Mirjam Presller Selam, Ben Kitty’de kedilerin ‘dünyası’na soktuğu okuru, insanın kendisinin sandığı ‘dünyayla’ tanıştırıyor aslında.
Selam, Ben Kitty, yaşamak için asgari gerekliliklerin tüm canlılar için geçerli olduğunu, dostluk, aşk, paylaşma, birlik olma gibi duyguların sadece insana has olmadığını, yaşayan her canlının ortak bir dünyada beraberce nefes alıp verdiğinin altını çiziyor. Selam, Ben Kitty, hayvanları ‘insanlaştırmak’ inadından bir türlü vazgeçmeyen ‘insan’a, esasen ‘canlı’nın ne demek olduğunu kedilerin dünyasından aktarıyor.
“Kedilerin neyini mi beğeniyorum? Güzellikleri, zarif ve ahenkli hareketleri bir yana; en çok hoşuma giden bağımsız oluşlarını. İnsanlardaki egoizm ile hiçbir alakası olmayan; bilakis bağımsızlık, kendi kendine yeterlilik ve bir beden-ruh bütünlüğü göstergesi olan ben merkezcilikleri. Kedileri çok seviyorum ve yaşamlarını benimle paylaşan tüm kedilere minnettarım,” diyor yazar Mirjam Pressler Genç Timaş’tan Ebrar Kardeniz çevirisiyle yayınlanan Selam, Ben Kitty kitabının Önsöz’ünde. Haksız da sayılmaz. Bir kedisi olan da olmayan da kedilerin kafalarına göre takılma halini bilir ve çoğu da onların bu huyunda haz etmez. Ancak Pressler’in de dediğin gibi esasında nevi şahsına münhasırlıklarından gelir onların bu rahatlığı. Evde yemek üstü şekerleme, dışarıda söğüt dibinde yayılma, istedikleri zaman sırnaşarak insanları kendine çekmeleri, oyuna onların karar vermesi vs… Hasılı, farklıdır kediler. Dünyayı algılayışları ve kendi dünyaları da farklıdır. Otuzu aşkın çocuk ve gençlik romanı, bir o kadar da ödülü olan Mirjam Pressler de Selam, Ben Kitty’de kedilerin dünyasına, hayatına davet ediyor okuru tırnak içinde saydığı tüm özellikleri satırlarla ete kemiğe büründürerek.
Kahramanımız Kitty (sonunda ‘y’ ile) elim bir kaza sonucu Emma’nın kendisini sahiplenmesiyle huzurlu, sağlıklı, konforlu bir ortamda vaktini yatarak, yiyip içip yan gelip yatarak, gökyüzünü seyre dalarak geçiriyor. Emma’yla da çok iyi anlaşıyor ve ikili tüm dünyada sadece kendileri varmışçasına yemeklerden, sevdikleri şeylerden, kitaplardan, hayattan konuşuyorlar. Hatta bol bol felsefe yapıp şiirler bile döktürüyorlar. Ancak yaşlı Emma bir gün hastalanıyor. Teşhis kötü, tedavisi zor. Akciğerlerinde iltihaplanma olduğu anlaşılıyor. Artık hayatını tek başına idame ettirmeyeceği için Emma mecburen bir bakımevine götürülüyor. Kitty de o zamana kadar “kontlar gibi yaşadığı” dört duvarı ‘konforla’ çevrilmiş hayatını geride bırakarak sokağa, ‘gerçek dünyaya’ adımını atıyor.
Bir ev kedisi olarak sokak Kitty’ye çok korkunç geliyor. Zira kaldırımların, çöp kutularının, konteynerlerin kompetanı olmuş çeşit çeşit hayvan var dışarıda. Ve hepsi aç, hepsi susuz, hepsi üşüyor. Ama mecbur, hayatta kalmak için Kitty de ortama ayak uydurmak için ‘çalışmalara’ başlıyor. Ve önceden tanıdığı Bruno’nun ona sokakta yaşamak için yardımcı olacağını düşünüyor. Ama nihayetinde Bruno da eski bir ev kedisi. Üstelik bir de sakatlığı var. Bu seçeneği eleyip, yoluna devam ediyor.
İlk önce bir bistronun çöplerini karıştıran Flecki’yle karşılaşıyor. Flecki, sokağa ‘şerbetli’. Hemen onun peşine takılıyor ve çöpten yediği ilk yemeğinin ardından ‘hayatta kalma derslerine’ başlıyorlar. Flecki, Kitty’ye fare nasıl yakalanır, insana nasıl yanaşılır, köpeklerden nasıl kaçılır gibi hayat memat meselelerini anlatıyor. Bu arada Bruno tekrar ortaya çıkıyor. Kitty’nin kalbi onu görünce hafiften çarpmaya başlıyor. “Bilge” dediği Bruno’dan dinlediği aforizmalarla da bu çarpıntının hızı giderek daha da artıyor. Kitty, Flecki ve Bruno bir üçlü olup bir yanda çöpten arda kalanlar, bir yanda kedilerin sokaktaki ‘doğal yaşam’ı, kendi dünyalarındaki ‘jam session’larıyla sokaktaki günleri devirmeye devam ediyor. Mevsim sonbahar olunca yeni kediler ‘düşmeye’ başlıyor sokağa. Ama onların ‘düşüş’ hikayesi diğerlerinden biraz daha farklı. Bir iç savaştan kaçıp gelmişler ta oralara kadar. Onlar da, tıpkı Kitty’nin ilk günlerindeki gibi aç, susuz. Onlar da hayatta kalmak zorunda. Rahatları bozulan diğer kediler kendilerini tehdit altında görmeye başlıyor. Ancak savaştan kaçanların hikayesini dinleyince, onları da aralarına alıyorlar. Emma’nın, Kitty’ye unutmamasını tembihlediği ‘dayanışmayı’ sağlıyorlar. Birçoğuna zaten ‘kapılarını açmış’ sokak, onlara da bir kıçlık yer ayırıyor. Kitty de belki farkında olmadan ‘gerçek dünyasında’ mutlu mesut yaşayıp gidiyor. Ta ki kaderin cilveyle bitmeyen oyunu yeniden ortaya çıkana dek…
Mirjam Presller Selam, Ben Kitty’de kedilerin ‘dünyası’na soktuğu okuru, insanın kendisinin sandığı ‘dünyayla’ tanıştırıyor aslında. Yaşamak için asgari gerekliliklerin tüm canlılar için geçerli olduğunu, dostluk, aşk, paylaşma, birlik olma gibi duyguların sadece insana has olmadığını, yaşayan her canlının ortak bir dünyada beraberce nefes alıp verdiğinin altını çiziyor. Selam, Ben Kitty, hayvanları ‘insanlaştırmak’ inadından bir türlü vazgeçmeyen ‘insan’a, ‘canlı’nın ne demek olduğunu gösteriyor.






