Edebiyat tarihini, yayımlanmış ve okurla buluşma şansına sahip olamamış eserlerden yola çıkarak yeniden okumak olası mı? Alexander Pechmann, âdeta edebiyat dedektifliğine soyunarak inşa ettiği Kayıp Kitaplar Kütüphanesi ile tam bunu yapıyor.
Alexander Pechmann
“Edebiyat onun için kutsaldı, mutlaktı, dokunulmazdı, tertemiz ve büyüktü." Dora Diamant, Franz Kafka’yı bu sözlerle tanımlar. Yazarla 1923 yılında yaz tatilini geçirdiği Baltık Denizi kıyısındaki Müritz’te tanışmış ve Kafka’nın yaşamının son aylarında, ilgisi ve sevgisiyle ona yoldaşlık etmiştir. Diamant, sonraları ilk karşılaşmalarını anlatırken, Kafka’nın dış görünümünün onun düşlerindeki insana ilişkin beklentileriyle örtüştüğünü anlatır: Koyu tenli, uzun boylu ve zayıf siluetin Kızılderili kanı taşıdığını düşünmüştü. Kafka’nın konuşurken iri iri açtığı gözleri hem hayret ifadesi taşır hem de öylesine muzipçe parıldardı ki, bu adam sanki başkalarının haberinin bile olmadığı şeyleri biliyor gibiydi. Ağır hastalığına karşın her zaman neşeliydi. Tek dayanamadığı şey, insanların acı çekmesiydi. Kafka ve Dora Diamant, Berlin’deki Steglitz Park’ında dolaşmaya çıktıkları sırada küçük bir kıza rastlarlar. Kız, oyuncak bebeğini kaybetmiş, umutsuzca ağlamaktadır. Kafka çocuğu avutmak için hemen bir hikâye uydurur. Bebeğin bir seyahate çıktığını, ona da bir mektup yazdığını söyler. Küçük kız mektubu merak edince, Kafka ertesi gün getireceğine söz verir.
Bu olayı izleyen günler ve haftalar boyunca bebeğin maceralarını anlattığı yeni mektuplar yazmaya adar kendini. Bu hikâyeyi mutlu sona nasıl bağlayacağını düşünüp durur. Sonunda bebeği evlendirmeye karar verir. Yuva kurmaktan gururlanan bebek, evleneceğini son bir mektupla bildirerek küçük kıza veda eder.
Kafka’nın bebek mektupları bugün elimizde değildir çünkü hepsi de tek bir okuyucuya yöneliktir; bu da Kafka’nın kendi eserleri karşısındaki tavrını yansıtır. Yazdığı metinlerin pek çoğu Kafka’nın gözünde öylesine kişiseldir ki, bunları tek bir kişiyle bile paylaşmadan imha etmeyi yeğler. Ona göre yazdıkları “hayaletler”dir ve ruhunu bu beladan kurtarmak için yazdıklarım yakıp yok etmek ister. Berlin’den ayrılmadan önce bazı müsveddelerin imhasında ona Dora Diamant yardımcı olur.1 Yazdıklarının gelecek kuşaklar için ifade edeceği değere Kafka’nın inanmamış olması şaşırtıcıdır. Geride bıraktığı bütün elyazmalarını yakma görevini arkadaşı Max Brod’a verir. Eğer Max Brod bu talimata uymuş olsaydı bize bugün Kafka’nın yayımlanmış birkaç öyküsünden başka bir şey kalmazdı, hatta Dava ve Şato bile kayıp kitaplar kütüphanesinde yerini almak zorunda kalırdı.

Anlaşılan Kafka, şöminenin alevlerinin onu kâğıt formundaki yüklerinden kurtarmasını seyretmekten büyük zevk duyuyordu. Akciğer hastalığının ilk belirtilerinin ortaya çıktığı 1917 yılında kız kardeşi Ottla’ya yazdığı bir mektupta, Prag’ın Mala Strana semtinde yer alan Schönborn Şatosu binasındaki dairesinde gençlik yıllarına ait eserlerini ve çeşitli elyazmalarını nasıl yaktığını anlatır: “Dün şatoda uyuyakalmışım. Ama binaya ilk girdiğimde ateş sönmüştü ve ortalık buz gibiydi. Hımm, diye düşündüm, onsuz ilk akşam daha şimdiden berbat oldu. Sonra bütün gazeteleri ve elyazmaları kaptım ve çok geçmeden çok güzel bir ateş meydana getirdim.” Franz Kafka, ne itibarına ne de edebiyat alanında şöhret kazanmaya kafa yoran biriydi; elyazmalarını yakmasının nedeni, metinleriyle içli dışlı denebilecek bir ilişki kurmuş olmasıydı. Yazdıklarına hem çok eleştirel yaklaşırdı hem de kendiyle dalga geçerdi. Max Brod, Fransa’da 1938’de yayımlanan Kafka külliyatına şöyle bir sonsöz yazar: "Kafka (doğumu 1883 Prag, ölümü 1924, Viyana yalanlarındaki Kierling Sanatoryumu) yazdıklarını hiçbir zaman yayımlamak istememişti. En büyük eserleri ölümünden sonra yayımlandı. Ne yazık ki çoğunu yaktı ve bunlar sonsuza kadar kayboldu.
Kafka hayattayken yayımlananların çoğu, arkadaşımı buna zorladığım için basıldı. Örneğin ilk kitabı Betrachtung2 [Gözlem] öylesine kısaydı ki, yayıncı az sayıdaki sayfalan doldurabilmek için çok büyük puntolar kullanmak zorunda kalmıştı. Ama kitabın yalnızca harf büyüklüğü açısından değil, eşsizliği açısından da sıra dışı olduğunu birkaç kişi hemen anlamıştı.” Kafka’nın yaktığı elyazmalarının gerçek içerikleri günümüzde hâlâ tartışılır. Else Bergmann’ın aile kroniğinde, Kafka’nın yazdığı, düşünür Franz Brentano’nun taraftarlarına yönelik yergili imalar içeren Meistersinger2 parodisine göndermeler yapılır. Ancak Max Brod anılarında bu “kötü iş”in kendisine ait olduğunu ve başarısız sahnelemenin ardından bunu hemen yırttığına dikkat çeker.
Öte yandan Kafka’nın arkadaşı Oskar Baum’un kaybolduğunu sandığı bir başka eser. Mezar Bekçisi adlı oyun günümüze kadar korunmuştur. Kafka bu eseri yazdığını Baum’a anlatmış ancak içeriğiyle ilgili bilgi vermemiştir. “Bu oyunla ilgili amatörce olmayan tek şey, onu kimselere okumayışımdır," demiştir, Baum’a göreyse bu eser, “son nefesini vereceği yere gitmek üzere Berlin’den ayrılırken, birbiri ardına ağır ağır ateşe attığı” elyazmalarından biridir. Berlinli yayıncı Kurt Wolff, benzersiz, aynı zamanda da olağanüstü bir insan ve yazar olarak gördüğü Kafka’nın bir sözünü hiç unutmaz: “Elyazmalarımı yayımlamak yerine bana geri yollarsanız size çok daha müteşekkir kalırım.” İşte bu sözlerde, onlarsız kütüphanemizin var olamayacağı, suskunluğun şiiri yankılanır.
1 Bu konuyu işleyen Gerd Schneider’in romanı Kafkas Puppe Türkçede yayımlanmıştır: Kafka’nın Bebeği, çev. Regaip Minareci, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 201l. (Ç.N.)
2 Kafka’nın bu öykü derlemesi Türkçede farklı başlıklarda yayımlanmıştır. (Y.N.)
3 (Alm.) Usta şarkıcı. 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar Alman şair ve müzisyenlere verilen ad. (Y.N.) Kaynak: Alexander Pechmann, Kayıp Kitaplar Kütüphanesi, Almancadan çeviren: Regaip Minareci, Can Yayınları, Nisan 2015






