Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Mart 2017

Öykü

Kazuo Ishiguro • Zehir

Kazuo Ishiguro

Paylaş

45

0


28 Temmuz

Bugün Eddie’nin ağabeyini gördüm. Bel soğukluğu kapmış. Zaten Eddie de birkaç hafta önce her şeyi anlatmıştı. Onu kıyıda, bovling pistinin yakınında gördüğümde motosikletini kullanmasını öğreniyordu. Gerçi hastalığın onda ne tarz bir etkisi olduğunu fark edemedim. Bronzlaşmış teniyle gayet sağlıklı görünüyordu. Herhalde zehrin tesirini göstermeye başlaması biraz zaman alıyor. Eve döndüğümde benim malafatı özenle muayeneden geçirdim. (Eddie hiç düzüşmeseniz bile kapılabileceğine inanıyor.) Her şey yolunda gibi görünüyordu. Acaba Eddie de ağabeyinden kapar mı diye merak ediyorum.

29 Temmuz

Annem telefonu alt katta değil de odasında kullandığında muhtemelen onu duyamadığımı sanıyor. Aslında, eğer odamdaysam gayet rahat duyabiliyorum. Geçen gece art arda “puşt, puşt, puşt,” dediğini duyabiliyordum. Bağırmıyordu ama evde olmasaydım bağıracakmış gibi bir hali vardı. Dün değil ondan önceki gün dışarı çıkmıştı ve döndüğünde yüzünde, tam gözünün altında morluğu vardı. Annem genç bir kız değil. Bir ay kadar önce düşünüyordum ki, hani, belki de öyledir. Çünkü gidip saçlarını yaptırmış, şu botları ve kırmızı pantolonu almıştı. O haliyle sahiden de popo kıvrımları seçilebiliyordu. Düşündüm ki, hani, belki de annem değildi; onu bir genç kız olarak görebilirdim. Ama şimdi düşününce öyle olduğunu sanmıyorum. Hakikaten çok yaşlı.

1 Ağustos

Annem yine bütün gün dışarıdaydı. Evde tek kalmaya aldırmıyorum. Her neyse, yalnız da değilim zaten, Naomi var. Sorun çıkmaz diye düşünmüştüm ama çok geçmeden birkaç çocuk –Dave Atkinson ve öbürleri– onu parkta yakalayıp itip kakmaya başlamış, sonra da kaçmış ve onu öylece tuvaletin orada bırakmışlardı. O gün fena dayak yemiştim. Artık beni okula kadar takip etmesine asla izin vermiyorum. Dayak yemeye alışıyorum. Okul dalyarak kaynıyor, hepsi de öyle. Eddie hariç. Sevdiğim tek insan o. Ama Eddie, kızın birini kaptığını düşünüyor. Samantha Kendall’la çıktığını sanıyor, kız son sınıf! Okullar açıldığında bir daha okula gitmeyeceğim, sürekli bunu düşünüyorum. Annem zorla gönderir mi göndermez mi bilemiyorum. Eskiden çok katıydı ama şimdi pek oralı olmuyor. Geç saatlere kadar eve gelmiyor ve yaptıklarımı umursamıyor.

4 Ağustos

Sürekli bahçede takılmak gerçekten sıkıcı gelmeye başladı. Naomi de yavruykenki kadar eğlenceli bir oyun arkadaşı değil. Şimdilerde ya öylece oturuyor ya da bir yerlere yürüyüşe gidiyor. Beni sadece karnı açken arıyor. Bu şekilde görmezden gelmesi de biraz fazla ama. Artık onu beslemeyeceğim de görsün bakalım hoşuna gidecek mi. Bugün belki Eddie uğrar diye düşünmüştüm ama gelmedi. Kız arkadaş yaptığından beri gelmez oldu. Okula döner miyim dönmez miyim bilemiyorum. Okula gitmemek de oldukça sıkıcı.

5 Ağustos

Bugün Naomi’ye mama vermedim. Peşimde dolanıp duruyor ama hiç ilgilenmiyorum. Ettiğini buluyor. Kıymetimi bilseydi. Ben olmasam hâlâ yol kenarındaki gazete parçasına sarılı duruyor olacaktı. Mutfaktaki çekmecelerden birinde ambarın kilidini açan anahtarı buldum. Ambarda şöyle bir göz gezdirdim. Daha çok babama ait kitaplarla, kutu ve onun gibi şeylerle doluydu. Kitaplar o kadar da iyi değildi. Ama köşenin birinde yığılı müstehcen dergiler buldum. Bayağı eski oldukları belliydi çünkü kadınların saçları saçma sapan kesilmişti ve asla bacak aralarını göstermiyorlardı. Birkaçını yanıma alıp bahçede bir süre okudum.

9 Ağustos

Şu son birkaç gün o kadar da sıkıcı geçmedi. Naomi’yle oynayabileceğimiz yeni bir oyun icat ettim. Tasmasını azıcık gerip sonra da kabına biraz mama koyuyorum, yemek için koşturduğunda tasmasını tutuyor olduğumdan tam olarak yetişemiyor ve garip sesler çıkarmaya başlıyor. Bir süre sonra da mamayı dolapta uzak bir yere kaldırıyorum. En iyisi onu aç bırakmak, yoksa oyunu oynamaz. Bahçedeki tüm dergileri karıştıyor, biraz sıkılınca da mutfağa dönüp mamayı dolaptan çıkarıyorum ve tekrar oyuna başlıyoruz. En eğlencelisi, tasmasının ipini uzun tutup ciddi düzeyde acıkmasını beklediğimiz zamanlar. Çünkü o zaman deli gibi mama kabına koşturuyor ama tasmasının ipini gerdiğim için gerisingeri dönmek zorunda kalıyor. Dergiler bacak aralarını göstermemelerine rağmen fena sayılmazlar. Bu kızlardan biri de Eddie’nin ağabeyi gibi bel soğukluğu kapmış mıdır diye merak ediyorum. Herhalde bazıları kapmıştır çünkü büyük ihtimalle fahişe ya da striptrizci falanlar. Hasta gibi görünmüyorlar, aslında Eddie’nin ağabeyi de öyle görünmüyor. Zehrin tesirini göstermeye başlaması az biraz zaman alıyor. Benim malafata bugün tekrar baktım. Hâlâ sağlamım.

10 Ağustos

Annem dün gece yine ağlıyordu. Saatlerce telefonda konuştu. Biraz ağlıyor sonra, “Lütfen, lütfen, lütfen,” deyip duruyordu. Ara vermeksizin özür diliyor ve ağlıyordu. Eskiden ağlamazdı, ama artık devamlı ağladığını duyuyorum. Bu sabah gözlerinin şişmiş olduğunu fark ettim. Evde kalsın istemediğimden durmadan, John’cuğunu ne zaman görmeye gideceğini sorup durdum. Evi bok götürdüğünü ve biraz temizlik yapması gerektiğini söyledi. Bana patronluk taslamaya başladı ve bir ara, kediyi besleyip beslemediğimi sordu. Besledim, dedim. Çünkü o çıkar çıkmaz oyunumuzu oynayalım istiyordum. Tekrardan John’u ne vakit görmeye gideceğini sordum. Bağırarak, odama çıkmamı ve kendi işime bakmamı söyledi. Gene saatlerce telefonda kaldı, sonra da bir kilo makyaj ve süsle yanıma gelip dışarı çıkacağını haber verdi. Evi bok götürdüğü konusunda haklı. Evin her yerinde örümcek ağları ve pislik var artık.

11 Ağustos

Sevişmeyi istediğimden emin değilim. Ne zaman hastalık kapacağınızı asla bilemezsiniz. Tıpkı mantar seçmek gibi. Mantar seçmek de tehlikelidir çünkü bazıları zehirli oluyor ve onları yerseniz hastalanıyorsunuz.

13 Ağustos

Öğleden sonra bir şey oldu ve sonrasında uzun süre kendimi garip hissettim. Açıklaması biraz zor aslında. Kapı çaldığında Naomi’yle beraber mutfakta oyunumuzu oynuyorduk, tasmasını, kafası mama kabından sadece birkaç santim uzakta duracak şekilde tutuyordum yine. O kadar şaşırmıştım ki bir an ne yapacağımı bilemedim, dondum kaldım. Naomi sürünmeye devam ediyordu. Kapı zili tekrar çalınca kapıyı açmak için çıktım. Sürekli sırıtan iki uzun Amerikan heriften biri, annem evde mi diye sordu. Yok, deyince arkadaşına döndü ve ondan bir çeşit işaret almış olacak ki, İsa hakkındaki ve İsa’nın nasıl gelip bizi kurtaracağı konusundaki iyi haberleri nasıl yaydıklarını anlatmaya koyuldu. Onlara bu konuları annemle konuşmaları gerektiğini söyleyip kapıyı kapadım. Mutfağa döndüğümde Naomi’yi kıtlıktan çıkmış gibi mama yerken buldum. Sinirlendim ve tuttuğum gibi tasmasından kaldırdım, öyle bir kaldırdım ki âdeta tasmadan sarkıyordu. İşte o zaman çok kızdım çünkü onu daha da yukarıdan sarkıtıyordum, neredeyse baş hizamdaydı ve bütün bedeni bir şekilde tasmanın elverdiği kadar dönmüş ve benimle yüz yüze gelmişti. Güneş Naomi’nin yüzüne öyle bir vuruyordu ki gözleri artık göz gibi değil de daha çok birer cam parçası ya da onun gibi ışıldak bir şeydiler. Dehşete kapıldım ve onu düşürdüm. Sonra cidden şuursuz hissettim ve bahçeye çıktım. Oldukça rüzgârlı bir gündü ve bütün dergiler çimlere saçılmıştı.

14 Ağustos

Dün gece annem, “Senden nefret ediyorum, nefret ediyorum, nefret ediyorum,” diye bağırıyordu. Evde olduğumu ve onu duyabileceğimi unutmuş olsa gerek. Sonra gerçekten yüksek sesle bağırmaya başladı. “Kes gülmeyi, siktiğimin pezevengi, kes diyorum.” Sonra yine ondan nasıl nefret ettiğini haykırdı. Ama sabah, her zaman nasılsa yine öyle sessiz ve dingindi, yan odadaki tüm çer-çöpü ambara koymamı istedi. Nedenini sorunca da dönüp John’un bize taşınacağı haberini verdi. Ama oda kızı Carol içinmiş, tabii o da beraberinde geliyordu. Odanın altıya kadar hazır olması gerektiğini söyledi ve gitti. Sanırım John da annemin odasında uyuyacak. Sanırım düzüşecekler.

... ö.s. 1:00

Tüm çer-çöpü ambara taşımıştım ve oda hazırdı. Pek fazla iş yoktu. Annem Carol’un on altısında olduğunu söylüyor. Bana göre azıcık yaşlı sayılır. Başka dergiler de var mı diye bakıyordum, çünkü diğerlerine şu an kadar otuzar kez falan bakmıştım ama bulamadım. Dergi yerine bu eski ot-kıran zımbırtısını buldum. Ambardan çıktım ve daha önce okuldan aşırmış olduğum deney tüpüne doldurdum. Emin değilim ama muhtemelen zehirdir. Demek ambar, içinde zehir var diye daima kilitli tutuluyormuş. Saat hâlâ biri geçmedi. Sanırım dergileri tekrar okuyabilirim. Dünkü olaydan sonra Naomi’yle oynamak istemiyordum artık.

... ö.s. 5:20

Bu öğlen yapacak çok şey vardı. Başlangıç olarak, Naomi’yi öldürdüm. Nasıl mı yaptım? Her zamanki gibi tasmasını geçirdim, yalnız bu defa masanın ayağına bağladım. Mamasını hazırlayıp yere koydum. Tasmasını masanın ayağına dolaştırdı ve masanın ayağı etrafında yürütmek zorunda kaldım. Mama kabını ulaşamayacağı bir yere bıraktım ve bahçeye çıktım. Yaklaşık üç saat sonra geri döndüm ve mama kabını dışarıya çıkardım. Sonra deney tüpündeki şeyi kedi mamasının içine döktüm. Azıcık çalkaladım ve kayboldu. Sonra mutfağa geri döndüm ve mama kabını yere koydum. Bayağı acıkmış olsa gerek çünkü aşırı miyavlıyordu. Makasla tasmasını kestim ve mama kabına koştu. Normal mama gibi yemeye başladı, sonra durdu ve uzağa baktı. Kediler fazla zekidirler. Zehirlendiklerini anlayabilirler. Onu dikkatle izledim, çünkü yeterince zehir yediğinden emin değildim. İşe yaramaya başlaması ne kadar sürüyordu? Önce çömeldi, sonra garip bir ses çıkarmaya başladı. Çalkalanma sesine benziyordu, biraz da otobüsün durakta durunca çıkardığı sese... Sonra gidip kapıyı pençelemeye başladı. Kaburgasının bir aşağı bir yukarı hareket edişini görebiliyordum. Daha sonra tekrar ayaklarının üstünde durdu ve kediden çok kuş sesini andıran komik sesler çıkartmaya başladı. Ve her şey ağzından dışarı çıkmaya başladı. Gri ve suluydu, döşemenin kenarında havuz oluşturdu. Sonra daha da fazlası çıktı. Eğilip baktım, minnacık şeyleri havuzun içinde yüzer şekilde görmek eğlenceliydi. Sonra yana döndü ve arka ayakları biraz biraz gerilemeye başladı. Gözleri bir tuhaftı, bana baktıklarını sandım. Sonra kapandılar ve arka ayakları biraz daha geriledi, sonra da artık hareket etmez oldu. Daha fazla seğirmeyeceğinden emin olana dek izlemeye devam ettim. Sonra yere biraz gazete serdim. Ona çok fazla dokunmak istemediğimden kürkünden tutarak kaldırdım ve gazetenin üzerine koydum. Gazeteyi iki köşesinden tutup kaldırmaya çalıştım ama bir tarafı kaydı ve yere düştü. Eviyenin altındaki dolaptan plastik market poşetlerinden buldum. Biraz kirliydi, içine bakınca dibinde sarımsı, saçma bir sıvı olduğunu gördüm. Onu poşet yardımıyla yerden kaldırmayı denedim ama bir yere varamadım. Ben de yine kürkünden tuttum ve beceriksizce poşetin içine soktum. Düştü ve biraz yamuldu. Poşeti kaldırınca dibindeki sarı sıvı sızmaya başladı ve yerde küçük noktalar oluşturdu. Yeri silmeden önce poşeti dışarı çıkarmak zorunda kaldım. Poşeti, Naomi’yi ilk bulduğum yol kenarına bıraktım. Yoldayken bacağımda bir şey hissetmiştim. Sarımsı sıvı hâlâ poşetten sızıyor ve kot pantolonuma damlıyordu. Şimdi kurudu, leke tutacağını sanmıyorum. Eve vardığımda başta bir tuhaf kokuyordu ama artık kokmuyor.

19 Ağustos

Carol’u arkadan pek bir beğeniyorum. Pencereden izliyordum. Bahçede dolanıyor, çitin kenarındaki çalılığın oradaki gül tomurcuklarını yokluyordu. Genelde bikinisini giyerdi ama kıyafetleri üzerindeydi bugün. Arkadan gayet hoş görünüyordu. Uzun siyah saçları var ve incecik. Ama yüzünden hoşlanmıyorum, beni ürpertiyor. Boyuna şu yuvarlak çerçeveli küçük gözlüğünü takıyor, güneşlenirken bile. Burnu biraz havada, küçümsermiş gibi bir hâli var. Ama bana göre hava hoş. Sadece suratına bakasım gelmiyor. Çünkü bana hatırlatıyor. Çünkü daha önce de gördüm.

20 Ağustos

Evde hiç yalnız kalamıyorum artık. Aşağıya inemiyorum çünkü annem ve John oradalar. Bahçeye de çıkamıyorum çünkü o orada. Carol’u diyorum. Yatağımın altında tuttuğum birkaç dergim daha var ama onlar da yavaştan sıkmaya başladı. Annem dün odama gelip John’la konuşmadığım için azarladı beni. Önce fısıldayarak başladı, yüksek sesle konuşamadığı için de devamlı parmağıyla dürtükledi durdu. Sonra birinin yukarı çıktığını duyduk, bana manidar bir bakış atıp çıktı. John’la hâlâ konuşmuyorum. Onu sevmiyorum. İriyarı ve ağır cüssesiyle bir hata yapsam da bana bağırsa diye bekliyor. Başka bir sabah dışarıda, sahanlıkta dikiliyordum ve annem ta yatak odasından bağırarak John ve kendisi için çay istedi. John’un şeker kullanmadığını bildiğim için, çayına ölümüne şeker koydum. Yukarıya çıkınca annem odanın içinden bağırarak girmememi ve tepsiyi yere bırakmamı söyledi. Duymamış gibi yapıp odaya daldım. İkisi de yataktaydı ama hiçbir aksiyon yoktu, John’un kollarındaki ve göğsündeki dövmeleri fark ettim. Annem tepsiyi bir yere bırakıp defolmamı emretti.

21 Ağustos

Saat on ikiyi göstermeden önce kalkmaz oldum. Uyanmaya değmez, yapacak hiçbir şey yok. Ne zaman uyansam Carol hep güneşleniyor. Onu penceremden dikizlemek hoşuma gidiyor. Onu izlediğimi fark etmesine imkân yok, yanında sürekli kitapları falan oluyor ve zaten hemenden uyuyakalıyor. Memeleri hakikaten kocaman, yine de dergilerdeki kızlarınkiler kadar değil. Teni de bayağı bronzlaştı. Gözlüğünü asla çıkarmasa da hiç fena görünmüyor. Dün mutfakta çay demlerken Carol bahçeden içeriye girdi. Girer girmez direkt gözlerimin içine baktı. Çekindim ve yüzüne bakamadım. Çünkü daha önce nerede gördüğümü biliyordum.

22 Ağustos

Dün, gecenin bir yarısı uyandım çünkü annem, önceden telefonda bağırdığı tarzda John’a bağırıyordu. John da ona gülüyordu. O sürekli gülüyor, annem de sürekli, “Adi şerefsiz, adi şerefsiz,” diye bağırıp ağlıyordu. O ise gülmeye devam ediyordu. Sonra annem odasından çıkıp tuvalete girdi. Uzun süre içeride kalınca, ne yapıyor diye merak etmeye başladım. En son, John yatak odasının kapısını açıp evdeki kimseyi takmayarak, “Allahım,” diye gürledi. “Hey Allahım,” diye devam etti. Köpeğini çağırır gibi, “Çık oradan artık, beni duyuyon mu,” diyordu. Ve annem odadan çıktı, koridoru geçti. Hıçkırıklarını duyabiliyordum. “Gir içeri,” diye devam etti John ve kapı çarpma sesinden sonra ortalık yatıştı. Carol’ın odası koridorun biraz ilerisinde kalıyor. O da duymuş mudur diye merak ediyorum.

23 Ağustos

Carol hep uyuyormuş gibi görünüyor, çok matrak çünkü ne zaman onu dikizlesem sanki dikizlendiğini hissediyor. Mesela bugün uyandım ve pencereden baktım, yüzükoyun uzanıyordu. Ama izlemeye başlar başlamaz aniden arkasını döndü. Sürekli uyuyormuş gibi bir hali var, ama sonra şu hareketleri yapmaya başladı. Bacaklarını açıp kapamak gibisinden, sanki yatağındaymış da bir türlü rahat edemiyormuş gibi. Güya uyuyor işte.

24 Ağustos

Bahçede Carol’laydım ama şimdi tekrardan içeriye girdim. Ben mutfakta takılırken geldi ve dışarıda onunla beraber çimlere uzanayım diye zorladı. Sertleşirsem göremesin diye yüzükoyun yatıyordum. Biraz zaman geçince rahatladım ve burada öylece uzanmak hoşuma gitmeye başladı. Bana okulu ve tüm yaz burada ne haltlar karıştırdığım gibisinden sorular sordu. Ama sonra kediler hakkında konuşmaya başladı. Kedileri sever miyim, acaba köpeklerden daha mı şirin bulurum, köpeklerden daha mı zeki olduklarını düşünürüm. Sonra da, “Eskiden senin de vardı, değil mi,” diye sordu. Öylesine. “Eskiden senin de vardı, değil mi?” Hayır, dedim. Hiç kedim olmadı ve olmasını da istemiyorum. Sonra da dedi ki: “Ama sizin de bir tane varmış galiba. Annen öyle söyledi.” Sonra ben de, Aa sahi, unutmuşum, dedim. Yine kendimi şuursuz hissedince buraya döndüm. O ise hâlâ dışarıda, ama izleyesim gelmiyor.

28 Ağustos

Annemle John şu sıralar epey dışarı çıkıyorlar. Bu iyi bir şey çünkü o zamanlar Carol’un yanına çimlere uzanıp onunla oyun oynayabiliyorum. Vücudunun her yerini ellememe izin veriyor. Bir bakıma, nazikçe okşuyorum, çünkü öyle yapmam hoşuna gidiyor. Bazen yüzüstü yatıp bikinisinin üst kısmını çıkarıyor ki sırtı iyi bir şekilde bronzlaşabilsin. Elimi sırtında gezdirmem hoşuna gidiyor, ama asıl malzemeye dokunmama izin yok. Yine de bazen, uyluk arkalarına tâ yukarıdan başlayacak şekilde dokunuyorum, ne zaman o şekilde dokunsam kalçaları istemsizce kasılıyor. Malafatım öyle bir sertleşiyor ki artık ağrımaya başlıyor. Ama neden sonra oyunu bırakıp beni ittiriyor ve hiçbir tarafına dokunmama izin vermiyor. Sonra eğer defolmazsam babasına ne yapmaya çalıştığını anlatacağını söylüyor. El mahkûm içeriye giriyorum ben de. Ona itaat ettiğim zamanlar kendi kendine sırıtıyor.

29 Ağustos

Eddie, Samantha Kendall’la yattıklarını iddia ediyor ama ona inanmıyorum. Ona meydandaki gazete bayiinde rastladım. Boyuna, ne kadar harika olduğunu ve tekrar yapacaklarını anlattı durdu. Ona neden artık hiç gelmediğini sormak istiyordum ama bir şey söylemedim. Çünkü değişti. Bence Samantha Kendall hakkındaki zırvalar da tamamen düzmece.

30 Ağustos

Carol annem hakkında bazı şeyler konuşmaya başlayınca benim için bitmiş oldu. Kancığın teki işte. Babası annemi parmağında oynatabilirmiş çünkü annem yaşlı olduğundan dolayı kimsenin onu düzmek istemeyeceğini düşünüyormuş. Sonra neler döndüğü hakkında yarım yamalak bilgim olduğunu, annemin dairelerine ne zaman gitse tüm öğleden sonrayı babasıyla yatakta geçirdiğini söyledi. Ona susmasını söyledim ama kulağımın dibinde atıp tutmaya devam etti, suratında da şu tuhaf sırıtışı vardı. Ona hepsini götünden uydurduğunu söyledim ama gülüyor ve hepsinin doğru olduğunu söylüyordu. Daha sonra da, bir keresinde dairelerinde büyük bir bağırtının koptuğunu ve annemin çırılçıplak kapı dışarı edildiğini anlattı. Hepsinin siktiri boktan yalanlar olduğunu söyledim ama anlatmaya devam etti: annem kapıda diz çöküp ağlayarak onu içeriye alsın diye babasına yalvardı, babasıysa içeride gülmekten yarıldı ve saatlerce kapıyı açmadı. Yukarı çıkıp odama girdim, Carol ise hâlâ gülüyordu, istersem devamını ve daha beterlerini de anlatabilirmiş. Kancık.

2 Eylül

Annemle John bütün günlüğüne Margate’e gittiler. Bu da demek oluyor ki bütün öğle boyunca Carol’la oyunumuzu oynayabiliriz. Memelerinden birine dokunduğum zaman yaklaşık bir saattir oyuyorduk. Aniden kalkıp oyunu bitirecek sandım, ama öylece uzanıp keyiflenmeme izin verdi. Elini de tişörtümden içeri sokmuş gezdiriyordu. O zaman ben de elimi pantolonundan içeri sokmaya yeltendim ama aniden tırnaklarını karnıma geçirdi. Öyle bir geçirdi ki iki büklüm olup bağırdım. “Neden öyle yaptın,” diye sordum. Artık oturuyordu ve bana bakarak, “Azgınlık ediyordun. Kendine gelmen gerekti,” dedi. Ona baktım, güneş arkasından batıyordu ve gözlüklerinden yansıyordu ve tek görebildiğim yuvarlak ışık levhalarıydı. Bana gülüyor ve, “Seni kendine getirmesini bilirim,” diyordu.

3 Eylül

Daha iyisi en baştan başlamak aksi taktirde bazı şeyleri unutabilirim. İyisi mi uyandığım, on bir sularından başlayayım. Pencereye gidip Carol’a baktım, ama bu defa dışarıda değildi. Giyinip tuvalete gittim ve hâlâ sağlam mıyım diye benim malafatı iyice bir yokladım. Aşağıdan annemin ve John’un bir şeylere güldüklerini duyabiliyordum. İnerken Carol’un kapısının aralık olduğunu fark ettim. Çıt çıkarmadan ilerleyip aralık kapıdan içeriye baktım. Perdeleri biraz aralık bırakmıştı, açık yerlerden güneş vuruyordu ve odanın tam oratasında havada yüzen tozları görebilirdiniz. Carol yatağında, üzerinde hiçbir şey olmadan sırt üstü uzanıyordu. Battaniyesi gece uyurken tekmelemiş gibi ayaklarının ucundaydı. Güneş yine direkt gözlüğüne vurduğundan gözlerini göremiyordum ama uyuduğunu düşünmüştüm çünkü kafası biraz yamuk duruyordu ve ağzı da yarı açıktı. Dergideki fahişlelerden bin kat daha iyi görünüyordu. Sonra güneş azıcık yer değiştirince gözlerini görebildim. Meğer başından beri beni izliyormuş. Ne yapacağımı bilemedim, bir an dondum kaldım. Bana bakmaya devam etti ve ağzı da hâlâ açıktı, bir ceset gibi beni izliyordu. Korkunçtu. Sonra kolları hareket etmeye başladı, ellerini inanılmaz yavaşlıkta aşağıya, battaniyeye ulaştırdı ve yine aynı yavaşlıkta çenesine kadar çekti. Sonra gülümseyerek, “Bana bir kupa kahve yapmaz mısın,” dedi. Ne cevap verdim bilmiyorum, hatırlayamıyorum. Sanırım öylece durup ne söylediğini idrak etmeye çalışıyordum. Sonra sankince gülümseyerek, “Lütfen uslu bir çocuk ol ve gidip bana kahve yap,” dedi, ben de gidip kahve yaptım. Hazırlamam uzun sürmedi. Mutfakta kahveyi yaparken, öbür odadan annemin ve John’un kahkahalarını duyabiliyordum. Elimde kupayla yukarı çıktığımda Carol’ın bana söylediği ilk şey kapıyı arkamdan kapatmam oldu. Sonra kupayı aldı ve rahat içebilsin diye oturdu. Battaniye beline kadar düştü ve memeleri öylece açıkta kaldı ve kahvesini içerken biraz sallandılar. Bedeninin yan taraflarında bir yerine dokundum. Gülümsedi ve biraz daha içti. Meme uçlarını tuttum. Başta nazikçe ama sonra biraz sıkarak. Derin bir nefes alıp kıkırdadı. Sonra biraz daha sıktım ve ellerini başıma ve enseme koydu. Az daha yaklaştım ve daha kısa aralıklarla derin nefesler alıp yüzüme minik öpücükler kondurmaya başlayana kadar okşamaya devam ettim. Ben de onu öpecektim ama gözlüklerine çarptım. Çıkartmayı deneyince elimi ittirdi. Sonra kemerimi çıkardığını hissettim, daha sonra da kotumu... Ağzı tam kulağımın oradaydı, kısa derin nefesler aldığını duyabiliyordum ve ne zaman mıncıklasam, “Yaramazlık yapıyoruz, çok yaramazız,” diye fısıldıyordu. “Azgınlık bu,” diyordu. “Seni kendine getirmem gerek, azgınlık bu, seni kendine getirmeliyim.” Külodumu indirip benimkiyle oynuyordu ve beni kendime getirmekten bahsediyordu. Ne demek istediğini anlamıştım ama artık çok geçti, içine kaydırıyordum ve bacakları bana dolanmıştı ve hâlâ seni kendine getirmeliyim diye fısıldamaya devam ediyordu. Tüm o dergideki bedenleri ve Eddie’nin ağabeyini düşünüyorum, vücudunda dolaşan bütün o zehri... Dolaşıp duruyor, dolaşıp duruyor. Bırakmayı denedim ama beni daha sıkı sardı ve kendini iyice bana yasladı ve bütün o zehrin güçlenerek yayıldığını hissedebiliyorum. Sonra aniden, sanki biri onu bıçaklamış gibi durdu. Genzinden tuhaf bir ses çıkartıyordu. Yanına tırmandım ama beni ittirdi ve ayağa kalkmaya yeltendi. Kapıya ulaşmaya çalıştıkça sendeliyordu. Sonra sanki biri onu bıçaklamış gibi iki büklüm oldu. Kapıyı açtı ve elini ağzına götürerek kusmaya başladı. Kapıyı sonuna kadar açtı ve aşağıya indiğini duyabiliyordum. Tuvaletin kapısı çarptı. Külotumu ve kotumu giyip kapıya koştum. Buradan tuhaf kusma seslerini işitebiliyordum. Odadan ayak uçlarımda çıkıp tuvalete kadar öyle yürüdüm. Garip sesler çıkarıyor bazen de kusma işi arasında inliyordu. Sonra sesler yükseldi, biri onu boğuyordu sanki. Arkamda ayak sesleri vardı, John’un merdivenleri çıktığını gördüm, annem de arkasındaydı. “N’oluyor lan,” dedi John. Omuz silkip Carol’ın hasta olduğunu söyledim. Beni kenara ittirip güm diye kapıya vurdu. Carol’dan ses çıkmıyordu şimdi. John gene kapıya vurup açmayı denedi. Kilitli değildi ama bir şey açılmasını engelliyordu. Kapıyı biraz araladıktan sonra “Aman Allahım,” dedi. Annem de John’un omzunun üstünden bakıp, “Aman Yarabbi” dedi. Kesif bir kusmuk kokusu vardı. Annem bana dönüp hemen ambulans çağırmamı söyledi. Sonra o ve John kapıyı biraz daha aralamayı denediler. Orada öylece dikiliyordum ve annem dönüp ambulans çağırmam için bağırıyordu. Ağır ağır aşağıya indim. Aceleci davranmadığımın farkında değildiler çünkü ikisi de kapıyı açıp tuvalete girmeye çalışıyordu. Merdivenlerden inerken mırıldanmaya başladım çünkü ölmesini istemiyorum, çünkü hakikaten ölsün istemiyorum. Onu öldürmeyi hiç istemedim, istediğim şey bu değildi, ama zorundaydım, gerçekten ölmesini asla istememiştim. Kız arkadaşım olmasını istiyordum, böylelikle düzüşüp aşık olabilirdik, ölmesini hiç istemedim.

Çeviren: Ahmet Şimşek

*Kazuo Ishiguro, Getting Poisoned, 1981, Faber and Faber Limited
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024