Saat günün tam ortası, havada yazdan kalma yakıcı bir sıcaklık…
Yazın telaşlı adımlarına yakalanmadan güzde olmanın ayrıcalığını yaşıyorum. Deniz dinlemeyi bırakmış konuşuyor, badem ağaçları tam aksini yapıyor. Tam karşımda boş sandallar dans ediyor. Gözlerimi kapattığımda “uyku perisi gözlerine üflediğinde” sözlerinin melodisini duyuyorum.
İçimde çalan şarkının ritmi yan taraftan gelen temizlik sesleriyle bir anda bozuyor. Buraların yerlisi olduğu şivesinden anlaşılan bir ses “çay birazdan olur” deyip işine devam ediyor. Saate bakıyorum geldiğimden bu yana üç saat ilerlemiş.
Motor sesleri kıyılara yaklaştıkça güneş denizle cilvesini artırıyor. Ayağa kalkıyorum ayaklarım oturmaktan uyuşmuş. Koşar adım duran teknelere yürüyorum. İsmet abi tam karşımdan geliyor.
“Kimleri görüyorum! Bütün yaz sizi bekledim neden gelmediniz?” demesiyle arkama bakıyor.
Gözleriyle aradığını bulamayınca sorgulu bakışlarını gözlerime dikiyor. “Malum yol uzundu, kahvaltı içinde seni bekledim,” deyip geçiştiriyorum. Geçen bir yılı konuşa konuşa bu yaz yaşananlara geçiyoruz. Bozburun’un vazgeçilmezliğinden, sezondan, gelenlerden, uğrayanlardan, Kadir ustanın ölümünden ve oğlunun hayırsızlığından sonra söz dönüp dolaşıp gidenlere geliyor.
Gözlerimi bir anda masanın üzerine dökülmüş susamlara kaydırıyorum. Parmağımla bastırıp yemek isterken tabağa geri bırakıyorum. “Susamlar hamura yapışıp piştikleri halde sonrasında illa dökülmeleri? Buraya gelişime gelecek olursak tüm yaz çalıştım malum kafada kimsesiz yerleri arıyor. Buralarda bu zamanda daha sakin daha keyifli oluyor. Kalmayacağım öyle bir günlük gelip görmek istedim. Senin de sohbetini özledim.” Konuşmamın bitişiyle suskunluğa sarılıyorum. Sonrasında hırıltılı sesiyle İsmet abi konuşmaya başlıyor.
“Ali insanlar ait olmadıkları yerlerden giderler orada pişmiş olsalar dahi tutunamıyorlarsa, bağları kalmadıysa dökülürler ve giderler. Yerden alıp koysan da artık bir kere dökülmüşlerdir.”
Neden geldiğimi biliyordu, yanımda onu görmeyince anlamıştı. Belki de bu yaz gelmeyişimizden. Evet, hatıra kırıntılarımı toplamaya gelmiştim. Onlarla doyacak kadar açtım. Onunla tanıştığım yere buraya gelecek kadar hatıralarımız soluklaşmıştı.
“Ezberlenmiş bazı cümleler kurdu ve gitti. Başlarda böyle değilmişim gibi cümleler insan neden simgesel bir şeyler bekler? Bunları cesaret olarak kabul eder aklım almıyor. Bir notla hayatımdan gitmişti. Önce çok anlamadım ne yaşadığımı sonrasında ona dair ne varsa ayaz yapmaya başladı. Sanki kalbimin tüm kapıları açık kalmıştı ve sürekli cereyan yapıyordu. Sürekli üşümeye başladım. Buzdolabındaki yumurta sayısı tekli sayılarda kalmaya başladı. Meğer insan yalnız kaldığını en çok mutfağa girdiği zaman anlıyormuş. Burası hariç her yerde aradım.”
“Gelmedi buraya, gelseydi bana uğrardı.”
İsmet abinin zoraki kurduğu cümleden kısa bir süre sonra onunla vedalaşıp yola koyuldum. Ayşen’in sessiz vedasının gürültüsü içimde daha da kuvvetlenmeye başlamıştı. Eve gelmem gece yarısını bulmuştu. Yol boyunca aklımın kapılarını tek tek kapatmıştım. Böylece kabullenmelerim ve gerçekler tek tek dökülmeye başlamıştı.
Ayşen bende kendini bulamamıştı. Dahası kendini benimle eksiltmeye başlamıştı. Hep konuştuklarımız benim işim, hayatım, sorumluluklarımdı. Uzun zamandır hiç ondan konuşmamıştık. Klişe bulduğum o ezberlenmiş söylenmeleri meğer biraz olsun duyulmak içinmiş biliyorum artık çok geç kalmıştım. Duştan sonra yatağa kıvrıldım, belleğimdeki tüm bencillik sahnelerin başrolünde kendimi izledikçe yatağın içinde küçülmeye başladım. Notu tekrar elime aldım yüksek sesle kalan anılarıma okudum.
Gecenin dibini sıyırdı gündüz;
Diş kavuğundaki güneşi çıkardı
Ağıtları bıraktı çiçekler;
Tomurcukları, yağmurla dudaklarını araladı
Otuz iki dişini dudak arkasına saklayıp, güldü hayat
Ardından…
Ekmek kokusuyla yalnızlığını kızarttı adam
Zamanı bilmek için perdeyi araladı
Bilemiyordu, yarının ardında kalan zamanı
Ekim miydi?
Kasım mıydı?
Yoksa Güz mü?
Lanetlenmiş aklı, düşünemiyordu
Zihninde çivilenen tek bir cümle vardı
***
Sevmeyi bilenler, cesaretten muaftır
***
Bu sözle bırakılmıştı elleri, kapı kirişinde
Ardından
Boğazında küflenmiş sözcüklerden
Kal demeyi bulamamıştı
Ve işte böyle başlamıştı
Yanık kokulu yalnızlığı






