“Böcek yaşamının son aşaması olan kelebek ve uğur böceğine odaklandıklarında insanları her zaman anlaşılmaz bulmuşumdur, aslında yaşamın çoğu bir larva olarak gerçekleşir. Şaşırtıcı olan her şey, kanatlardan önceki zamanda saklıdır. Ama belki de yanılmıştım. Belki de bir şeyin değeri ve önemi süresiyle ölçülemez. Belki de hayat bu kısa uçuşa doğru bir yolculuktur.”
– Selja Ahava, Böcekleri Seven Kadın
Yüzeyde tutan, kendiliği törpüleyip düzleştiren, oyalamakta mahir sığlıkta bir “hikâye” daha çarptı beni. Hızdan çekip koparan, durdurup baktıran, derinliğe çağrı gibi duran bir manzarayla kaldım. Özge Bauer'in pürüzsüz çevirisiyle Maria Sibylla Maria’nın hikâyesi, aldığı yol, yolunun her kıvrımı üzerimdeki tozu dumanı aldı, “herkes”ten düşürdü, kıyılara itti; gözlerimle, kalbimle, sesimle bıraktı. Herkes’e doğmuş biriyken; kendisine doğanı lif lif çözüp sönümlendiren aynılıktan düşmek, kenarlara itilmek, bir tenhada ayrıksı bir şey olarak belirmek, bütün aidiyetleri yitirip yurtsuz kalmak, öylece kendine sarılmak, sadece içgörüye tutunarak bakmak, görmek, bu sayede benzemez bir patika açmak… Seçilmiş biri olmak gibi…
Niçin, nasıl, ne/kim görüp seçmiştir sizi, herkesin uzağında bir kendiliğe yazmıştır? Birinin kalabalıkta sizi seçip ayırması, yerinizden eden bir aşkın öznesi/nesnesi kılması gibi… Tutulmanız ve sizin de buna tutunması… Biricikliğinize uyanmanız; ruhunuzun ve dahi gövdenizin karıncalanıp kanatlanması; kendinizi uzaklara, yasak olana, çitin dışına gönderen bir arzunun akışına bırakmanız. Artık doğduğunuz “yer”e ait değilsiniz, taşmışsınız oradan. Bir yabancılaşma hali, bir yırtılma hikâyesidir bu. Yabancılaştığınız yerin/şeyin üzerini çizmiş, ona hayır demiş, bir şekilde onu yanlışlayan olmuşsunuzdur. Kalanlar için bir tehlike, yerin neliğine dair bir “gösteren”… Öyle ama size yer kalmamıştır orada, herkes için olan sizin için de olamamıştır. Size kendinizi unutturacak kadar huzurlu, gürültünüzün sesini kısacak kadar ıssız yeri terk etmiş; kendinize, size kendilik armağan edecek gürültünüze yönelmişsiniz.
Lanet midir bu, nimet mi? İkisidir de… Lanettir, yerin yetmezliğine işaret olduğunuzdan yerliler tarafından taşlanırsınız. Dahası, huzuru yitirmişsinizdir. Ama nimettir de! Çünkü kendinizi seçmişsiniz; müphem de olsa, önünüzde bir kendilik imkânı vardır. Kalınsa, huzur seçilse, yanlış mı olacaktı? Hayır, öyle değil. Peki doğru’dan vazgeçip yanlış’a mı yazmışsınız kendinizi? Hayır bu da değil, kendinizi tercihiniz de doğru. Trajedi bu: iki doğrudan birini seçerken diğerinden vazgeçmek, bir doğrudan yoksun kalmak… Belki de insan, seçtiği doğru kadardır; neden vazgeçip neyi tercih ettiğidir.
Annesinin ilk, babasının dokuzuncu çocuğu olarak doğan Maria’nın hikâyesi işte böyle çetin bir mevzu. Zorda açan çiçek o! Bir larvanın kelebekleşme süreci; yüzyılların içinden geçen, kısa bir uçuş için uzun yolculuk… Başı kendisiyle dertte olanların, kendi peşinde koşuya dönüşen yaşamların göstereni…
1600’lü yıllar… İnsanın çok da belirmediği, kadının büsbütün kuytularda kaldığı, cadı avının yaşandığı bir iklim. Maria, babasının dokuz çocuğuna eklenmiş bir kız çocuğu. İlkel şartlarda çalışan matbaanın mesaisinde çınlayan sesler arasında babasını yitirir. Sanatçı bir üvey babası olur sonra. Babaların, üvey kardeşlerin evreninden geçerek kendini resim çizerken bulur. Haritalar çizen babasının haritalara yerleştirdiği şehirler, dağ ve bayırlar, yeryüzü şekilleri Maria’nın bakışlarını dışarıya çevirir. Görmeye, gördüğünü çizmeye, göstermeye başlar. Komşu bahçeden izinsiz kopardığı lalenin türlü açılardan çizimlerini yaparken yakalanır sanatçı üvey babaya. Doğumların tümü ilgisini çeker. Kadınların doğumunda ebelik yapan anneanesinin yanında ilk çığlıkları duyar, çiçek açmış ağaçları görür, sırtüstü uzandığı çimlerde toprağı, toprakta kımıldanan böcekleri hisseder teninde. Maria, bir annenin çocuğudur, anneye doluşan sesler onu da kuşatır. Anne, ev ve sokak ise Tanrı'yla doludur. On yaşındayken kiliselerine katılan papazın şu vaazıyla kalır:
“Kardeşlerim, dünya yaşıyor!” diye bağırdı. “Ve bu şekilde diri olmasıyla Tanrı'nın varlığına şahitlik eder. Aynı gerçek doğa filozofları tarafından da dile getirilir. Dünyanın büyük ve küçük doğumları birbiriyle bağlantılıdır ve biri diğerine, küçük büyüğe ve büyük küçüğe tanıklık eder. Evren, insan vücudu gibidir. Evren bizi etkiler ve biz de onu etkileriz.”

Bu Maria'yı minnettar kılar, düşüncelere gark eder. Nehirleri başka türlü düşünür, denizleri hissettirir ona, daha fazla bir şey olan bütüne katılmayı arzulatır. Dahası, hiçbir şeyin sabit kalmadığını, akıştığını, akışarak dönüştüğünü… Böcekleri, larvaları, örümcekleri biriktirir, bir koleksiyon oluşturur topladıklarından. Süreci, döngüyü görür; kelebeğin yumurta bıraktığını, yumurtadan larva doğduğunu, larvanın koza ördüğünü ve kozanın içinden kelebek çıktığını… “Böcekleri seven kadın”, tarihte yer almış bu öykünün kahramanı olur. Şöyle bir diyaloğa yerleşir:
“Sevgili yavrum, insanların ne hakkında konuştuğunu bir düşün. Kız dediğin nazik olmalı. İnsanların senin hakkında aklına gelen ilk şeyin bu böcekler olması hiç de uygun değil!” demişler. “Babacığım, anneciğim, başkalarının aptallıkları konusunda ne düşündükleri umurumda değil. Beni en çok kızdıran şey de onların hiçbir şey düşünmemesi! İnsanlar lüks ipek giyinmeyi seviyor ama ipeği kimin ördüğünü düşünüyorlar mı? Kelebek kanatlandıktan sonra işe yaramaz hale gelir, bir süre uçar ve sonra ölür. Hayran olmamız gereken şey bu mu yani? Oysa ipeğin parlaklığı ve yumuşaklığı larva sayesindedir.”
Zaman geçer, büyür, bir annenin kızıyken bu sefer bir erkeğin karısı olur. Bir erkeğin karısı olmak; bedenini ve dahi düşüncelerini başkalarıyla paylaşmamak demek, erkeğin evreninde silikleşmek… Oysa Maria'nın ruhuna bir şey çalınmıştır; ele geçirilemez, teslim alınamaz bir akış. Sesi kısılamaz, bir çitin içinde tutulamaz o. Kocası Johann'ın ve ailesinin kabullerine sığmaz; yaptığı çizimler, resimler kitaplaşır. Çizim ve resimleriyle var olur, görünür:
“Sessizliğim resimlerde fısıldıyor. Bu da benim için yeterli. Gördüklerim konuştuğunda tanımlamalar gerekmiyor, Latince ya da başka bir dile ihtiyaç duymuyorum. Kalbim Tanrı’yı sevdiği gibi böcekleri de seviyor. Böcek resmi yaparken Tanrı’yı düşünüyorum, bir kelebeğin kanatlarını incelediğimde Tanrı benimle konuşuyor. Tembel bir arkadaş, kararsız bir kadın olsam da resim yapabilirim. Ve kalemim şükranla dolu. Tanrı her şeyin bir düzeni ve amacı olduğu bir dünya yaratmıştır, insanın göreviyse bunları tasvir etmektir. Çocukluğumda sözcüklere dökemesem de defterlerimle, çizimlerimle bunu yapmayı hedeflemiştim. Çizim olarak ortaya çıkan şeylere sözcükler de eklendi, not defterlerimin sayısı arttı, farkına bile varmadan becerilerim gelişti. Böceklere dair anlayışım, bende kendimi de anlama isteği uyandırdı. Yazmanın mühim olduğunu düşündüğüm değişimlerim oldu. Böylece defterlerimin sayısı arttı.”
Aile ve toplumun sesinin kısmasına, bir kadın olarak belirmesi konusunda yaptığı baskıya teslim olmaz, kadınlığı ve biricikliğiyle görülmek, karşılanmak ister. Hamile kalır, doğum sırasında iki seçenek ortaya çıkar: anne mi, çocuk mu? Johann, “Bari çocuğu kurtarın” der. Maria, vazgeçilen biri olduğunu acı ve ağrıyla hisseder, “hayatta kalmak senin görevin” der kendine o günden sonra. Johann, kabullendiği biri değil, katlandığıdır zaten. Direnir, Johann'ın çocuğuna anne olmak istemez ama yıllar sonra doğururken bulur kendini. Annenin kızı, Johann'ın karısı, Thea'nın da annesi olur:
“Biz hayvanız, diye düşündüm Thea’yı izlerken. Toprağı delip geçen bir solucan gibi körüz ve içgüdülerimiz tarafından yönetiliyoruz. Diğer hayvan yavrularına göre çok daha çaresiz ve beceriksiziz. Bir buzağı, yaşamının ilk gününde ayağa kalkar. Bir civciv sonbaharda uçmak için kanatlarını açar. İnsan yavrusuysa karanlıkta el yordamıyla yürür ve kendi kafatasını bile taşıyamayacak kadar zayıftır. Hayatta kalmak için neye ihtiyacımız olduğunu zaten biliyoruz. Bunu insan bilgeliğiyle değil, hayvan içgüdüsüyle biliyoruz. Bilmezsek ölürüz. Bunu Thea’yı emzirirken düşündüm ama aslında doğru olmadığını biliyordum. Çünkü Tanrı, bizi hayvan değil, insan olarak yarattı. Bize dünyayı, bitki ve hayvan türlerini yönetme bilgeliğini ve anlayışını verdi. Gelgelelim içimizdeki bu bilgeliğin ve anlayışın uyandığına henüz şahit olmadım.”
Hayvan olmakla yetinmez, bilgelik ve anlayışın peşinde yaşar. Dünyayı, bitki ve hayvan türlerini yönetme bilgeliğini veren Tanrı'ya bir kadın, bir kendilik olarak hizmet etmek ister. “Her böceğin kendisine ait bir bitkisi var, ne var ki ben hiçbirine ait değildim. Aile, ev, cemaat, kuşaklar, arkadaşlar…” der ve bu yalnızlıktan kurtulmak, şifa bulmak ister. Yaş almış Thea'yı ve epey yaşlanmış annesini de yanına alarak (Johann'a ait olmaktan çıkarak) Labadistler'e katılmak ister, onlara sığınır. Çünkü Labadistler bir rahibin önderliğinde dua etmez. İnançta ortaklaşan her kız ve erkek kendi sözleriyle dua eder, daire içinde oturan herkesin kendi sesi vardır. Ayrıca, kadın kimliğiyle on dört dil bilen, genç yaşta yazılarıyla Avrupa'daki teolojik tartışmalara katılan, kadın çalışmalarının yararlılığına inanan Anna Maria van Schurman vardır Labadistler'in başında. Ama umduğunu bulamaz burada. Şöyle bir duaları vardır Labadistler'in: “Namütenahi Tanrım, varlığınızla kuşatıldık. Derinlerin efendisi, size dalıyoruz. Işığın efendisi, varlığınız gözlerimizi kamaştırdı. Yüceliğin efendisi, sizde kör olduk. Tanrım, denizinize karışıyoruz.” Kendi sesinin peşinde var olabilen Maria buradan da kaçar, uzaklaşır. Annesi ölür, Thea’yı Johann'ın ailesiyle bırakır. Kendisiyle kalır sadece. Annesinin evladı değildir artık; Johann'ın karısı ve Thea'nın annesi de. Doğduğu yerlere yabancılaşması, kendisini dolduran sesleri yitirmesi anlamına gelir: “Tanrı’nın sözüne yer açmak için hayatta sessizlik olmalı. Sessiz dua anları, beyaz duvarlar, sade kıyafetler, eşyadan feragat. Her şey aynı sessiz alanın, aynı sözsüz davetin parçasıydı. (...) Gençliğimde Tanrı her yerdeydi, evde ve günlük yaşamda, doğada ve astronomide, bitkilerin ve hayvanların detaylarında ve en yakınımdakilerin dileklerindeydi. O’nun sözü her yerdeydi, insanlar duyuyordu. Ama ne kadar uzun yaşadıysam, Tanrı o kadar sessizleşti ve ona ihtiyacım azaldı.” Yumurtadan olma bir larva olduğunun bilincindedir. Dönüşüm geçirdiğini ve dönüşümün bizatihi kendisinin tanrısal olduğunu: “Bir lahana parçası ve bir böcek bir kez diğerine dönüşebiliyorsa, bu neden metaller gibi daha değerli maddeler için de mümkün olmasın? Bu benim için neden mümkün değil? Bazıları bu tür fikirlere ifrit oluyor ve her varlığın uyması gereken bir biçimi olduğunu söylüyor. Çünkü Tanrı tüm biçimleri vermiş, tüm varlıkları yaratmıştır ve bu nedenle onlar tastamamdır. Ancak dönüşüm Tanrı’nın dil bilgisidir.”
Amsterdam'dadır. Çocukluğunda nehirlerin hissettirdiği denizin yanı başında, bir liman kentinde. Denize, limana girip çıkan gemilere bakıp durur. Uzakların seslerini duyar bu gemilerden, buralardan uzaklara giden gemilerde düşler kendini. Hiçbir yerde kalıcı olmadığını bilir; kaderinin yollarda, yol boyunca dönüşümlerde olduğunu… Bir gün pazarda, tezgahında baskı resimler satan Asyalı bir adam belirir önünde. Bu adamın tezgahında siyah saçlı, yeşil elbiseli bir kadının oturduğu resim dikkatini çeker. Kadın yarım paravanın arkasında oturmuş, siyah saçlarına tahta çubukları topuz yapmış, geniş kollu elbisesinin kumaşı altın yusufçuklarla bezeliymiş. Aldığı bu resim onu Japonya'ya doğru yola çıkarır. Japonya'daki Batı tıbbını uygulayan ilk kadın doktor olan Kusumoto'yu bulur. Tarihinden büsbütün soyunmuştur. Aileden, toplumdan, evlatlık ve annelikten… Neredeyse Tanrı'dan da… Salt kendisi vardır; bir de kıyısız, saf akışkan doğa… Dünyanın taşrasından dünyanın içine içine bakmaya başlar. Okyanusu geçer, çok az insan eli değmiş Japonya'nın kıyılarına, kuytularına, dillerine sokulur; karanlıkta böcek seslerine, ıssızlıkta derinliğe bulanır. Terkedilmiş köylerde doğanın nasıl her şeye sızdığını, insandan boşalan yerleri nasıl da doldurduğunu, neredeyse insana da bir şekilde yerleştiğini, kültürel bir varlık olan insanı doğal bir nesne/toprak kıldığını deneyimler. Kendisi de doğallaşır; gittikçe toprağın çekimine kapılır, doğanın kendisine de sızdığını görür. Darwin'in yürüdüğü yolda bulur kendini, vardığı sonuçları paylaştığını… Şunu der öylece:
“Larva kitabımı yayımladığımda amacımın Yaratıcı’nın bazı bitkiler, larvalar, kelebekler ve sinekler arasında yarattığı gizli düzeni ortaya çıkarmak olduğunu düşündüm. O düzen, o ilişkiler ağı zaten vardı ve benim sorunum, onu tüm adımlarıyla doğru bir şekilde görebilmekti. Doğayı gözlemlediğimde içindeki her şeyin birileri tarafından tasarlandığını fark ettim. Binlerce detayı vardı. Eğer dünya tasarlanmışsa bir tasarımcısı olması gerekiyordu. Bu varlık Tanrı’dan başka kim olabilirdi? Ben de öyle düşündüm, herkes böyle düşündü. Doğaya bakarken Tanrı’nın düşüncesini gözlemledim ve doğayı resmettiğimde Yüce Tanrı’nın birliğini, kişiliğini ve doğasını anladım. Fakat şimdi yaratılışın hareket halinde olduğunu fark ediyorum. Dün burada olan, bundan yüz yıl sonra farklı olabilir ya da tamamen yok olabilir. Darwin’in anlattığı dönüşüm doğruysa ve türler kendiliğinden gelişip değişiyorsa, dünyada hiçbir şey sabit değildir. Daha düşük türler daha yüksek türlere evrilebilir. Eğer bu, hayvanlar için mümkünse insanlar için neden olmasın? Belki insan sadece bir hayvandır.”

Doğanın kendisine sızıp yerleşmesi olur liken hastalığına yakalanması. Ayrıca Thea'dan mektup almıştır. O böyle doğanın ve toprağın çekimine kapılmışken, kızı uzaklarda bir çocuğa anne olmuştur. Bu ona insanın toplumsallığını hatırlatır, kendi başınalığın ıssızlığını… Böyle yaşlı, böyle hasta iken… Thea'ya, anneanneliğe, topluma, insanın dil içinde kurduğu evrene dönmek durumunda kalır. Bir hafta kadar sürecek yolculuk için bindiği gemide, Japon kültürünü İngilizce konuşulan dünyaya tanıtan yazar ve gazeteci Yakumo'yla tanışır. Bir kadın olarak bir erkekle ilk kez akışır, kendini ona açar. Yolculuk boyunca aynı yatakta uyur, birbirlerinin hikâyelerini dinlerler. İkisi de orta yaşlardayken nasıl zaman bulurlardı, omuzlarında/içlerinde o kadar şey taşırken birbirlerine adanmaları mümkün müydü? Maria, Yakumo yanındayken hayatının aslında hikâyelerle dolu olduğunu, onun varlığıyla hafızasının geri geldiğini farkeder. Çok az zamanları vardır, yine de acele etmez, kısa olan bu vakitte kalır, onu paylaşırlar:
“Birdenbire hamile kalma isteğine kapıldım. Yakumo tohumunu içime atıp gözlerimin içine bakarak ağzını açtığında, kendi içindeki her şeyi açıp tüm çıplaklığıyla kollarıma teslim olduğunda içimdeki o hayvanî içgüdü fısıldadı: Bir çocuğa tam olarak böyle hamile kalınmalı. Böyle bir aşk anına bu şekilde başlamak gerekir. Hamile kalma arzusu her şeye nüfuz etti. Akla ve zamanın katmanlarına, geçmişe ve geleceğe nüfuz etti; tüm bedenim içimde bir çocuk için haykırdı. Karnım iki kez burnumda olmasına rağmen hamileliği hiç özlememiştim ama kafamdaki sesler dinmiyordu: Bu adamla birleşmek istiyorum, onun sıcaklığına dalmak istiyorum, yaşamak istiyorum! Devam etmek istiyorum, onda çocuğumu görmek istiyorum, onu tüm benliğimle sevmek istiyorum, dünyada onun gibi daha çok şey istiyorum!”
Yumurta, larva, koza ve kelebek… İnsan da dahil, bütün varoluş, döngü bu kadar mıdır? Maria'nın hikâyesi, Nabokov'un, “İnsan meleklerin larvasıdır” cümlesiyle başlıyor. Bütün insanlık durumları bir larva süreciyse, insan ne zaman kısa uçuşunu yapar, kanatlanıp melek olur? İnsanın kelebek hali (Maria'nın Yakumo'ya kendini açtığı); aşk ile hamile kalmak, doğurduğu ile yaşamak, varlığını sürdürmek istediği kısa an mıdır? Bu mudur insanın kelebekliği ve dahi melekliği? Romanın bütünü, ortaya koyduğu tez, bu soruya hayır der gibi duruyor. Zira soruya evet dendiğinde, insanın da bir hayvan olduğunu kabul etmek gerekir. O zaman Nabokov ne demiş oluyor, Böcekleri Seven Kadın’ın yazarı Selja Ahava bu hikâyeyle neyi ortaya koyuyor? “Darwin’in anlattığı dönüşüm doğruysa ve türler kendiliğinden gelişip değişiyorsa, dünyada hiçbir şey sabit değildir. Daha düşük türler daha yüksek türlere evrilebilir. Eğer bu, hayvanlar için mümkünse insanlar için neden olmasın? Belki insan sadece bir hayvandır.” demekle, bir şey mi demiş oluyor? Dahası, neyse bu kısa uçuş, bu kelebekleşme/tamamlanma evresi, çoğu kimse bu noktaya varmadan, daha larva halindeyken; bu veya şu için kendinden, olmaktan vazgeçer, hezimete uğratır kendini. Önüne konulan yolda, örülmüş bir çitin içinde oyalanır, kabullerin kadını veya erkeği olmakla yetinir. Çok şeyi olur, sahiplikler edinir, lâkin kendini yitirir. Herkes’e kârışarak dağılır öylece.






