Yüz yıllar önce kurulmuş, tüm sokaklarının denizle birleştiği kentin arka mahallelerinden birinde, yirmi yıl önce açmışlardı ciğerci dükkânlarını, Batı Anadolu’nun ücra bir kıyısında. Askerden arkadaşlar. Latif Edirneli, Azad Mardinliydi. Nasıl olmuştu peki bu ortaklık? İş gezilerim dolayısıyla birkaç ayda bir gittiğim kentteki bir dostum götürmüştü beni o minik dükkana. İlk dikkatimi çeken, esnaf lokantalarında çok da rastlanmayan bir temizlik ve düzendi. Bir de renkler. Beş kişilik sini masaların etrafında sarılı yeşilli, kırmızılı minik taburelerin oturakları hasır, her sininin ortasında renk ahenk çiçekler vardı.
O gün erken bitmişti işim, arkadaşım meraklı yapımı bildiğinden “seni götüreceğim mekânda, sadece damağın bayram etmekle kalmayacak, yemekten sonra , sen git ben biraz daha kalayım diyeceksin” dedi. Oldum olası severim beni şaşırtacak ve aykırılığından doğan güzellikteki yerleri.
Kapıya en yakın sini masaya oturduk, tedirgin olmuştum. Öyle ya, tanımadığımız başkaları da gelip oturabilirdi yanımıza. Elimin, kolumun oynamasından arkadaşım anlamıştı durumu. “Rahat ol, burası dostlar meclisi, masamıza bir kunduracı çırağı ya da termosifon tamircisi de oturabilir ama burada yiyenlerin tamamı, mekânın kurallarını bilir ve efendidir. Kuralları mı? İş daha ilginçleşiyordu. Başladı anlatmaya. “Yazılı değildir ama gelenler bilir, bir kere veresiye yoktur, çok yüksek sesle konuşulmaz ama gülmek, kahkaha serbesttir, yemeğini bitirenler bir çay ya da kahve süresi oturabilir, çok özel bir durum yoksa. Müşteriler birbirlerine saygılı olmak zorundadır yoksa iki iri kıyım ortağın hışmına uğrarlar Ha bir de patronlara her türlü şaka serbesttir, eşek şakası dahil.”
Karışık dedikleri, yarısı Edirne usulü, yarısı da Mardin usulü ciğer tabağıydı. Ben onu seçtim, yanına da ev yapımı, köpüklü buz gibi ayran. Her porsiyon için iki küçük bakır kapta soğan salatası ile biber kavurması geldi, biri Edirne usulü, diğeri Mardin. Bayılmıştım karışık ciğer sunumuna. Masalar doldu. Hemen her gelen önce ortakların olduğu tarafa bir uğruyor, arkadaki odacıkta bir kahkahadır patlıyordu. Bir de acelesi olanlar ya da canı sıkkınlar vardı ki patronlara uğramadan oturan: işte onların yakasını da ya Mardinli ya da Edirneli bırakmıyordu.
Hem karnım doymuş hem damağım çatlamıştı lezzetten. Arkadaşım içeriye girip iki üç dakika lafladı. Masalar yavaştan boşalmaya başlamıştı, dönüğünde mesaiye yetişmesi gerektiğinden vedalaştık. Uçağım geç saatteydi, biraz daha oyalanmaya karar verdim. Belki de ortaklarla bir sohbet etme şansını yakalarım diye düşünmüştüm. Son masa da kalktığında yanıma geldiler, birer köpüklü kahve eşliğinde başladık muhabbete. Reklamcı ve metin yazarı olduğumu duyunca arka arkaya geldi espriler, fikirler. Kırk yaşlarındaki bu yakışıklı iki adama bayılmıştım. Biri, “Abi, beyaz eşya reklamı yazıyorsun, evin içinde tüm eşyalar karanlık olsun, buzdolabı içeriye getirilince bembeyaz parlasın mesela” derken, diğeri “Abi, gazete reklamı yazıyorsun, çırak çocuk üzerinde ekmek, peynir yediği gazeteyi yemeği bitiyor ve okumaya başlıyor ardından o çocuk büyümüş patron olmuş elinde aynı gazete, nasıl ama?” diyordu. “Anlaşılan sık sık size geleceğim çocuklar, hem lezzet, hem de fikir almak için,” dedim.
O sırada, kasapları uğradı. Ödeme günleriymiş. Etleri, ciğerleri alınırken değil, ödenirken yapılıyordu pazarlık. Bir elli lira Edirneli, bir elli lira Mardinli veriyordu. Kasap çok alışkını bu duruma. O gittikten sonra, “Sizin alışverişleriniz hep böyle mi olur?” diye sordum. Azad, Latif’e bakıp hiç konuşmadan içeriden hasılatı istedi garson çocuktan. Gelen para da yarı yarıya paylaşıldı ve ceplerine kondu.
Latif başladı anlatmaya. “Biz bu yola çıkarken birbirimize bir söz verdik ve uyguluyoruz abi, çok da mutluyuz, ağzımızın tadı hiç kaçmaz. Her ikimiz de göçmeniz bu şehirde, her ikimiz de ardımızda çok hikaye bıraktık, bir gün olur birimizden birinin başına bir şey gelse, diğeri hak yemediğinden rahat uyur yatağında.”
Gözlerimin dolduğunu belli etmemeye çalışarak ikisini de öpüp vedalaştım. Ayaklarım geri geri giderek, havası bu mevsimde puslu, insanları mutsuz, birbirini sevmeyen, içinde çoğumuzun kaybolduğu kentime dönmek için hava alanının yolunu tuttum.






