaktır, bataklığa saplanıp kaldığını bilmemektir.

VE: “Paris her zaman iyi bir fikirdir” diyor Audrey Hepburn. Senin de bir şehrin olduğunu düşünüyorum. Onun hakkında neler söyleyebilirsin?
KI: Paris’e belki on kez gittim, ama son yıllarda bence iyi bir fikir değil. Ekonomik şartlar insanların yaşam tarzları ve hayata bakışları üzerinde çok etkili, belirleyici bir rol oynuyor. St Petersburg yazın daha iyidir, diyorum. Rusya’da adı Süper Petro ama bizde Deli Petro olarak bilinen çarın bir bataklık üzerine kurduğu şehir. Bataklığı adeta bir tablo gibi kullanmış ve üzerine sanatsal bir şehir yaratmış. Hiçbir taş yanlış yere konmamış. Yıllar önce gitmiştim. Şimdi tekrar gitsem gene aynı şeyleri mi düşünürüm, emin değilim. Şehirler de kitaplar gibi, yıllar önce okuduğun bir kitabı tekrar okuduğunda bazen aynı tadı alamıyorsun ya da yıllar önce okuyamadığın, tekrar karşına çıktığında okuduğun, hayran kaldığın, yeniden keşfettiğin bir kitap gibi. Eskiden hiç sevmemiştim, diyebilirsin. Her kitabın ve her şehrin kişiye göre belirli bir zamanı var, önemli olan doğru zamanda buluşmak.
VE: Yolda Olmak kitabını yazarken elinden tutup birlikte yürüdüğünüz metinlerden bahsedebilir misin? Onlarla ne derece bir yakınlık kurdun? Metnine nasıl yön verdiler?
KI: Kitaplar insanın yola çıkmasını sağlayan önemli kaynaklardan. Özellikle kurmaca okumak başlı başına insanı harekete geçiren, kitabın sayfaları dışına taşmasını sağlayan bir eylem. Okuduğum sevdiğim her kitap, yazdığım her metinde bana yardımcı olmuştur. Okumanın yazılarımda bana nasıl yön verdiğini bilemiyorum, ama bazen güzel bir şeyler yazdığımda ve tekrar okuduğumda, bu düşünceleri kimler benim aklıma soktu, şimdi biriktiler ve yeniden kâğıda aktılar dediğim de oluyor. Yazar yeterince çalışmışsa, hayatı boyunca biriktirdiği şeylerden zamanın ruhuna uygun yeni bir ürün ortaya çıkarır, ama tamamen kendisine aittir, bütünüyle bu düşünceleri ilk kez o dile getirmiştir diyemeyiz. Ayrıca birçok yazarın gezi anlatı kitapları, okuduğum birçok kurmaca kitap bu kitabı yazarken bana yol arkadaşlığı yaptı. Hemingway bence en büyük gezi yazarlarından biriydi. Bir de onun çok yakın arkadaşı John Dos Passos, maalesef kitaplarının yeni baskıları yok artık. Hatta kitaplığımın gezi bölümünde, eskiden sahaflarda aldığım birçok kitabın yeni baskısı yok. Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını uzun yıllar önce, hem de roman olarak okuduğumu hatırlıyorum, aklımda hep roman olarak kalmış, ama şimdi kitabın kapağına baktım, anlatı diye geçiyor.
Tolstoy’un 82 yaşında yola çıkması ve yolda, üstelik bir tren istasyonunda ölmesi, sence bize, yazdığı onca kitaptan sonra biz okurlarına verdiği son bir ders değil miydi.
VE: Bütün bu gezilerden ne öğrendin? Yaşam felsefende nasıl bir değişiklik yarattı? Yolda olmaya devam edecek misin?
KI: Somut olarak şunu ya da bunu öğrendim diyemem ama en çok kendimi öğreniyorum diyebilirim. Bu süreç ömür boyu devam ediyor, bir sonu yok. Ancak kendimizi tanıdığımızda başkalarını tanıyabiliriz, bu yüzden düşüncelerimizdeki şablonlardan kurtulmak ve daha çok anlamaya, öğrenmeye çalışmak için farklı kültürleri, yerleri, bölgeleri görmeliyiz. İnsan bilmediğinin düşmanıdır derler. Bilmek de tanımaya çalıştığımız her şeyin bir parçası olmayı gerektirir. Kuyunun dibinde yaşayan kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar zannedermiş, yaşadığın şehri, ülkeyi, kendini tanımak istiyorsan bir süreliğine her şeyden, her yerden, kendinden bile uzaklaşacaksın. Yol insan hafızasında geniş ve farklı anlamlara bürünen mistik bir olgu, yol insanı farklı bir noktaya taşıyor.
Son olarak, yolda olmaya devam mı, diye soruyorsun, henüz İstanbul’a bir hafta önce geldim, yollardaydım. Son altı ayın dört beş ayını yurtdışında geçirdim. İki buçuk ay Londra’da kaldım. Yarın ya da haftaya nerede olacağımı kestiremiyorum. Tolstoy’un 82 yaşında yola çıkması ve yolda, üstelik bir tren istasyonunda ölmesi, sence bize, yazdığı onca kitaptan sonra biz okurlarına verdiği son bir ders değil miydi. Eğer Tolstoy yeniden yaşasaydı, sanırım Savaş ve Barış’a ayırdığı zamanı yollarda geçirirdi ama Anna Karenina’yı gene de yazardı.


.jpg)



