Her zamanki sıcak günlerden biri, yağmur mevsimi bitmiş, kıyılar yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamış. Uçsuz bucaksız kumsallar inekler ve köpeklerle beraber beyaz turistlere de ev sahipliği yapıyor artık. Salaş kafelerin kirli masaları sandalyelerinde batılılar oturmaya başlamış. Önlerinde egzotik içecek bardakları, tembel tembel okyanusun ufuk çizgisini seyrediyorlar yarı kapalı gözleriyle. Kiminin önünde yarı açık bir kitap veya dergi. Arada havlayan köpeklerin sesinden başka, yumuşacık dalgaların parlayarak gelip gittikleri hışırtıdan başka ses yok etrafta.
Varkala köyünün kıyılarında yıllar önce tsunami faciasında parçalanmış ama renkleri hâlâ solmamış tekne kalıntıları, kırılmış yelken direkleri ve balık ağları kesintisiz ufuk çizgisinde ufak tümsekler yaratıyor. Sessiz, sakin, tembel bir pazar öğle sonrası.
Yan yana dizilmiş kıyı kafelerinden en tenha olan, kumların üzerine gelişi güzel serpilmiş sandalyeleri maviye boyalı, alçak bambu bir çit ile çevreli kafenin gölgeliği de bambu ve sarmaşık karışık. Arada vızıldayan sinekler, muşamba kaplı masalara konup kalkıyor.
Birbirine uzak iki masanın birinde başı öne eğik, dalgın bakışları ile önündeki deftere bir şeyler yazan bir kadın oturuyor. “Artık farkındayım, bir karar eşiğindeyim, saçma sapan sürüklenen bu ilişkinin bitirilmesi yine bana düşüyor. Elli yaşında salak bir romantik aşık gibi, beraber yaşlanırız diye hayal etmek de neyin nesi? Ben iflah olmam, ders de almıyorum yaşadıklarımdan...”
Son kelimeyi yazıp, gözlerini kaldırıp uzaklara, geniş ufuğa bakıyor. Ne güzel bir coğrafyada, hep hayalini kurduğu Hindistan’ın batı sahillerinde, ocak ayında memleketinde herkes üşürken burada çıplak ayaklarıyla ılık kumlara basıyor. İstediği zaman kendini okyanusun sularına bırakabilir, o tarifsiz tertemiz maviliğin içinde hafifleyebilir, yüzerken kıyıda oturan inekleri, renkli şemsiyeleri seyredebilir. Turist sezonu tam açılmadığı için, insanı rahatsız eden seyyar satıcı kalabalığı, kafelerde çalınan müzikler henüz başlamamış. Kadın içini çekip, defteri kapatıyor.
Kumsalın sağ tarafından çocuk sesleri duyuluyor birden. Boy boy, yaşları altı ile onbeş arası üç oğlan bir kız konuşarak, şakalaşarak ellerinde uzun çubuklar kafenin önüne doğru geliyor. Kadın merakla seyretmeye başlıyor. Çocuklar yaklaşıyor, yaşı büyük iki oğlan çubuklarla inanılmaz hız ve maharetle bir ip cambazının gösteri yapabileceği direkleri dikip, ipi de bağlıyor. Diğer oğlan elindeki ufak darbuka benzeri aleti yavaştan tıngırdatmaya başlıyor. Taşıdıkları kutunun içinden iç içe geçmiş toprak taslar çıkıyor. En ufakları, ancak altı yaşlarında gösteren, zayıf, pejmürde saçlı, rengarenk elbiseli kız, büyük ağabeyin kucağına, oradan çubukların ucundaki ipin üsüne sıçrıyor çıplak ayaklarıyla. Büyük oğlanlardan birinin uzattığı iç içe geçmiş tasları başının üstüne yerleştiriyor. Ve gösteri başlıyor. Kadın inanmaz gözlerle, yüzünde hafif bir gülümseme, minik ip cambazının boyunun üç katı yüksekte ince bir ipin üzerinde beceriyle yaptığı hareketleri seyretmeye başlıyor. Küçük kızın her adımında yüreği ağzına geliyor, hem eğleniyor, hem endişeleniyor hem de içini büyük bir takdir duygusu kaplıyor. Küçük kız, etrafına bakmadan, darbuka ritmine ve üzerinde yürüdüğü ipe odaklı, danseder gibi başındaki taslarla oynuyor, eğilip bükülerek adeta dans ediyor.
Kadın bir an, paralel farklı bir gerçeklikte yaşıyormuşcasına, bedeninden, zihninden uzaklaşıp, ipin üzerinde yürüyen, danseden kendisiymiş gibi hissediyor. Uzaktan anlamadığı dilde konuşmalar, gülüşmeler, darbuka tıngırtıları geliyor kulağına. Üzerinde incecik uçuşan kumaştan pembeli mavili bir elbise, arkada topladığı saçların bir kısmı yüzüne dökülüyor, yüzüne vuran tüm bedenini ısıtan güneşin altında, ince bir ipin üzerinde yürümeye çalışıyor. Sanki ömür boyu ip cambazıymış gibi, nasıl da kolay duruyor çıplak ayaklarla o ince ipin üstünde. Yüreğinde bir hafiflik, bir neşe, bir vurdumduymaz şarkı…
Bunları yazmalıyım diye geçiyor içinden, yeniden canlanıyor, keyifleniyor, kendine güveni, gücü geri geliyor, dizlerini bükerek başındaki tasları nerdeyse zıplatıp dansına katıyor. Midesinden gözlerine yükselen üforik kıvrımlar onu uçuşa hazırlıyor sanki.
Sonra birden ipin karşı tarafından gelen genç kızı farkediyor, yirmili yaşlarda kendi geliyor, aynı ipin üzerinde. Bakışıyorlar, yirmilik bir kahkaha atıyor, kollarını iki yana açıp onu kucaklamaya gelir gibi adımlıyor ipi çıplak ayaklarla. Kadın şaşıyor bir an, ne yapacağını kestiremeden durmaya çalışıyor, yirmilik gülmeye devam ederken kadın da kollarını iki yana açıp ilerlemeye başlıyor. Fakat bir tuhaflık var, bir türlü kavuşamıyorlar, ikisi de kolları açık çıplak ayaklarıyla o ince ipin üzerinde yürüdükleri halde birbirlerine yaklaşamıyorlar. Kadın şaşkınlıkla kısacık bir an gözlerini yere kumlara doğru çevirmeye yeltendiği anda dengesini kaybediyor ve elbisesi uçuşarak yere yuvarlanıyor.
Başı sert bir zemine çarpıyor, hafif bir acıyla gözlerini açıyor, masanın üstündeki defteri hissediyor alnında. Doğrulup kalktığında, kumların üzerinde ip cambazı minik kızın gösterisini tamamladığını görüyor. Lastik gibi çevik bir şekilde ağabeyinin kucağına, oradan yere atlıyor minik cambaz. Büyük iki oğlan yine hızla çubukları, ipi, tasları toparlamaya girişiyor. Darbuka çalan ise elinde kasket, kafelerde oturan turistlerden bahşiş toplamaya başlıyor. Kadın rüya ile gerçek arasında, yüzünde geniş bir gülümseme inmekte olan güneşi, okyanusa vuran ışıltıları, kumda ağır ağır gezinen inekleri seyrediyor.






