Semih Gümüş: İlk öykünüz 1996’da AdamÖykü’de yayımlanmış. Dergilerin genç yazarlar için işlevi nedir? Karin Karakaşlı: Yazıdan edebiyata geçiş, esas olarak paylaşımın devreye girmesi ve yazılanların çekmeceden çıkarak okura ulaşması ile gerçekleşiyor. Bu ürkütücü dönemeçte dergilerin genç yazarlar için işlevi kelimenin tam anlamıyla yaşamsal. O tereddüt noktasında dergiler deneyimsiz yazara el veriyor. Basılan bir ürünü görmek, yenilerini yazmak için müthiş bir itici güç, bir anlam ve onay ifadesi. Bu açıdan benim için AdamÖykü, elimden tutan, omzumu sıvazlayan kanlı canlı bir insan kimliğine bürünmüştü. O koyulu açıklı mavi kapak bugün bile heyecan ve minnetle titretir beni. SG: 1994 ve 1995’te Gençlik Kitabevi, 1998’de Yaşar Nabi Nayır Gençlik ödüllerini aldınız. Ödül yazar için anlam taşır mı? KK: Benim için fazlasıyla taşıdı. Bahsettiğiniz ödüllerin hepsinin bugün gülümseyerek ve şükranla andığım birer hatırası var. Gençlik Kitabevi, benim çocukluktan bu yana müdavimi olduğum yerdi. Celal Bey’in bir öykü yarışması düzenlemek istediğini öğrendiğimde doğrusu biraz da buranın tanıdıklığından cesaret aldım. Gel gör ki dosyamı teslim etmeye gittiğim gün, korkunç bir manzara ile karşılaştım. Bir gece önce mağazada yangın çıkmış. Kapıya vardığımda Celal Bey, su içindeki yerde külleri süpürüyordu. O kül ve su imgesini asla unutamam. Geçmiş olsun deyip gitmeye davranırken dosyayı elimden kaptı. “O yarışmayı mutlaka düzenleyeceğiz,” dedi bana. O an benim için inancın resmidir. Gençlik Kitabevi’nin ödül törenine o dönemde kendisi de kitabevi sahibi olan Hrant Dink de geldi. Henüz Agos kurulmamıştı ama başarımı mutlulukla paylaştı ve Agos’un şekillenmeye başladığı aşamada ben de yazının açtığı mucizevi yoldan o gazeteye doğru süzülüverdim. Dolayısıyla ben bambaşka yollar için azimle planlar yaparken yazının büyüsü kendi doğrularını hayatıma dayattı. Hâlâ da böyledir. Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü aldığımda Agos’taydım. Kurmak istediğim edebiyat dili ve dünyasında onaylandığımı hissettim. Enver Ercan sayesinde ilk bebek sayılan o ilk kitabın Başka Dillerin Şarkısı’nın tarifsiz lezzetini doyasıya tatma şansım oldu. O katışıksız mutluluk anlarını, bugünkü acımın içinde tesellisiz bir özlemle anıyorum. SG: İki dilli bir çocukluk yıllar sonra yazara ne kazandırıyor? KK: Herhalde en temel kazanım her şeye aynı anda içerden ve dışardan bakabilme yetisi. Çocukluğum anneannemin varlığıyla zenginleşti. Evde konuşulan Ermenicenin yanı sıra alfabeyi de okul başlamadan bana öğretmişti. Aynı heves Türkçe için de geçerliydi. Sokağın, televizyonun dili Türkçe doğal olarak kendime kattığım, aynı anda içimde filizlenen diğer bereketli tohumdu. Dil, yalnızca kendi dizgeleriyle sınırlı kalmıyor kuşkusuz, sırtladığı koca bir kültürü, tarihi, gelenekleri, dünyayı algılayış biçimini de beraberinde getiriyor. Hele de bu iki dillilik bu toprakların birbirine söyleyecek sözü olan kültürlerine aitse, yazarı da ister istemez farklı bir konuma sürüklüyor. Bu konum, özgürlükten, yaratıcılıktan zerre taviz vermeden ama sorumluluk duygusunun da hep yürekte hissedildiği, yeni şeyleri yeni bir söylemle dile getirme gerekliliğini beraberinde getirdi. Bu yenilik o seviyede olmalıydı ki sanki bu iki dilli ve çokkatmanlı halim, bir tek benim o şekilde yazabileceğim şeyler için vesile olsun. Şimdilerde zaman zaman dillerden biri diğerinin önüne geçiyor, zamanı ve emeği kendisi için talep ediyor. Ben de onların tatlı rekabetini, yine hayatımdaki pek çok ayrıntıda olduğu gibi uzaktan ilgiyle izliyorum. SG: Yazmaya öyküyle mi başladınız? KK: Evet, öyküyle başladım. İlk öyküler ürkek bir edayla üniversite yıllarımda belirmeye başladı. Öykünün, insan yaşamının kırılma noktası diyebileceğimiz, oysa dışardan bakıldığında son derece sıradan sayılacak bir ânına odaklanıp en mahremine tanıklık etmesi, en biricik ve en evrensel olan insanlık özelliklerini damıtması, dili oya gibi işleyişi beni hep büyüledi. Ondaki yoğunluğu çok benzersiz bir kıvam olarak algıladım. Kendi öykülerimi de bu gözle oluşturmaya gayret ettim. Her ne kadar Ay Denizle Buluşunca adlı çocuk romanımda ve Müsait Bir Yerde İnebilir miyim? başlıklı son romanımda türler arası bir yolculuğa çıkmış gözüksem de, ana durağım ille de öykü. O kadar ki, romanların kurgusunda bile eklemlenmiş bağımsız öykülerin izini sürmek mümkün. Dolayısıyla bugün artık öykünün beni hiç bırakmayacağını biliyorum. Onun verdiği terbiye olmaksızın benim dünyayı anlamam ve anlatmam mümkün değil. SG: Can Kırıkları adının güzelliğinden söz edelim mi? KK: Kitabın tüm öyküleriyle ayrı ayrı hellaleştikten sonra sıra geldi onları bir başlık altında mühürlemeye. En az öykü yazmak kadar sancılı bir süreçti bu. Zorlama tamlamalar kendilerini daha o ortaya çıkış anında dinamitliyor. Öykülerim için koyduğum “su gibi akma” sağlaması, kitap adı için de geçerli. Üzerinde ne kadar emek verilmiş olursa olsun, o ad asla “çalışılmış” izlenimi uyandırmamalı. Öykülerin ortak ruhunu yakalamaya çalışırken kırık bir şeylerin imgesi uyandı içimde. Tene batan kırıklardı bunlar ama cam kırıkları değil de can kırıklarıydı. O noktada düşünmeyi kestim. Can Kırıkları dedim ve bitti. SG: Bu kitabınızdaki öyküler hayat acılarını anlatıyor, insanın insan olarak yaşamasının önüne çıkan toplumsal değerleri, olumsuzlukları... KK: Can Kırıkları bir hesaplaşmalar kitabı. Öykülerin kahramanları çok farklı zaman, mekân ve deneyimler içinden kendilerini dönüştüren acıları damıtırlar. Torununun gözünden anlatılan Kadriye Nene’nin Garine adıyla Ermeni küçük bir kız olarak başladığı hayatı, depremle ayaklarının altındaki zemini yalnızca fiziksel olarak değil ruhsal bağlamda da yitiren genç bir kadın ile çocukların dünyası, heykeltıraş Mari Gerekmezyan ve Camille Claudel’in yolu birbirine çıkan yaratma ve sevda acıları, geçmişten bugüne vardırmayan yollarda Ermeni ve Bosnalı Arnavut göçmenler, Doğu ile Batı’nın iflah olmaz yabancıları hep birlikte farklı rayihalı koyu bir dem oluşturur. Ancak acı ve hüzün bu kitapta olumsuzluk olarak yer almaz. Aksine, hakkı teslim edilen ve sonuna kadar ödeşilen acılardan sonra temiz umutlar yeşerir. Bu açıdan Can Kırıkları benim için umut dolu bir kitaptır. SG: Müsait Bir Yerde İnebilir miyim?de de yalnızlık, hayatın zorlukları var. Edebiyat hep hayatın zor ve sert gerçekleriyle yüzleşme içinde mi oluşur? KK: Üzüldüğümüz şeyler sırlarımızı, zaaflarımızı, hatalarımızı ihtiva eder. Bu yönüyle de tüm sanat dalları için vazgeçilmez bir kaynak oluşturur. Acıyı, korkuyu, pişmanlığı, utancı layıkıyla anlatabilmeyi insanı her yönüyle kavrayabilmenin de esası olarak görüyorum. Kitaplarımda katışıksız mutlulukların tüy hafifliği de yer alır ama insanın içinden yeni insanlar çıkaran acılar ağır basar. Yine de ben bu acıları birer kahır olarak değil, gerçek anlamda umudun yeşereceği nadasa bırakılmış topraklar olarak görürürüm. SG: Bu romanda bir Ermeni ile bir Türk, Surpuhi ile Mukaddes arasındaki dostluk anlatılıyor. Siz kendinizi bu izlekleri, konuları anlatmak zorunda hissediyor musunuz? KK: Edebiyatı tam da hiçbir şeyi zorunlu olmadan yapabildiğim bir alan olduğu için seviyorum. Bu noktada içtenliğimden kimsenin kuşku duymamasını önemserim. Kitabın oluşum sürecinde, “Hadi şimdi de biraz Ermeni motifi olsun,” gibi bir düşüncem asla olamaz. Nitekim bu oran her kitabımda oldukça farklı ölçülere sahip. Can Kırıkları’na kıyasla Müsait Bir Yerde İnebilir miyim? bu açıdan çok farklı. Romanımda bahsedilen kısa bölüm dışında bu konuya hiç rastlanmaz, çünkü bu kitapta ana meramım o değil. Ama Ermeni kimliğimi de bir zenginlik olarak okura sunmayı hep istedim. Özellikle bu topraktan çıkma ve iki dile, kültüre hâkim bir kimlikle bunu boynumun borcu saydım. O açıdan daha söyleyecek sözüm olduğunda bunları ürettiklerime akıtacağım ama asla tek meselem Ermeni ve Türk ilişkileri olmayacak. Bu konuyu işleyecek başka kanallar var. Edebiyata, “dava”lardan bağımsız, bakir bir alan olduğu için tutkunum ben. Zaten anlattığım da hep insanlık halleri ve farklı yaklaşım, birbirini ötekileştirmeden anlayabilme yetileri ancak edebiyat aracılığıyla çıkacak. Birbirimizin hikâyelerini dinler ve anlar olmadan da bize bu dünyada rahat yok. SG: Ermeni yazarlarımızın çoğunluğu Türkçe yazıyor. Türkçe yazan Ermeni yazarlar Türk edebiyatı içinde mi sayılır? KK: Türk edebiyatından anladığımız Türkçe dilinde üretilen edebiyatsa, elbette sayılır. Ama ben aynı zamanda Ermeni edebiyatının da bir parçasıyım. Öte yandan aslında her şeyden bağımsız olarak sadece yazmaktan öte çıkar yol bilmeyen insanım. Tüm sınıflandırmalar bu noktada benden bağımsız. Benim esas işim üretmek. SG: Kürt edebiyatıyla ilgili yapılan benzer tartışmalar ışığında, şunu merak ediyorum: Bizim coğrafyamızda oluşmuş bağımsız bir Ermeni edebiyatından söz edilebilir mi? KK: Kesinlikle edilebilir. Hatta bu edebiyat, özellikle “Uyanış” adı verilen altın çağında Osmanlı kültürünü de etkileyecek oranda ağırlığını koymuştur. Yazık ki bu topraklara ait, dolayısıyla sadece belli bir halkın değil ortak kültürün de izlerini taşıyan bu denli bereketli bir edebiyatı layıkıyla öğrenecek ve öğretecek ortamdan mahrumuz. Bu yoksunluğun sebebi olan zihniyeti sorgulamadan da köklü değişiklikler olması mümkün gözükmüyor. SG: Yeterince kapsayıcı ve nitelikli bir Ermeni edebiyatı antolojisi var mı? KK: Ermenice ve İngilizcede çok kapsamlı antolojiler bulunmasına karşın, Türkçe söz konusu olduğunda maalesef bu soruya hayır yanıtını vermek durumundayım. Pars Tuğlacı’nın hazırladığı çalışma dışında, Ermeni edebiyatını bir bütün olarak ele alan bir çalışma yok. Ama bu boşluk bir yandan da kendini tanımlayan ve sorgulamamız gereken bir içeriğe sahip. Her şeyin temiz bir başı “Neden?” sorusu olmalı. SG: Ermeni edebiyatında şiir, öykü ve roman arasında hangisi daha çok öne çıkıyor? KK: Lirik şiir geleneği son derece köklü. Özellikle Batı edebiyatı ile kurulan yakın temas dolayısıyla roman da erken gelişmiş türler arasında. Dolayısıyla şiir ve roman, iki uç kutup olarak Ermeni edebiyatında belirleyici ağırlıktalar. SG: Mıgırdiç Margosyan örneğini özellikle verebiliriz: Yerel dil, şive kullanımı bazı yazarlarda dile egemen olabiliyor. Öykü ve romanda yerel dil ya da şive kullanımını nasıl karşılıyorsunuz? KK: Mıgırdiç Margosyan özelinde “cuk oturan”, çok doğal bir tercih olarak karşılıyorum. Ermeni köy edebiyatı bir yönüyle de Anadolu’nun artık maalesef yitirdiği masalsı bir yakın tarihin belgesel dökümü aslında. Bu noktada yerel dilin devreye sokulması o sıcaklığı, biricikliği hissetmemiz ve o özgün kültürden nasiplenmemiz için eşsiz bir kaynak. Ama ben örneğin sadece bir kahramanı konuşturmak adına yerel dil kullanmaya kalksam belki sırıtır. Hüner, hayatı samimiyeti hiç yitirmeden edebiyata dönüştürebilmekte gizli. Bu açıdan yerel dil ya da şive dahil tüm farklı kullanımları “başka türlüsü mümkün değildi” dedirtecek bir doğallıkla ve tam yerinde sunabilmek şart. SG: Marmara, Jamanag gibi cemaat gazeteleriyle Agos’un Ermeni edebiyatına katkılarından söz edilebilir mi? KK: Gazetelerin edebiyata yeni isimler kazandırma, aydın yetiştirme misyonu bu topraklar genelinde Batılılaşma sürecinin resmen başladığı Tanzimat döneminden miras bir gelenek. Bahsettiğiniz gazeteler de bu geleneği güçleri oranında sürdürdü. Dönemin yazarları mutlaka bu gazetelere temas etti, köşe yazıları ve tefrikaları ile okura ulaştı. Agos, Ermenicenin yanı sıra ağırlıklı Türkçe yayınıyla genç kuşağa kendini ifade etmede başka bir alternatif de sundu. Önümüzdeki yıllar bu ikili seçeneğin sonuçlarını görmek açısından da ilginç olacak. SG: Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi acı anılar Ermeni yazarların verdikleri yapıtlara yansıyabilmiş midir? KK: Edebiyat, toplumsal gelişmelerin aynası olma konumuyla ele alındığında bahsettiğiniz kırılma noktalarının Ermeni yazarların yapıtlarına da yansıması kaçınılmazdı. Yakın dönemden romancılığın ustası Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık tarafından Babam Aşkale’ye Gitmedi başlığıyla sunulan romanında haksız meblağdaki vergi borcunu ödeyemediği için ailesi dağılan çaresiz bir babanın, oğluna devrettiği savrulmuşluk mirasını anlatır. Ben de bu konularla farklı öykülerimde hesaplaştım. İç ses’in neler olduğunu anlatması tende hissedilen bir yoğunluk duygusu yaratıyor. Ama bu noktada Türk edebiyatında genel bir ilgi ve eğilimden de bahsetmek gerekiyor. Dolayısıyla konu edinmekten öte neyin hangi gerekçeyle, ne samimiyette ve etkide anlatıldığı hususunun önem kazandığı bir dönemdeyiz artık. SG: Yazılı edebiyat Ermeniceyi bir dil olarak korumaya ya da zenginleştirmeye uygun bir zenginlik ve etkinlik içinde olabildi mi? KK: Hem de fazlasıyla. Yazılı edebiyat dili o denli gelişti ki, kimi noktada yaşam Ermenicesinin önüne geçti. Bir de Ermenicenin “antik” konumundan ötürü, neredeyse tapınılan bir havası var. Dili korumak, tarihten silinme, yok olma korkusunu iliğinde duyumsamış bir halk için bambaşka bir anlam taşır. Çalışma masalarının üzerini süsleyen Ermenice harflerin basılı olduğu hediyelik eşyalar, aslında için için bu dili koruma ve yaşatma, daha ileri boyutta da var kalma andının cisimleşmiş halidir. SG: Zahrad çok önemli bir şair. Onu bizim edebiyatımızda kime benzetebiliriz? KK: Onun derinlikli yalınlığını ve acı acı gülümseten kara mizahını Orhan Veli’ye yakın bulanlar var ama bir yanıyla da Zahrad yalnızca Zahrad, tıpkı Orhan Veli’nin yalnızca Orhan Veli oluşu gibi. SG: Zahrad, bu ülkenin günlük hayatının parçası olarak yaşamadığı için, bizim hayatımızı anlatan şiirler yazmadığını belirtiyor. Bu, kendini çoğunluğun ve egemen olanın bir parçası olarak görmeyen yazarın tutumu mu? Bu uzak duruşluluğun bir Ermeni yazar ya da şairin yapıtlarına etkisi nedir? KK: Zahrad’ın konumu yalnızca çoğunluk içinde değil, azınlık içinde de azınlık olma halidir. Çarpı iki yalnızlık. Ermenice’yi sade kullanımı ve özgün imgeleriyle ayrı bir koldan bir başına ilerlemiştir. Bugün geldiğimiz nokta, zamanını aşan bir ustayı hisseder olma halimizdir. Zahrad’ın değeri gitgide anlaşılıyor ve giderek şu bilince gelindiğini hissediyorum: “Bu ülkenin şiirini Zahrad’sız anlatmak o şiire dair eksik bir anlatımdır.” SG: Edebiyat, ötekini, ezileni ya da azınlıkta kalanı anlattığı yerde derinlik kazanıyor sanki. KK: Edebiyatın büyüsü biraz da sesi çıkmayanın ya da pek duyulmayanın meramını paylaşılır kıldığı noktada başlar. Günlük hayatın ezik kişilikleri bir bakmışsınız unutulmaz romanların iz bırakan kahramanlarına dönüşmüş. Yazar, türlü çeşit bağlam ve biçimlerde öteki olarak itelenenlerin hikâyesinde insana dair en evrensel gerçeği söyleme fırsatı yakalıyor. Es geçilmiş insanların dile gelmesiyle birlikte de edebiyat, hayatı kucaklamaya, onun sınırsızlığına doğru genişlemeye başlıyor. SG: Türkiyeli olmakla azınlıktan bir birey olmak bir potada eritilemiyorsa, yazarın payına ne düşer? KK: Sanırım en çok bu ikilemden, ortadan ikiye ayrılma acısından bahsetmek düşer. Bu bıçak sırtı durum bir yandan da onu biricik bir konuma sürükler. Bu noktada bir kendisinin hissedeceği ve bireysel dünyasında tutmayıp paylaşması gerekenler vardır. Bunların sorumluluğu ve ulaşma umuduyla yazmaya koyulur. Yapacak çok iş vardır. SG: Asıl adı Silvia Anait Bursalıoğlu; Silvia adı beğenilmeyince Asu Maralman adını seçmiş. Bizim gençlik yıllarımızın şarkıcısı. Bir gazetede adının önüne Ermeni sözcüğü konduğunu görünce, “O gün kendimi ilk kez bir suçlu gibi hissettim,” diyor. Bunu okuduğumda çok etkilenmiştim. Silvia’nın bu küçük öyküsü ne anlatır insanlara? KK: Hayatın, müfredat dışı kalan çok yerinin bulunduğunu anlatır herhalde bu küçük hikâye öncelikle. Bir kere size isminizin beğenilmediği ve kimliğinizin tercihen gizli kalması telkin edilmişse, tabii ki Ermeni olarak anılmayı bir ifşa olarak yaşarsınız, hele de kişiliğinizi daha yeni yeni oluşturduğunuz o güvensiz ilk gençlik yıllarında. Benim için bu hikâye çok anlaşılır ama önemli olan o içe kapanmanın sebep ve etkilerini çoğunluğun da iliğinde hissetmesi. Esas farklılığı işte bu duyarlık yaratacak. SG: Hrant Dink’in cenaze töreninde dağıtılan yakalıklardan birinde “Birlikte Yaşamı Savunalım” yazıyordu. Bana uzatılan bu yakalığı takmak istemedim. “Birlikte yaşamı” vurgulayarak dile getirmeyi bile olumsuz buluyorum. Zaten hayatımızın en doğal hali olması gereken bir durumu ayrıca seslendirmek olumlu olmaktan çok olumsuz çağrışımlara yol açar, diye düşünüyorum. KK: Bir şey varsa, konuşulmaz, en doğalından yaşanır. Bu noktada ben de size katılıyorum ama bir yandan da demek aslında birlikte yaşamı savunmamız gereken bir boşluk var. Demek hâlâ kimi noktalarda birlikte değil de yan yana yaşıyoruz. Hrant’ın cenaze töreni bugüne kadar “Ermeni dölü, iç mihrak, potansiyel tehdit” gibi olumsuz çağrışımlarıyla ya da “Takuhi Teyze’nin topiği, zeytinyağlı dolması” gibi sorgulamasız, yüzeysel nostaljileriyle gündeme gelen Ermeni sözcüğüne çoğunluğun sahip çıkışına tanık olunması açısından bir dönüm noktasıydı. Ama ben kalabalıkların öncesindeki kahredici yalnızlık günlerinden geçtim. Hrant’ın o doğasına aykırı yaftayla kuşatıldığında ilk kez öldüğü güne de tanığım. O yüzden kalabalıklar, benim o cenaze gününü paylaşımla, ortaklıkla ve tam da Hrant’a yaraşır bir üslupla geçirmemi sağladı ama ertesi günlerin kalp ağrısına derman olmadı. Umut için daha fazlasına ihtiyaç duyuyorum. Hrant’ın duruşunu anladığımız noktada zaten artık hiçbir slogana gerek duymayacağız. Vicdanın, yüreğin dili sözü alacak ve herkes birbirine bunca zaman sustuğu mahrem hikâyelerini anlatacak. SG: Bir Ermeni olarak kültürünü yaşayamamak nedir? KK: Kendi kendine yabancılaşmak demek. Anadilinde sevememek, küfredememek, o öz dili yabancı dil olarak hissetmek demek. Bu, işin dil boyutu. Ama daha vahimi kimlikle ilgili olan kısımları, çünkü tersi de geçerli. Bugün okulları ve yaşam alanları kalmadığı için anadillerini bilmeyen Anadolu Ermenilerinin yeni kuşakları, kimlik bilinci son derece yüksek kişilerden oluşuyor. Önemli olan sizin bu kültürü dış koşulların yönlendirmesinden bağımsız olarak bir eziklik, içe kapanma gerekçesi olarak değil paylaşılacak bir servet olarak algılayabilmeniz. Hrant, Ermeni olarak kültürünü yaşamak ve çoğunlukla paylaşmak ne demek sorusuna kişiliği ve duruşu ile verdiği sıradışı yanıtla bakir bir yol sundu. Bugün o yoldan ilerlemeye talip her milletten insan varsa, Ermeni olarak kendini tanımlama ve konumlama noktalarında bir dönemeçten geçiliyor demektir. SG: Hangi yazarları kendinize yakın buluyor, seviyorsunuz? KK: Küçük insanın dünyasını hüzünlü bir gülüşle yansıtan William Saroyan, yakaladığı yabansı ayrıntılarla bir başınalığın şarkısını söyleyen Jean Rhys, kendi dünyasını tüm bedelleriyle kuran Tezer Özlü, uzun cümlelere vakti olmayan Wolfgang Borchert, büyülü masalların babası Marquez, gerçeği masallaştıran Andersen, kayıp insanın eski zaman definecisi İhsan Oktay Anar ilk aklıma gelen isimler. SG: Şu sıralarda neler yazıyor, neler yapıyor, neler tasarlıyorsunuz? KK: Agos’ta Türkçe köşe yazılarına emektar köşem “Cumba”da yeniden başladım. Bunu iki sebepten yaptım. Öncelikle Hrant buna çok sevinir, ikincisi de kaybımla başa çıkmada ve yeniden bir yaşam anlamı bulmada yazıdan başka bir çare bilmiyorum. Edebiyat şu an ilk kez bir lüks konumunda. Ben daha ziyade günlük hayatımı idame ettirebilmenin azmindeyim. Karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisans eğitimimi sürdürüyor, derslerimi veriyor, yazıyor ve edebiyatın yeniden el vereceği zamanları bekliyorum.
2007






