Alejandro Zambra’nın kaleminin, roman dünyasının sırf bu yüzden bile hayran olunacak tavizsiz, bazen acımasız, hiç öyle göstermese de derin bir güzelliği var.
Alejandro Zambra’nın daha yavaş ve bir tür ince tefekkür halinde ilerleyen diğer romanlarına bağlı olan okurlar, Şilili Şair’in başlar başlamaz kazandığı hızı ve heyecanı hemen fark edeceklerdir. Romanın henüz ilk sayfaları, yatak yorgan içinde seyrettikleri filmlere öykünmeye başladıklarını görmezden gelemeyen iki yeniyetme âşığın ailelerinden gizli tutmaya çalıştıkları cinsel tutkularını, okurdan hiç sakınmadan vermektedir. Carla’yı istediği özgürlükle elde edemeyen Gonzalo, onun hayaliyle durmadan otuzbir çeker; bir araya gelebildikleri yine tutku dolu anlardan birinde, tam da evin hanımı köşe başındaki trafik kazasına bakmaya çıkmışken, “otuz saniyelik bir birleşme” sonucu öyle kendilerinden geçmiş halde bulunurlar ki, devamında herkes gibi kazayı seyreden kalabalığa karışmaları da heyecanlarını öldürmez. Buralarda anlatıcı, bu iki gencin etrafını saran dönemin sosyal dünyasına, cinsel gelişim bahsinde hiçbir şey vaat etmeyen eğitim sistemine ya da Gonzalo’nun şiire pek benzemeyen şiirlerine biraz yer açsa da, duygu dünyalarıyla cinsel açlıkları her şeyi “bastırabilen” ikisinin serüveni çoktan başlamıştır ve felaket anlarında bile hazza odaklanabilen yanıyla ilişkileri bir çığ gibi büyümektedir.
Gonzalo’nun niyeti belli olsa bile hedefi henüz erişilmez olduğu için, onu bir şair olarak değil, en fazla kafası karışık bir genç adam olarak görürüz. Herkes onu böyle görür: Şair olamadığı için değil, çirkin olduğu için kızın ona mesafe koyduğunu ileri süren birileri bile çıkar; bir doktor ona tam doruk ânında babaannesini düşünmesini tavsiye eder. Carla’yı sever, onu fena halde ve her an arzular, kıza epey acı veren birleşmelerinin sonunda şiirlerini okumak ister ve yirmisini birden okumayı söz konusu etse de, hızlı bir pazarlık sonucu Carla sayıyı beşe düşürür… Gonzalo’nun hayatı (kendi hayatını da) bir şairin bakışlarıyla gördüğünü söyleyebilmemiz için bu sayfalar fazla bir şey vaat etmez, daha ziyade birinden diğerine büyük bir hınzırlık izlenimi içinde geçip duran anlatıcının onu ve hayatını gördüğünü ve kurcaladığını fark ederiz. Olup bitenlere (doğrusu: Carla’nın kaprislerine, Gonzalo’nun akıl danışmak için çalmadık kapı bırakmayışına, babasının bile müstehcen bakışlarına, numaranın ancak birkaç rakamını veren kıza ulaşmak için neredeyse bir telefon sapığı olup çıkmasına…) bir tür yuva olan düşünceler, değiniler, sözgelimi kıskanç biri olmadığını kendi kendine telkin etmesi, öyle anlarız ki ancak başına böyle şeyler bolca geldikten sonra yavaş yavaş ayırdına varacağı şeylerdir: Kendisi Carla’ya ulaşamamasının aralarındaki sosyal basamak farkından mı, çirkinliğinden mi, tensel uyumsuzluktan mı kaynaklandığını kafası hayli karışık halde düşünedursun, uzak diyarların hayalini kursun ve şiirlerin de karıştığı mektuplar yazsın (“ve Winona Ryder, Claudia Di Girolamo, Katty Kowaleczko, hatta biraz hoşlandığı Carla’nın teyzesiyle yattığını hayal ederek” mastürbasyon yapmaya devam etsin) araya giren zaman da bir çığ gibi büyümüştür artık ve anlatıcı bu küçük ateşli hikâye bir roman olabilsin diye film makarasını dokuz yıl sonrasına sarmaya başlamıştır.

Romanın yazımındaki hız, bir tür rahatlık, lirizmle dolu akıcılık ve içgüdüsel, duruma göre hemen şekil alabilen yan, dokuz yıl sonrasının âşıklarından birini şiire biraz daha yaklaştırmıştır. Karşılaşmamaları ihtimal dışıdır, sevişirler de, Carla’nın başından bir evlilik geçmiştir, bir de küçük çocuğu vardır şimdi. Gonzalo’nun ya da Carla’nın tartışma ve küslük biçimlerindeki değişiklikler, aynı zamanda olgunlaştıklarını da gösterir: Kadın bir öfke ânında ona çocuğun öz babası olmadığı için böyle davrandığını söyler, adam ise bu eski kocanın ne sıkıcılığını, ne çirkinliğini, ne korkaklığını ne de vasatlığını haykırmadan edebilir (devamındaysa bu ithamların her birini kendi zihninde daha geniş bağlamlara yerleştirmeye çabalar ki, bu da onun karakter tahlilini üstünkörü yapmakla yetinmeyen bir insan, hayır, bir şair olduğunu gösterir). Zevkleriyle, sıkı sıkıya bağlı tahrip gücüyle tensel (ve tam duygusal olamamış izlenimi veren) bir ilişkinin, dokuz yıl öncesine kıyasla şimdi ikisini nerelere sürükleyeceği gibi olağan bir merakla okumaya başlamışızdır romanı. Aslında onlar kadar, aralarında silinmez bir hakikat gibi duran oğlan çocuğunun (Vicente’nin) varlığının hikâyesidir artık gelişmekte olan.
Şilili Şair, buraya kadar en temelde bir aile olmanın sıradanlaşabilecek gerçeklerini veriyor gibidir. Zambra’nın istihzayı hiç elden bırakmayan kaleminde bu gerçekler koyulaştıkça koyulaşırlar ve romanın bir çeşit afyon gibi kendi dünyasına zerketmiş olduğu bütün o cinsel tutkular bile zamanla bir ritüel misali “aradan çıkarılması gereken” şeylere dönüşmekle kalırlar. Sanki bir tuğlaya bağlıymış gibi, çıkarıldığı anda başınıza yıkılacak bu yapının tek meselesinin cinsellik olmadığını da böylelikle anlarız. Bunu düşünmemize yol açacak tek etken, çiftin yeniden tartışması ve Gonzalo’nun bir hayalle Amerika’ya taşınması değildir sadece. Vicente büyüdükçe ve Gonzalo’nun yokluğuna o bile alıştıkça (ki beraber oldukları sürece dost olmaya epey yaklaşmışlardı), merceğin bu kez delikanlının cinsel hayatına çevrilecek gibi olup bir tek bununla sınırlı kalmadığını okuruz ve Zambra’nın romanın geri kalanında çok renkli bir –özellikle Şili– edebiyat dünyası tartışmasına dönüştüreceği sayfalar, ilişkiler ve kesişmeler girdabı içinde aile dediğimiz şey de zaten fon olarak kalıverir. Vicente’nin onlardan uzun senelerdir ayrı yaşayan ve annesinin görmeye dayanamayacağını söylediği öz babası León’u bir gün eve dönüşte onunla şehvetle sevişiyorken görmesi ve yeniden şöyle bir sarsılan aile düşleri bile hikâyenin edindiği çok düşünceli, çok renkli, atışmalı ve canlı bu edebiyat damarını öldürmeye yetmez.

Gonzalo’nun hayaletinin, şairce kişiliğinin bir biçimde Vicente’de yaşamaya devam ettiğini düşündürür roman bir yandan. Edebi doğurganlıklar ve haliyle akrabalıklar bakımından zenginliği meydanda olan bir coğrafyanın, garip bulmayacağımız bir yansıması gibi görünür bu: Herkesin şair olduğu, herkesin bu konuda söyleyecek sözünün bulunduğu, şairlerin devlet adamları kadar gündem olabildikleri ve meselenin de tam bu nedenle düğümlendiği epey canlı ve konuşkan, denebilir ki bütün ülkenin ruhu olan bu yuvada Vicente’ye de bir yer varmış gibi görünür hep. Gonzalo’nun delikanlılılık günlerine kıyasla, üstelik dünya şiirini de artık yakından tanıyabilen, onunla iletişime daha rahat girebilen bir kuşağın mensubudur yirmisindeki Vicente. Kendisinden on yaş kadar büyük Amerikalı gazeteci Pru’ya duyduğu aşk, kadının burada bir makale için birinden diğerine soluksuzca mekik dokuyup söyleşiler yaptığı şairler içinde önemsiz gencecik biri gibi onu belki ezdikçe ezebilir, ama bir Nicanor Parra’yı düşününce, bu şairler arasında sırf bulunmak bile hevesli bir şair dimağı için yeterince besleyicidir. Genç şair dostu (ve kendisinin tersine şiirleri antolojiye alınan) Pato’yla tatlı sert kavgalarının bir benzeri yine bu daha üstün şair kuşağı içinde de vuku bulduğuna göre, tuttukları yol da yanlış değildir demek. Zambra’nın bütün alaycılığı, en ciddi en kasvetli edebiyat gerçeklerini tartıştırırken ve ülkenin kaderini bir de bu yönden yeniden çizerken hep daha ara duyguları hünerle tespit edebiliyor olmasında sınırları iyice zorlar hale gelir: Söz konusu olan kolektif halde şiir çılgınlığına tutulmuş bir halktır, evet, ama söyleşi yapan gazetecinin göğüslerine –kadın erkek fark etmeksizin– bakacak veya birbirlerinin arkasından hemen dedikoduya başlayacak, şiirden borsa oynar gibi tutkuyla bahsedecek ve kendilerini evlerine kapatıp bir tek bu işle meşgul olmayacak ölçüde kahraman görecek kadar çeşitlenmiş bir topluluktur bu halk. Yazarın onları tam da oldukları gibi vermediğini düşünmemiz içinse bir an bile vaktimiz olmaz, çünkü kendi dünyalarını açmakta epey hevesli olan bu şairlerden biri şiirden çok para kazanıyormuş izlenimi verircesine konuşursa da aslında ya atölye veriyordur ya da öğretmendir, bir diğeri Pablo Neruda’nın, Vicente Huidobro’nun izinden gidercesine tümüyle siyasete batmıştır, yine bir başkası Eliot’ın yirminci yüzyılın en iyi şairi olduğunu ileri sürerken Amerika’da bir barda keyif içinde edebiyat konuşan uzak birinden çok daha mağrur, daha bilgili, daha inandırıcıdır… Hepsini birbirine teyelleyen bağın sinir uçları böyle zaman zaman sevimli, kimi kez kendinden menkul dünyaları gösteriyorsa, her birinin altında hazır duran neredeyse mutlağa yakın bir tespit şiirin ve şairin Şili’yle sınırlı kalmayan evrensel doğasını gösteriyordur.
Zambra’nın bu evrensel birliğe bulduğu çözümlerin yolu hiçbir zaman şiirin kendi içinden çıkan sorunlardan, daha açık ifadeyle kuramsal tartışmalardan geçmez. Vicente ve Pato gibi daha “acemi” şairler bile neredeyse hiç düşmezler bu tuzağa, kaldı ki isimleri uzun bir liste oluşturabilecek diğerleri için şiir dünyayı kurtarmanın bir yoludur, öbür türlüsünü ancak Danimarkalı şairler yapar ki onlar da şiiri dert etmeyecek kadar mutludurlar aslında… Bunca edebiyat konuşması içinde, hele uzunca son sayfalar boyunca Gonzalo ile Vicente’nin buluşmalarında, yürüyüşlerinde bir an bile geri durmadıkları şair hayallerinin hiçbir kesitinde romanın “söylemsel” bir ton edinmiyor olması onun sadece yöntemi değil, herkesin her an parçası olduğu kuşkusuna kapılacağımız cinsellik gibi aynı zamanda yoğun bir tepkisidir de. Bu tepkinin içini Zambra, yine en olmayacak durumlarda uç veren cinsel hayaller gibi bir sürü motivasyonla doldurur ve o zaman anlarız ki şiiri elinden alınmış dünyanın geri kalanı olmasa da, şiiri elinden alınmış bir Şili yalnızlıktan kuruyup ölen bir ağaçtan farksız olacaktır. Herkesin yüzüncü yaşını karşılamaya hazırlandığı Nicanor Parra’nın kendinden emin biçimde Amerikalı gazeteciye kitaplarını şimdi değil, daha sonra, öbür sene, bir daha karşılaştıklarında imzalama sözü vermesinde yatar ülkenin şiir sevgisi; o geleceğe uzatılmış bir daldır, sadece kendine dönük söz oyunları veya biçimsel yapılar değil.
Peki ya şiire yüz vermeyecek kadar hayata bakan Carla, León, onların tesis eder gibi göründüğü; Gonzalo’nun, Vicente’nin unutur gibi olduğu; edebiyata daldıkça romanın kalan yarısından çoğunun epey silikleştirdiği aile mefhumu? Kurulması da yıkılması da küçük bir pürüze bakacak bu yapının şiir deyince tam olarak nerede duracağı? Şiire üvey evlat tavrı gösterilmemesi hep söylenir; peki Gonzalo’nun Vicente’ye yaptığı “üvey” babalık? Şilili Şair elbette tüm bunların aslını astarını da verir, ama yine şiire kattıkları kadar ondan çaldıklarıyla da… Alejandro Zambra’nın kaleminin, roman dünyasının sırf bu yüzden bile hayran olunacak tavizsiz, bazen acımasız, hiç öyle göstermese de derin bir güzelliği var.






