Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Nisan 2018

Öykü

Kazuo Ishiguro • Tuhaf ve Bazen Hüzünlü

Kazuo Ishiguro

Paylaş

49

0


İngiltere’ye geldikten sonraki yıldı, Yasuko’yu doğurdum. Bir ihtimal sıla hasretindendi, bilmiyorum, ama sorunlu bir doğumdu. Doğumdan öyle güçsüz bir halde çıkmıştım ki Yasuko anca birkaç aylıkken hastaneye dönmek zorunda kaldım. İlk geceler çok az uyudum, orada tuhaf bir yatakta, kızımdan uzakta, acılar içinde. Bana uyuştucu verdiler ve uykuyla uyanıklık arasında sürüklendim durdum. Ve geceleri düpedüz karşımda -tut ki pencereye bakıyorum- bebeğimi beşiğinde ağlarken görüyordum, elleri ve ayakları havada sallanıyordu. Yanına gitmeyi istiyor ama ona ulaşamıyordum ve o ağlayıp duruyordu, o kadar çok ağlıyordu ki hasta olacak diye korkuyordum. Sabah kocam başucumda olduğu zaman ona Yasuko’yu soracaktım. O da bana bütün gece ağladığını söyleyecekti. Ama sonra bir gece acım dindi. Geceyi gündüzü karıştıracak kadar uzun saatler uyudum. Ve bir keresinde, daha önce de karşımda gördüğüm gibi canlı, Yasuko’nun mışıl mışıl uyuduğunu gördüm. Küçük ağzı hafiften açıktı ve minicik yumruğu kulağına dayanmıştı. Ve o gecenin sabahında kocam bana küçük kızımızın ilk kez huzurlu bir uyku çektiğini söyledi. Batıl inançları olan biri değilimdir ama o zaman, Yasuko’yla benim, bilim insanlarının hakkında çok az şey bildikleri güçler tarafından birleştirildiğimize inanıyorum. En nihayetinde, bunda olağandışı ne olabilir ki? Dokuz aydan fazladır aynı ve yek bir vücuttuk. Yasuko’ya bu şeyleri, yazın başında beni ziyarete gelmeye başladığına anlattım. İlgisiz hatta biraz utanmış göründü. Yasuko şu an biriyle nişanlı. Erkek arkadaşıyla iki yıldır birlikte kalıyorlardı ve her ne kadar bu tür şeylerin günümüzde normal olduğunu bilsem de, nihayet evlenecekleri için rahatlamıştım. Benimle üç gün kaldı ve benimleyken nasıl rahat olduğunu görmek beni memnun etti. Ona, doğumundan sonraki günlerde bizi birbirimize bağlayan gizemli güçlerden bahsederken aklıma diğer sefer geldi; tuhaf ve belki de doğaüstü bir şeyle hayatımda ilk kez karşılaştığım zaman. Uzun zaman önce Nagazaki’deyken –garip sayılacak kadar ilginç bir şekilde– başka bir Yasuko’ylaydı. Kızıma bu ilk Yasuko’yu anlatmaya başladım ama çabucak sözümü kesip; “Daha önce de anlattın,” dedi sabırsızca. “Bana onun adını koydun. Bombayla ölen kızın.” “Bu doğru,” dedim. “Doğmadan önce bana o kadar sorun çıkarttın ki ileride onunla olduğumuz gibi arkadaş olacağımızı umarak, sana onun adını verdim. Ama işler tam da planlandığı gibi gitmedi.” Yasuko güldü ama gayet de olanı söylemiştim. İlk Yasuko bugüne tanıdığım insanlar içinde en naziği ve en düşüncelisiydi. Biz Nagazaki’de çocukken, onu kışkırtır öfkelenmesi için birçok sebep verirdim ama hiç başarılı olamadım. Şeytanlıklarım fazla gelince Yasuko öylece uzaklaşıp kendi kendine ağlardı. Oysaki kızım, selefiyle çok az benzerlik taşıyor. Anasına çekmiş; dikkafalı ve agresif. İlk Yasuko hakkında bir şeyler duymaya meraklı olmadığını görünce konuyu kapattım. Havadan sudan ve küçük şeylerden konuştuk ve üç gün su gibi geçti. Arada bazı sanılarından rahatsızlık duydum; sıkılmışım ve yapacak pek bir şeyim yokmuş. Birkaç kere, resim yapabilmem için bir akşam kursuna yazılmamı önerdi. Aklımda bulundururum dedim. Nişanlısına iyi dileklerimi iletmesini söyledim ve kavga etmeden tatlıya bağlayarak ayrıldık. Yasuko’dan büyük bir kızım daha var. Dört yıl önce, kocamın ölmesinden az bir zaman evvel evlendi. Çok yakında anneanne olacağım. Kızlarımın ikisi de ne Japonya hakkında doğru dürüst bir şeyler biliyorlar ne de birkaç kelimeden fazla Japonca konuşabiliyorlar. Onlar için Nagazaki haritada işaretlenmiş bir yerden daha fazlası değil. Annelerinin memleketi, bir keresinde bir bombanın düştüğü yer... Neden başka türlü olsun ki? Onların yuvası İngiltere artık. Benim yaşıma geldiklerinde aynı, arada bahçe çitinin berisinde beni lafa tutan gri saçlı komşum gibi muhabbet edip gülecekler. İkisi de zaman zaman ziyaretime geliyorlar. Yasuko’nun son ziyaretinden bu yana üç ay oluyor. Gelgelelim ona ilk Yasuko’dan bahsetmem bir sürü hatırayı uyandırdı ve o günden beri kendimi sık sık geçmişi düşünürken buluyorum. Özellikle son birkaç haftadır anılarım kafamda dönüp duruyor. Yasuko’yla ben Nagazaki’nin bir semti olan Nakagawa’da beraber büyüdük. Daha önce de söylediğim gibi sessiz bir kızdı ve zamanının çoğunu tercihen evinde geçirirdi. Kaçınılmaz olarak savaşın o yılları onun için sert geçmişti. Fabrika hayatına alışamıyordu ve öteki kızlar onunla alay ediyorlardı. Sonra erkek kardeşi –savaşın ilk yıllarında– ölmüştü ve sadece üç yıl önce de trajik bir şekilde annesini kanserden kaybetmişti. Istırabı devam ediyordu. Nişanlısı Pasifik’e gönderilmişti ve her gün asla gelmeyecek mektupları bekliyordu. Savaş yıllarında babasıyla beraber rüzgârlı dağ yolunda, şehre nazır uyuyan yanardağlara karşı, bizimkine uzak sayılmayan bir evde yaşardı. Birçok kez, haftalar boyu hiç haber alamayınca, onu sessizleşmiş ve iyice içine kapanmış bir halde bulduğumu hatırlıyorum. Muhtemelen mektupların geciktiğine veya kaybolduğuna yanmak istiyordu. Anlayış gösterir ve öteki ihtimallerden bahsetmezdim. Babası çocukluğumdan beri hayran olduğum bir adamdı. Gözleri her zaman merhametliydi ve kızınınkiyle aynı şekilde bakardı. Kinoshita-San’da bilhassa bir sakinlik, varlığında ise rahatlatıcı bir şeyler de vardı ve arkadaşlığından daima hoşnut kalırdım. Tabii ki bu şeyler geçmiş yıllarda kaldı ve unuttuğum bir sürü şey vardır. Pek tabii, canlı olarak hatırladığım bir sürü hadise de var. Hiçbirinin savaşın son yılında, o kuru yaz günlerinde geçtiği dışında tam olarak hangi zamanda geçtiğini anımsayamıyorum. Net hatırladığım, örneğin, işe giderken Yasuko’nun babasıyla olan sohbetimiz. Nakagawa’dan çıkışında ufak bir köprü var; onun, benim ve başkalarının şehir merkezine gidebilmek için tramvayı beklediği yer. Savaştan önce Kinoshita-San bir memurdu, ama şimdi o da -benimkine uzak olmayan- bir fabrikada çalışıyor. Ofis günlerindeki gibi bir evrak çantası koltuğunun altında, her sabah benden önce köprüye gelirdi. O zamanlar oldukça zayıflamıştı ve yıllar biraz boynunu bükmüştü. Hatırladığım sabah, beni her zamanki baş hareketi ve gülümsemesiyle selamladı ve Yasuko’nun sonunda Nakamura-San’dan bir mektup aldığını söyledi. “İyi olduğunu söylüyor, yine de hava aşırı sıcakmış ve böcekler her tarafını yiyormuş. Ayrıca savaşı kaybettiğimizi de yazmış.” “Ne diyorsunuz, Kinoshita-San? Yenildik mi?” Kafasını hafif öne eğdi. “Şu an tek temennimiz, erkeklerin evlerine sağ sağlim dönmeleri. Eğer çarpışma devam etmiyorsa hiçbir şeyimiz kalmamış demektir.” “Yasuko-San en azından mektup geldiği için rahatlamıştır.” “Ah evet, ama yedi hafta önce yazılmış. Endişelenmeye devam ediyor yani. Sen de az tasalanmadın Michiko-San. Yoksa gizlice beklediğin biri mi var?” “Hayır,” dedim gülerek. “Kimse yok. Ama Nakamura-San için endişeliyim ben de.” “Evet, ben de severim onu. Ama daha çok Yasuko’nun iyiliği için endişeleniyorum.” Belli belirsiz eğilerek “Senin de Yasuko için endişe duyman büyük incelik.” Sabah esintisinde derin bir nefes aldı. O yaz sabahlarında gökyüzü daha tam gündüz olmadan hep soluk mavi olurdu ve tramvayın demirlerine hep kargalar tünerdi. Demirin ilk titreyişiyle de hemen kaçışırlardı. “Ben de Yasuko için endişeleniyorum,” diye devam etti. Sonra acayip bir bakışla bana döndü. “İkimiz de özveriyle endişelenmeliyiz, öyle değil mi Michiko-San?” Belki de hafiften kızarmışımdır o zaman. “Ne demek istediğinizden emin değilim, Kinoshita-San.” Tuhaf bakışlarını sürdürdü, sonra yukarı bakıp bir elini kaldırdı. “İşte bizim tramvay.” Araba bizim durağa gelene kadar çoktan dolmuş olurdu ve ayakta gitmek kaçınılmazdı. “Kinoshita-San,” dedim, tramvay tekrar hareket etmeye başlayınca. “Eşleşme konusunda mutlusunuzdur diye düşünüyordum. Onları bir araya getirmek için çok çaba sarf ettiniz.” “Orası öyle,” gülümsedi. “Nakamura’nın ailesi biraz uğraştırdı. Ama sen, Michiko-San, çabam için o kadar da sevinmemişsindir.” “O da ne demek oluyor, Kinoshita-San?” Yine gülümsedi.“Belki de sırlarımızı paylaşmanın vakti gelmiştir. Elbette Nakamura-San’ın Yasuko’yu seçmesini istedin. Ama öbür taraftan da ayrılmalarını diledin, öyle değil mi?” İnkâr sözcüklerini hatırlayamıyordum. Düşünemiyordum. Birkaç an boyunca dışarıdaki binaların geçişini izlediğimi hatırlıyorum. Ama sonra onu duydum. “Benim için de öyleydi.” Şaşkın bakışlarımı görüp güldü. “Ah, beni yanlış anlama, Nakamura’yla gurur duyuyorum.” Tekrar güldü, ama bu defa gülüşünde bir gariplik vardı. “Ama sizi yalnız bırakacak,” dedim sessizce. Önce yine güldü sonra biraz başını öne eğdi. “Yaşlı insanlar bencil olmamalı. Tüm kalbimle sağ sağlim dönsün diye dua ediyorum.” “Ben de.” “İyi bir kızsın sen, Michiko-San. Mutlu olmayı hak ediyorsun. Gizliden gizliye beklediğin kimse yok mu gerçekten?” Bu sefer inkâr etmeyi başarabildim. Durağı yaklaşmıştı. Eğildi ve koltuğunun altındaki evrak çantasını daha sıkı kavradı. Ve o yaz her sabah olduğu gibi, duran ufak gövdesinin sabah koşuşturmacasında kayboluşunu izledim. O aralar bir gece –hatta o günün gecesi bile olabilir– çuvalları düzenlemek için ardiyede kalmıştım. Acayip zıngırtıyı duyduğumda bodrumdaydım, sanki çatıya dolu yağıyordu. Tuhaf olduğunu düşünmüştüm ama çalışmaya devam ettim. Yukarı çıktığım zaman şaşkınlığım da artmıştı. Binanın sonlarındaki pencerelerden günbatımı ışınlarının içeri dolduğunu gördüm. Dolu yağması olası değildi. Ama tamvayda eve dönerken iki adamın konuştuklarını duydum. Anlaşılan, bir uçak hava saldırısı düzenlemiş, şehrin doğusunda bir yere bomba atmıştı. Belli ki kimse yaralanmamış. Garip bir görev, diyordu bana yakın olan adam. Amerikalılar buraya uçak gönderip bir bomba atarak ne düşünüyorlardı ki? Belki de savaş kaybedilmemişti. Adam tramvaydan inerken gömleğinin yeninin abesçe sallandığını gördüm. Oturunca bir ürperti geldi ve pencereden dışarıya, akıp giden ışıklara baktım. Yasuko’yla hava saldırısı ve dolu sanrısı hakkında konuştuk.Shingokko bahçelerinde dolaştığımız gecelerden birindeydi. Yasuko bombanın bırakıldığı yere daha yakındı ve buna rağmen hiçbir şey duymamıştı. “Duyduğuma göre kimse yaralanmamış,” dedim ona. “Ben öyle duymadım, Michiko-Chan. Küçük bir çocuk ölmüş. Dört yaşındaymış.” “Bir bomba ve bir küçük çocuk göçmüş,” dedim soğukkanlı konuşmaya çalışarak. “Başka kimse yaralanmamış,” diye devam etti, “ve pek bir zarar da yokmuş. Ama küçük çocuğun kafası kopmuş. Söylenene göre annesi, kucağında çocuğuyla sokaktan aşağıya doğru, doktor yok mu, diye bağırarak koşmuş.” Biraz kıkırdadım. “Kafamda canlandı da bir an, koşarken ve doktor çağırırken.” Yasuko güldü ama gözleri üzgün ve boş bakıyordu.“Evet. Hemen doktor bulamazsa oğlu ölebilir diye düşündü herhalde.” Bahçeler hep gecenin o vakti daha bir güzel görünürdü. Ortalık donuklaşırdı ve gökyüzü güneş batıya kaydıkça kızıllaşırdı. Yaz böcekleri loşluk içinde, her yerde uçuşurdu. “Biliyor musun,” dedi Yasuko. “Nagazaki’den hayatım boyunca sadece iki kere çıktım. O da Fukuoka’daki teyzemi ziyaret içindi. Düşün bir. Dünyanın her yerinde savaş var ve ben Nagazaki’den neredeyse hiç çıkmadım.” “Asker olmayı mı yeğlerdin, Yasuko-Chan?” Güldü. Gülüşü her zaman utangaç ve mahçuptu. “Biliyorum doğru değil ama, yeğlermişim gibi konuşmayacağım. Fabrikada keşke erkek olsaydım da gidip ben de savaşsaydım diyen bir kız var. Ama ben dövüşmüş, savaşmış anlam veremiyorum. Buradan çok uzakta, başka bir yerde, başka bir dünyada oluyor gibi. Hatta bazen Nakamura-San’ın nereye gittiğini bile unuttuğum oluyor ve diliyorum ki dışarıda yaptığı her ne haltsa işini çabuk tutsun. Yanlış bu, biliyorum ama, bazen dışarıda bir savaş olduğunu unutmak çok kolay.” “Bombaların düşüp durduğunu ve yiyecek kıtlığını saymazsak.” “Bazen bombaları hakkında da acaba diyorum. Sanki tuhaf bir yerden düşüyorlar, savaş her neredeyse oradan. Ama haklısın. Bombalar düşüp duruyor ve küçük çocuklar ölüyor. Yani gerçekten orada bir savaş var.” Akşam gezintilerimizden keyif alırdık. Fabrikadaki uzun bir günün ardından, birbirimize yârenlik etmek rahatlatırdı. Bazen, iş tamamen canımı çıkarmamışsa, geri Yasuko’nun evine yürürdüm. Öyle gecelerde, bahçelerde daha çok vakit geçirir ve evine vardığımızdaysa hava bayağı kararmış olurdu. Hatırlıyorum da, Yasuko’nun “Neden, Baba? Neler yapmışsın?” diyen sesini duyduğumda ayakkabımı çıkarıyordum. Odaya girdiğimde, masanın getirilmiş ve minderlerin hazırlanmış olduğunu gördüm. Kinoshita-San bol bir kimono içinde oturmuş, demlikle uğraşıyordu. Yasuko, “Ah, Baba, bizim için yemek mi pişirdin?” diyordu. “Geldiğinizde yorgun olursunuz diye düşündüm. Gelip otursana Michiko-San. Ne sıcak bir gündü ama.” Çömelip oturdum, pişirdiği pirince gülmemek için kendimi zor tutuyordum. En az altı kişiye yetecek kadar vardı. “Bu balığı akşam dükkânının önünden geçerken Oshima’dan aldım. Dışarıda güneşleniyordu ve biraz muhabbet ettik.” “Hakikaten Baba, hayırdır böyle?” Yasuko bir eliyle ağzını kapatarak güldü. Ellerimizi yıkayıp Kinoshita-San’ın bizim için hazırlamış olduğu akşam yemeğine oturduk. İkinci değilse üçüncü ağız dolusu lokmadan sonra Yasuko’nun bana baktığını fark ettim. Sonra babasının şüphele bir ona bir bana bakığını gördüm. Yasuko eliyle yine ağzını kapatarak bir kahkaha patlatıverdi. Balık öyle tuzlu olmuştu ki yemek neredeyse imkânsızdı. Kabalık etmeyeyim diye ben de gülmeye başladım. Kinoshita-San ikimizi de izledi, sonra çubuklarını bıraktı. “Uzun zamandır balık pişirmemiştim,” dedi. O zaman daha bir hunharca güldük. Yasuko ayaklandı ve biraz beklersek bize bir şeyler hazırlayabileceğini söyledi. Odayı terk ettiğinde hâlâ kendi kendine gülüyordu. “Bizi düşünmeniz çok ince bir hareket, Kinoshita-San,” dedim, ona gülümserken. Başını hafifçe eğdi ve bana biraz daha çay doldurdu. “Birkaç lokması bile iyice susatmaya yetiyor,” diye belirtti. “Pişirmeyeli uzun zaman oldu.” Sıcak bir akşamdı. Bahçeye açılan pencereyi iyice açmak için ayaklandı o da. Orada arkası bana dönük bir şekilde kaldı, elleri kimonosunun yenlerindeydi. En sonunda ona katılmak üzere ben de ayaklandım. Derin düşüncelere dalmış, karanlığa bakıyordu. Bahçenin sonundaki ağaçlardan böceklerin sesleri duyuluyordu. “Ne düşünüyorsunuz, Kinoshita-San?” “Siz kadınlar tarafından küçük düşürülmek nasıl hissettiriyor onu. Bizi şımartıyor sonra da bizi yardımsız kendimizi beslemeye terk ediyorsunuz. Yasuko evlendiğinde, Yanagi’de yemek zorunda kalacağım. Aşçılığı berbat.” “Beni hayal kırıklığına uğrattınız, Kinoshita-San. Sizin bizi düşüdüğünüz falan yokmuş. Sadece mutfak alıştırması yapıyormuşsunuz.” Bana dönüp başıyla onayladı, gülümsemesiyle gözleri kırışıyordu. “Dünyanın geri kalanı gibi, ben de savaşın sonuna hazırlanıyorum.” Ben gülünce göz çevresindeki kırışıkları derinleşti. “Savaşın bitmesini mi bekliyorsunuz, Kinoshita-San?” “Yapacak başka ne var?” “Ama size yalnızlık getirebilir.” “Ve beraberinde mutluluğu da.” “Mutluluk ve yalnızlık.” İç çektim. “Balığı daha az tuzlamayı unutmayın sakın.” “Sağ ol, Michiko-San. Buraya daha sık gelip bana öğretmelisin. Yasuko gülüp duruyor bana.” Tam da o an Yasuko odaya döndü ve hakkında ne konuştuğumuzu sordu. “Michiko-San’a bana nasıl kötü davrandığını anlatıyordum,” ded, babası ve tekrar masanın etrafına oturduk. O yaz boyu evlerine düzenli ziyaretlerde bulundum. Konuştuğumuz her bir şeyi de anımsayamıyorum ama orada daima hoş karşılandığımı ve rahat ettiğimi hatırlıyorum. Ama aynı zamanda Yasuko’yla tartışmaya yaklaşığım zamandı. Hiçbir zaman açık bir tartışma olarak gelişmedi ama aramızda birkaç hafta sürdü. Yüzeyin hemen altındaydı ve birbirmize söylediğimiz her şeye bulaşıyordu. Bu denli dahil olduğumu düşünmek şimdi biraz tuhaf. Bir akşam Yasuko’yla tramvaydan indiğimizde başlamıştım. Nerede olduğunu hatırlamıyorum. Bizim için oldukça geç olmalıydı, dağ yolundan aşağıya iniyorduk, altımızdan şehrin ışıkları geliyordu. Neticede kendimizi savaş ve Nakamura-San hakkında konuşurken bulduk. Sonra Yasuko aniden dedi ki: “Bazen, Michiko, ne istediğimi bilemiyorum. Bazen dönemesin diye diye dua ediyorum.” Afallamış ama bir şey söylememiştim. Yasuko yüyürken gözlerini yoldan ayırmıyordu. Sonunda: “Geçen gün karar verdim. Nakamura-San’la evlenmeyeceğim...Babam ölene kadar.” “Niye? Neden yani?” “Babam bizle beraber yaşamaya yanaşmıyor. Bize yük olmak gururunu kırarmış.” “Ama yıllarca bekleyebilirsin. Muhtemelen yirmi sene daha.” “Tanrı’ya şükür babamın sıhhati yerinde. Ama Nakamura-San beklemek zorunda.” “Peki ya beklememeyi seçerse?” “Varsın beklemesin. Babamı bırakamam.” Beceriksizce öksürdü. “Başka birini seçer artık.” “Ama kendini bu denli aptalca nasıl feda edersin? Baban başının çaresine bakabilir.” “Anlamıyor musun? Ben de gidersem hayatında hiçbir şeyi kalmayacak. Annem öldü, Jiro da öyle, varı yoğu benim artık.” “Ama Yasuko, bu onun sorunu, senin değil. Babanın bunu yapmaya hakkı yok. Seni varlığının yegâne sebebi yapmaya. Eğer hayatında başka hiçbir şey bulamazsa, bunun tek suçlusu yine kendisidir.” “O yeterince kaybetti. Arkadaşlarını, ailesini, kariyerini...” “O zaman başka bir şey bulsun. Onun için kendini feda etmeni bekleyemez.” Belki de ses tonum fazla sert çıkmıştı. Yasuko sessizleşti. Tepenin aşağısına kadar tek kelime konuşmadık. Ona ne düşündüğünü sorduğumda sessizce: “Babamı bırakamam, Michiko-San” dedi. O gece soğuk bir şekilde vedalaştık, hatırladığım sonraki birkaç görüşmemizde de birbirimize yabancı gibi olduğumuz. Evlilik konusunu uzunca bir süre hiç açıkça tartışmadık. Bir sabah her zamanki gibi köprüde Kinoshita-San’la bekliyorduk. Sağ elinin sargı beziyle sarılı olduğunu fark edince ona eline ne olduğunu sordum. Nasıl mahçup olduğunu görünce şaşırmıştım. Biraz kıkırdayıp ufak bir kaza geçirdiğini söyledi. Meraklanmıştım ve trene bindiğimizde elini benden gizleme çabalarını gördükçe bu merak daha da arttı. Başka soru sormayayım diye kendimi tutmuştum ama Yasuko’yu görünce sargılı eli tekrar aklıma geldi. Yine Shingokko bahçelerindeydik ve günbatımını izlemek için ahşap banklardan birine oturmuştuk. Konuyu açınca babası gibi o da mahçup olmuştu. Ama bu sefer, ne olursa olsun konuyu kapamayacaktım ve en sonunda Yasuko: “Benim hatamdı. Cam kırıklarını toplarken kesti elini. Ocağa bardak fırlatmıştım.” Afallamıştım. Sonrasında ne dediğimi hatırlamıyorum. “Babam bayağı geç gelmişti,” diye devam etti. “Yemek hazırlamıştım, ama o aç olmadığını söyleyip yatmaya gitti.” Gergin bir şekilde güldü. “Sen de sinirlenip bardağı mı parçaladın?” Hâlâ inanamıyordum. “Birden tepem attı ben de fırlattım. Benim salaklığım.” Ellerine bakıyordu, azarlandığı zamanlarda yaptığı gibi parmaklarını birbirine geçirmişti. “Eski bir bardaktı, annemindi.” Birkaç şaşkınlık belirtisi göstermiş olmalıyım. Yasuko sessizce oturuyordu ve kazayla ilgili başka bir şey söylemeyeceğini düşünmüştüm. Ama en sonunda dedi ki: “Önceki akşam bana söylediklerini düşünüyordum. O zaman haklı olabileceğini düşündüm ve ona hınç duydum. Kızmıştım çünkü beni bu duruma o soktu. Çünkü benden başka kimsesi yok. Çünkü hepsi onun suçu ve işe yaramaz bir halde ve yardıma muhtaç. O yüzden tepem attı ve bardağı fırlattım.” Yine güldü. Önce bir şey diyemedim. Sanırım söylenebilecek münsasip bir şey arıyordum. İşte o zaman olmuştu, o tuhaf şey...Tam o sırada arkadaşıma bakınca. Güneş ufuk çizgisinden batıyordu ve soluklaşan ışık yüzünden olmadığına dair kesin bir duyguya kapılmıştım. Yasuko’nun bana sanki de ona ait olmayan bir yüzle, ölü gibi baktığını gördüm. Gözleri öyle çılgınca bakıyordu ki sanki de gerginlikten yuvalarında titreşir gibiydi. Titreyen ağzını açmaya başladı ve dişleri göründü. Birden paniğe kapılıp omuzlarından tuttum onu. Sonra muhtemelen sertçe sarstım. “Ne oldu?” dedi. “Michiko, sorun ne?” Şaşırarak yine ona baktım. Yüzü kibar, güzel ve yine Yasuko’nun yüzüydü. “Michiko, neden bana öyle bakıyorsun?” “Ama daha şimdi sen öyle....hasta görünüyordun ki.” Güldüm, sanırım kafam epey karışmıştı. “Nöbet geçiriyorsun falan sandım.” “Kabalaşma, Michiko. Güzel olmadığımın farkındayım.” Üstünde durmamaya ve sadece gülmeye karar verdim. Ama tecrübe ettiğim şey bayağı sinir bozucuydu. Yasuko fabrikayla ilgili bir şeyler anlatıyordu ama dikkatimi veremiyordum. Sonra şöyle dediğini duydum: “Savaş bir bitsin, her gün her gün fabrikada çalışmak zorunda kalmayacağız. Bitmesini iple çekiyorum. Savaştan sonra sen ne yapmayı planlıyorsun, Michiko? Öğretmenliğe mi döneceksin?” “Umarım.” “Resim de yapacak mısın? Asla bırakmamalısın.” “Evet,” dedim, gülerek “Tekrar resim yapabilmeyi dört gözle bekliyorum. Ya sen, Yasuko? Sen ne yapacaksın?” “Bir aile kurmayı isterim. Çocuklara bayılıyorum.” “Bu kadar mı?” “Daha ne olsun, Michiko. Tek dileğim bu. Çocuklarım olsun ve bombalar onları asla benden koparamasın.” Gece iyiden iyiye kararırken orada bir süre sessizlik içerisinde oturduk. “O zaman evlenmeme konusunda fikrin değişti,” dedim. “Bilmiyorum. Of, bilemiyorum.” Zorla gülümsedi. Sonra yine ellerine baktı ve oldukça zorlama bir sesle konuştu: “Nakamura-San’la senin çok yakın olduğunuzu biliyorum. Kıskançlık beslememen ne büyük erdem.” Bir süre daha sessizlik içinde oturduk. Sonunda, konuşabildim: “İkiniz için de en iyisi neyse o olsun, Yasuko. Ama sana imrenmiyorum. Henüz evlenmek niyetinde değilim. Yeniden resim yapabilmek, yeniden öğretebilmek, şu an benim için önemli olan bunlar.” “Peki hiç aile kurmayacak mısın?” “Muhtemelen. Bir gün. Ama önem verdiğim başka şeyler de var.” “Dilerim savaş en kısa zamanda biter,” dedi Yasuko. Sanırım bir süre daha konuştuk. Belki de daha önemli şeylerden bahsettik, hatırlamıyorum. Sonunda oradan kalkıp eve gittik. Sonra Yasuko’nun yüzünün o halini düşündüm ve ürperdim. O zaman tekrar ona baktım ama öncesinde gördüğüm o ölü gibi ifadeden hiçbir iz bulamadım. Bakışımı fark edince, “Neyin var, Michiko?” diye sordu. “Pek iyi görünmüyorsun?” “Yoruldum herhalde,” dedim. “Son günlerde uykumu alamıyorum.” Sağlığımla ilgili endişelerini dile getirdi, ama sadece gülüp geçtim, oldukça ironik bulmuştum. O gece evine beraber yürümedik ve bahçelerde ayrıldık. Yasuko’yu bir daha hiç görmedim. Sonraki gün bomba düştü. Gökyüzü bir tuhaftı, bulutlar kocamandı ve alevler her yerdeydi. Yasuko da babası da öldüler. Diğerleri de öldü. Köşede balık satan adam, saçlarımı kestirdiğim kadın, gazete dağıtan çocuk. O akşam Shingokko bahçelerinde yaşadığım şeyi kimseye anlatmadım. Birkaç ay sonra Nakamura-San’ın çarpışmada öldüğünü öğrenene kadar, muhtemelen bomba Nagazaki’ye düştükten iki hafta önce ölmüştü. Bomba beni ciddi olarak yaralamamıştı ve bugüne kadar geçmemiş olan bir yaram yok. Kızlarımın da doğduklarında sıhhatleri yerindeydi, herhangi bir özürleri yoktu. Düşen ikisi için de bir ıstırap duymamıştım. Savaş tuhaf bir meseleydi. Anlayışımızın ötesinde çok fazla şey vardı. Yaklaşık bir yıl önce, Yasuko –kızım olanı– elinde nükleer silah karşıtı bir dilekçeyle ziyaretime geldi. Gerçeklerden ve sayılardan bahsetti ama Nagazaki’den bahsetmedi. Orada bulunduğumu unuttuğundan şüphe ettim. İmzamı verdim ve o imzayı kendisiyle beraber bir yerlere götürdü. O işten ne çıktığını asla öğrenemedim. Muhtemelen öyle kararların alındığı yerlere gitmiştir. Belki de bir şeyleri değiştirebilmiştir, kim bilir? Bu tür şeylerle pek alakam kalmadı artık. Şirin İngiliz evimde tek başıma yaşamak tam da bana göre. Burası sakin bir bölge ve komşular da nezih insanlar. Uzun boylu, giri saçlı bir kadın kağı komşum ve bana kocasının bankacı olduğunu anlatıyor. Penceremden sık sık bahçesinde dolanırken görüyorum onu. Son zamanlarda, ağaçlardaki elmalar düşüyor ve her gün onun düşmüş elmaları toplayıp bir sepete koyuşunu gözlemliyorum. Bir gün çitin orada sohbet ediyorduk ve içeriye, evine girip elinde bir Çin vazosuyla geri döndü. Ona defalarca Çince okuyamadığımı söylememe rağmen üstündeki el yazısını okuyayım istiyordu, anlamıyor gibi görünüyordu ve şekilleri bana işaret edip durmuştu. Yazın başlarında kızım beni ziyaret etmeye başlayana kadar, Yasuko hakkında –ilk Yasuko– yıllardır düşünmüyordum. Ama o zamandan beri sürekli aklıma geliyor. Ona dair anılarım nostaljik sayılmazdı, acı vermiyordu. Tarif etmesi güçtü. Daha çok, garip, rahatsız edici türde bir üzüntü veriyordu, tuhaf ve bazen de hüzünlü. Çoğu kez yüzünü o geceki gördüğüm şekliyle hatırlıyorum. Sanırım...belki Yasuko da benim yüzümde bir şeyler görmüştü o an. Sık sık acaba yaşasaydı ne yapıyor olurdu diye düşünüyorum. Kendimi babasını da düşünürken yakalıyorum ve o zaman onu o şekilde yargıladığım için utanıyorum. Onu kendisini içinde bulmuş olduğu bir durum için nasıl suçlayabildim? Bazı şeyler kontrolümüz dışında gelişir ve kabahati birinde bulmak nafiledir. Zamanımın çoğunu burada, masamda kitap okuyarak geçiriyorum. İngilizcem için iyi oluyor ve bir gün Japonya’ya dönecek olursam belki İngilizce öğretirim. Ama hemen geri dönmek gibi bir planım yok. Soğununa ve yağmuruna rağmen, bu ülkeye bayağı alıştım. Üstelik kızlarım da burada. Hatta bazen tekrar resme dönsem mi diye düşünüyorum. Doğrusu, birkaç fırça ve boya almaya gittim. Resim yapmak arzusu duymayalı yıllar oluyor ama eminim ki bir gün o istek geri gelecek.

Çeviren: Ahmet Şimşek

Kazuo Ishiguro, "A Strange and Sometimes Sadness" (1980-81)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024