İrlanda Defteri’ni aynı anda bir büyüme kitabı gibi de okuyorum, romanlarla idealize edilmiş hayatlarımız.
Boğucu havasıyla, ağır ceza mahkemesinin duruşma salonunda oturuyordum. Boğaz kıyısındaki kampüsümüzden mezun olmuştum, hayatımın yüz seksen derece değiştiği, avukatlık stajım yüzünden adliyeden adliyeye koşturmaya başladığım dönemlerdi. Avukatlık stajında çiçeği burnunda mezunlar çeşitli mahkemelere girip duruşma dinler. Bir adam geldi, kravatlı, bembeyaz saçlı, efendi biri. Adamı görür görmez içimde doğan merhamet, zaten duruşmaları duygusal olarak takip etmek beni zorlamışken, yaşlı başlı adamcağızı süklüm püklüm görünce gözyaşlarına dönüştü. Kim bilir nasıl da masum diye düşündüğümü hatırlıyorum. Hâkim sesinde öfkeyle konuşmaya başladı. “Bu kaçıncı artık, neden bunu yapıyorsunuz,” diye adamı azarladı. Meğer adam namlı suçlulardanmış, İstanbul’a gelenleri otogarda karşılayıp insanları kandırıyor, içeceklerine hap ekliyor, onları bayıltıp eşyalarını çalıyormuş. Bunu da meslek haline getirmiş üstelik. Bu iş hayatımda aldığım ilk derslerden biriydi, her gördüğüne inanma, hislerin seni yanıltabilir.
“Sen çok hayalperesttin, biraz ayakların yere bassın diye hukuk okumanı istedik, kandırılmaktan kendini korursun diye düşündük,” der annem hep. Gerçekten de hukuk fakültesinde olmasa da iş hayatında gözüm açılmak zorunda kaldı. “Müvekkillerinizle özdeşleşmek yapacağınız en büyük hatadır.” İkinci dersti bu. Davasını aldığımız insanla aramıza mesafe koymalı, onların dertlerini içselleştirmemeliymişiz. İyi roman okuru ve iyi avukat olmanın sırrının aynı olması ne ironik. Oysa ben müvekkillerimi anlamaya çalışmadan işimi yapmakta hep yetersiz kaldım. Örneğin miras davası için gelen bütün müvekkiller, “Biz kardeşlerimizle bu duruma düşeceğimizi düşünmezdik,” diye üzülüyordu karşımda. Aslında duygusal yükü hafif olduğu için hep ticari konulara yönelsem de insanların yaşadığı stresi içimde hissetmeden hareket etmekte hep zorlandım. Tek çocuklar kavga etmeyi bilmez, çatışmadan kaçarlar, evde mücadele edecekleri kardeşleri olmadığı için en ufak tartışmalar bile dünyalarını yıkmaya yeter. Çatışmadan ölesiye korkan, karşısındaki insanın duygularını sünger gibi içine çekip onları hissedebilen, hayalperest biri olarak zorlu, çetin davalarla uğraşmaya başladım. Olgunlaşmak, gergin durumların içinde sakin kalmayı, gerektiğinde ses çıkarmayı öğrenmek zorunda kaldım.

Çalışma hayatında beni sıkıntıların asıl büyüğü bekliyordu. Ben o güne kadar hayatımın pusulası olarak romanları seçmiştim, içinde bulunduğum her durum için yazılmış romanlar vardı. Dostluk, aşk için, yani hayatı nasıl yaşamam gerektiğiyle ilgili her konu için geçerliydi bu. Sonrasında bana hâlâ çok ilginç gelen şu durumu fark ettim, iş hayatıyla ilgili hiç iyi roman yoktu. Patronlarımla, müvekkillerimle, ofis arkadaşlarımla yaşadıklarımı anlamlandırmak için romanları kılavuz olarak kullanamıyordum artık, kendimi sanki hayatın karşısında çırılçıplak kalmış gibi hissediyordum.
İş hayatına dalalı uzunca zaman geçmişken, Meltem Gürle’nin Kırmızı Kazak kitabını okuduğumda içime adını koyamadığım bir sevinç, şaşkınlık doldu. Kitaplardan, kitap sevgisinden yumuşacık sesiyle bahsediyordu bu hiç tanımadığım kadın. Sonra kitapta ilgimi çeken şu bölüme denk geldim. Tutunamayanlar’da Selim’in ‘kitabî’ biri olduğunu söylediği pasala paralelllik kuruyor,, “Manavlar hemen anlar yüzünüzden uyanık biri olup olmadığınızı. Ve her ne görüyorlarsa suratınızda, dolduruverirler çürük çarık domatesleri, elmaları, şeftalileri kesekağıdının içine. Sizin manava inanıp inanmamanız hiç önemli değildir. Manav sizi bilir. Üç kilometre öteden tanır ve ona göre davranır. Çünkü siz hayatı kitaplardan öğrenmişsinizdir. Başkalarını incitmekten korkarsınız. Efendimli, lütfenli konuşursunuz. Bir şey isterken ‘rica ederim’ dersiniz. Özür dilersiniz. Üstelik bazan gerekmediği halde yaparsınız bunu. Dalkavukluktan, ricacılıktan ya da kibarlık budalalığından değildir bu tavrınız. Öylesinizdir. Diğer çocuklar sokakta oynarken, siz evde o kitapları okuya okuya böyle olmuşsunuzdur. Ona göre davranırsınız,” diyen bir ses, işte benim de varoluşumdu bu. Bütün hukuk bilgimle gidip onu kandıran manavla başetmek istedim. Kan, ter ve gözyaşlarıyla öğrendiğim çatışma yeteneklerimle, hâlâ çok zorlanıyor olsam da o pis manava bu çürük domatesleri al da geri koy demek istedim kitabı ilk okuduğumda. Sonrasında Meltem Gürle’den tezleri, makaleleri de dahil ne bulduysam okumaya çalıştım. Mümtaz’dan bahsettiği akademik çalışmalarında bile o yumuşak sesini duymak için okudum, akademik metinler okurken nasıl böyle duygulanabildiğimi, çok deneyip barışamadığım Kafka’nın Yuva öyküsünden bahsettiği videosunda, öyküye değil de sesine yansıyan edebiyat sevgisini nasıl da böyle içimde duyabildiğimi sorgulayarak.
Güzel tesadüf, İstanbul’a birkaç günlüğüne gelmişken Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri adlı kitabı çıktı. Hemen koşup aldım, kitaba karşı içimdeki merak duygusu öyle güçlüydü ki kitabı alır almaz sokakta yürürken okumaya başladım. Daha ilk sayfasından içine çekti beni, yine çok tanıdık duygularla açılıyordu kitap. Ulysses’ten bahsederken, “Roman bana teslim olmuyordu bir türlü. Ya da ben ona teslim olamıyordum, bilmiyorum” diyor. Bu roman okurunun yaşadığı tecrübelerin en şahikasıdır, okuduğunuz romana teslim olmak, zor anlaşılır ama içinde olağanüstü şeyler olup bittiğini anladığımız o sayfalarla uğraşmak. Buzul Çağının Virüsü böyledir örneğin, ilk okuyuşta anlaşılmaz, sanki her şey buğu perdesinin arkasındadır, ama o perdenin arkasındakileri de öyle merak eder, su gibi içmek ister insan. O zaman işte, romana teslim oluruz, tekrar tekrar okuruz bazı sayfaları, o kitap hakkında yazılmış diğer eserlere başvururuz, ah, deriz, demek yazar burada bunu söylemek istemiş. Zor anlaşılan ama çok iyi yazılmış romanlarla mücadele etmek, kapılarını zorlamak gerekir. İlk zorlayışta açılmaz kapılar, filmlerde o korunaklı kapılarda gördüğümüz küçücük anlam pencereleri açılır önce, romanı teslim alabilmek için o büyük merak duygusuna sahip olmak gerekir. O dünyanın canlanması için sizin de okur olarak emek sarfetmeniz şarttır, ama neden bahsettiğimi anlayan okurlar bilir ki uğraşların en güzelidir o, kitabın da sizi anladığını, artık sizi kabul ettiğini duyduğunuz an, o korktuğunuz, depresif, anlaşılmaz sandığınız Ulysess’i okurken kahkahalar attığınız an, hayatta gerçek bir zafer varsa işte budur.

İrlanda Defteri göçmenlikle, ev duygusundan uzak olmakla da ilgili. Göçebe hayat sürenler seçtikleri şeylere tutunmak zorunda kalır. Meltem Gürle de İrlanda Defteri’nin sonunda, memleketin uzağında olmanın, eve dönme duygusunun insana yaptırdığı akıl dışı işlerden bahsediyor. Yirmi yıldır açılmamış, yarın taşınılabilecek, Türkiye’ye her an dönebilecek gibi hazır bekleyen paketleri yazıyor. Ben de Avusturya’da geçirdiğim ilk yıllarda, dalga geçtiğim her şeyi yaptığımı korkuyla karışık hayretle izlemiştim. Viyana’da yaşıyordum yaşamasına ama her sabah Viyana’dan önce İstanbul’un hava durumuna bakıyordum örneğin. Günlüklerime notlar almışım, “Almancayı öğrendim, ama Almanca sanki çok sert sandalye gibi. Türkiye'de Türkçe duyunca kuştüyü döşekler etrafımı kaplıyor, pofuduk yastıkların içine düşüyorum. Türkçe ağzımda annemin aksütü gibidir, demiş Yahya Kemal. Bense çabuk eriyen fondanlara benzetiyorum. Yani tek sıfatla nitelemek zorunda olsam yumuşak derdim anadilim için, dokunma hissimi okşayacak kadar somutçasına yumuşak, demişim ve eklemişim. Gurbet, geçiciliğin hafifliğinden yararlanabilmek için sürekliliği inkâr demek her şeyden çok. Her gün geri dönebilirim hissi.”
Kitabı okurken başıma gelenler sırf bunlar değil. Öyle farklı katmanlarda geziyorum ki, olduğum kişiyi, meslek hayatımı, yurtdışında yaşamanın getirdiklerini, okumanın hayatımdaki etkisini düşünüyorum. Öte yandan da o yumuşacık sesiyle Meltem Gürle bize İrlanda tarihini, İrlanda edebiyatını, o ülkenin kültürünü öğretiyor. Yazar, ancak çok iyi hocalarda bulunan o kutsal, öğrettiği konuyu tutkuyla sevdiği için fark ettirmeden öğretme ve dolayısıyla öğrencilerinin hayatını değiştirme yeteneğini de haiz (bırakın da biraz hukukçu gibi de yazayım) olduğundan kitap bitince dönüşüm geçirdiğimizi fark etmemiz zaman alıyor. Kitaptan bahsederken Mary’den de bahsetmek gerek. Mary gerçek mi kurmaca mı olduğunu sorgulamadığım bir karakter. Üstüne yazının eli değmiş her insan gibi, muhteşem biri o da. Kitabı okurken siz de Meltem Gürle’nin Mary’yle kurduğu dostluğa özeniyor, Dublin’de onlarla oturup sohbet etmek istiyorsunuz.
Hayatı kitaplardan öğrenen insanların büyümesi de geç oluyor diye düşünmüşümdür hep. İrlanda Defteri’ni aynı anda bir büyüme kitabı gibi de okuyorum, romanlarla idealize edilmiş hayatlarımız. Yaşımız kaç olursa olsun roman kahramanları gibi maceralardan geçmeyi, bu maceralardan geçerken kendimizi tanımayı, büyümeyi, olgunlaşmayı seviyoruz. Kitapta bir alıntı yapıyor Meltem Gürle. “En son ne zaman harika bir sohbet gerçekleştirdiniz? Kendi ağzınızdan çıkanların derinliğine kulak verip şaşırdığınız, başka birinden kalbinizde yer eden sözler işittiğiniz, ikinizi birden bambaşka bir düzleme taşıyan bir yakınlık içinde olduğunuzu hissettiğiniz ve son olarak da zihninizde dönüp duran yankılarıyla haftalarca etkisini sürdüren harika bir konuşmayı en son ne zaman yaptınız?” diyordu alıntı. Ben büyüdükçe romanlardaki gibi romanlardan bahsettiğim arkadaşlıklar kurabileceğimi sanırken, roman okuyan insanların sayısının azlığını fark edince hep ümitsizliğe kapılıyorum. Gerçekten az böyle başka düzleme gidebildiğimiz arkadaşlar, bulduğumuzda kıymetlerini bilmemiz gerek, bazen böyle kitaplarda da karşımıza çıkıyorlar işte.
Otuz dokuz yaşındayım, hayatım boyunca evden eve, şehirden şehire, ülkeden ülkeye taşındım. “Evden uzaktaysanız zamanın da dışına çıkıyorsunuz. Yaşadığınız yabancı topraklarda anılarınız, bağlarınız, kökleriniz yok” diyor kitap gözyaşları içinde okuduğum son sayfalarında. Bu kalp sızısını çok iyi tanıyorum. Yine de şunu demek istiyorum, kendime yakın dost bellediğim bir kitap kahramanı olan Meltem Gürle’ye, bizim anayurdumuz edebiyat, ilk kez gittiğimiz Dublin’in sokaklarını orada büyümüşçesine ezbere bilmemizi sağlayan, her kökten daha sağlam kökümüz. Kitap okuyarak hayatta yolunu çizenler, biz bilinen zamanın dışındayız. Varsın manav birkaç çürük domates sıkıştırsın sepetimize.


.jpg)



