Faşizmin postal sesleri yükselirken, gri üniformalı gri suratlı hemşerileri Naziler tarafından savaşa zorlanan anti militarist genç sanatçı Alman Wolfgang Borchert’in yirmi altı yaşında gözlerini hayata yumana kadar verdiği mücadeleyi göz önüne serersek; öyküler, şiirler, tiyatro eserleri ve denemelerden oluşan koca külliyatının nasıl ölümsüz olduğunu anlatmış oluruz.
Kısacık yaşamında hastalıklarla, savaşlarla, sürgünlerle mücadele ederken diğer yandan Nazi rejimine karşı mücadele etmiştir. Dayatmayla yaptırılan her türlü savaş politikasına, verdiği eserlerle duruş sergilemeye çalışsa dahi her defasında hapislerle ve sürgünlerle cezalandırılmış. Ama o, hücre mahkumu olduğu zamanlarda bile yazmaya devam etmiş, yazmayı bir terapi, içinde bulunduğu durumdan bir an olsun kurtuluş olarak görmüştür. Hatta 432 numaralı hücresinin avlusunda yetişen küçük sarı çiçeğe tutunarak, kendisinin tabiriyle “Bu çıldırmış dünyada hala tekrar tekrar, defalarca sevilmek istiyoruz” mottosuyla en imkânsız koşullarda bile umuda sarılmıştır.
Yazmazsa çıldıracaktı Borchert. Durmadan, sular seller gibi yazdı, yazdı. Bir yere yetişir gibi soluksuz kaleme aldığı eserlerinde içsel fırtınalarını durultan, onu yaşama, sevmeye, umuda bağlayan bir sağaltım yaşadı yazdıkça.
Borchert, kendi jenerasyonunu “kandırılmış jenerasyon” olarak görür. İnanmadığı, kandırıldığı, örselendiği bir yaşamın parmaklıkları arasında sıkışır kalır. Savaşı istemediği halde aktif halde savaşa katılmak zorunda bırakıldığı için ruhu darmadağın olur. Kendini ifade edememenin verdiği kısıtlanmışlık hissi savaş bitse de “travma sonrası stres bozukluğu” yaşamasına sebep olur. Savaşın bittiği dönemlerde ölümüne az kala Sonra Yapılacak Tek Şey Var: Hayır De adlı yazdığı şiiriyle insanlara adeta bir vasiyet bırakır. İçinde biriktirdiklerini yazıya dökerek insanlığa seslenir.

Borchert, “Trümmerliteratur” denilen “Yıkım Edebiyatı”nın öncülerinden olmuştur o dönem. Savaş, savaş sonrası yurda dönüş ve karşılaşılan yıkıntıların insan ruhunu nasıl etkilediği konusunda, bu bağlamda yazar ve şairlerin gerçekçi olup her türlü süs ve benzetmeden uzak, hayalin yerini gerçeğin soğuk yüzünü aldığı eserler üretmeye sevk eder. Resmen soğukkanlı bir üslup seçerler.
Borchertin öykülerinde açlık, sefalet karşısında umut ve mutluluk da vardır. Zıt duygular savaş verir üslubunda. Kimi zaman umuda sarılır, öyle bir an gelir ki kimi zaman sadece barut kokularının genzini yaktığını anımsar.
Bir öyküsünde memleketinde yersiz, yurtsuz, ağaçsız, kuşsuz, balıksız, yalnız, defteri dürülmüş kısaca aidiyetsiz olduğunu görürüz. Diğer bir öyküsünde annemizi, evimizi yitirsek de sokaklar bizim der, umuda minik de olsa göz kırpar.
Tanrı’ya sitem eder, “Karnım aç, ama Sevgili Tanrı’nın kaşığı yok ki,” “Tanrısız yaşıyoruz, birilerinin insafına bırakılmış, önüne atılmış, yitik” diye tüm bu yaşanan savaşa, açlığa Tanrı’nın neden müdahale etmediğini sorgular. Diğer yanda onunla yapılan bir röportajda “Dindar bir yazarsınız, niçin gizliyorsunuz bunu?” sorusu yöneltildiğinde, “Elbette, dindar bir yazarım. Bunu gizlemiyorum. Güneşe, balinaya, anneme, çimene inanıyorum. Bu yetmez mi? Yani bu çimen yalnızca bir çimen değil” karşılığını vererek her nesnede Tanrı’nın suretini gördüğünü, her şeyin Tanrı’da zuhur ettiğini vurgular.
Öykülerinden bazılarına örnek verecek olursak:
Ama Fareler Uyurlar Gece öyküsünde yıkıntılar arasında kalmış kardeşinin cesedini farelerden korumak için günlerce orada bekleyen dokuz yaşındaki bir çocuğu,
Ekmek adlı öyküsünde geceleyin karısından gizli, fazladan bir dilim ekmek yemeğe çalışan yaşlı bir adam ve açlık pahasına buna göz yuman fedakâr bir eşi,
Radi öyküsünde Rusya’da gencecik yaşta şehit düşen Radi’nin okul arkadaşlarının rüyasına girerek “Mezarında çok üşüdüğünü ve kendine tamamen yabancı olan bir ülkenin toprağında her şeyin kendisine yabancı olduğunu anlatır.
Savaş sonrası genel anlamda kaotik düzlemin oluşturduğu trajik konular onun poetikasını oluşturur.
Kalemi acelecidir Borchert’in. Savaş sürecinde başlayıp savaş sonrası da yakasını bırakmayan hastalık, sefalet, kötü hayat şartları ömrünün git gide kısaldığı sinyalini vermiş olmalı ki bir yetişme kaygısı içinde yazmıştır eserlerini. Kapıların Dışında dramasıyla büyük başarı sağlayacağı esnada prömiyerden bir gün önce hayatını kaybetmiştir. “Çok yazmalıyım, hızlı yazmalıyım” telaşıyla kendini yazmaya adayan Borchert kısacık yaşamına şiir, tiyatro, öykü ve deneme yazılarıyla dolu dolu bir edebiyat külliyatı sığdırmıştır.
Rasim Özdenören’in deyişiyle “Salt sanatkâr olarak dünyaya gelmiş” olan Borchert hem etik yönü hem estetik yönü güçlü olan, duruşuyla ölümsüzleşip eserleriyle yaşatılan gerçek bir sanatkârdır.






