Kısmet Rüstemov • Yirmi Kuruşluk Ders
25 Ekim 2017 Öykü

Kısmet Rüstemov • Yirmi Kuruşluk Ders


Twitter'da Paylaş
0

Yağmurlu bir Bakü akşamında rastladığım dilenci kadının iki büklüm vücudu olmamış bir hayata sorulmuş yorgun “neden” sorusuna benziyordu. Yağmurun sesi şemsiyeli, şapkalı insanların adım seslerine karışmıştı; ayakkabıların tıkırtısı yağmurun sesinden bir geri kalıyor, bir öne geçiyordu. Dilenci kadın durmadan aynı cümleyi yarım bırakıyordu: “Allah aşkına...” Nedendir bilmem, bana öyle geldi ki onun yarım kalan cümlesi yağmurun ritminden ne geri kalıyor, ne öne geçiyor, tam tersi, usta, virtüöz müzisyenler gibi detone olmuyor. Cebimdeki bütün kuruşları o kadına verdim. Çünkü bir öğrencimi hatırlamıştım. Üniversite öğretmeniyim, ilginç meslek. Kara tahtanın önünde durup ülkenin çeşitli yerlerinden gelen öğrencilere ders vermeyi de, sinirlerimi korumayı da öğreniyorum galiba. Sabah evden çıkıp üniversiteye giderken yolumun üstündeki bir parkta bir banka çöküp mecnun mecnun sigara içen öğrencimin uzaklara dikilmiş gözlerindeki kederi, üniversiteye varınca onun sevdiği kızı sınıfta kankasıyla fısıldaşan görünce anlıyorum. Kendi öğrenciliğimi hatırlıyorum, bir garip oluyorum. Sınıf günlüğüne göz attıktan sonra derse başlıyorum. Birazdan “mecnun” da teşrif ediyor. İzin istiyor: “Hocam, özür dilerim, geciktim. Geçebilir miyim?” Kaşlarımı çatıyorum, yüzümü buruşturuyorum, mecnunu azarlamaya başlıyorum. İçimde başka şeyler düşünüp, dilde başka şeyler söylüyorum. Dilim diyor ki: “Hep geç kalıyorsun, ne zaman sorumluluk sahibi olacaksın?” Yüreğim ise başka şeyler istiyor: “Oğlum, zaman geçiyor, geç kalıyorsun. Git o kıza sevdiğini söyle. Zor değil inan!” Yüreğimdeki sitemi, dilimdeki azarı bitirince mecnun savunmaya geçiyor: “Hocam, siz de öğrenci oldunuz...” Bütün öğrencilerin en sevimli savunmasını duyunca, hemen bütün öğretmenlerin klasik karşılığını veriyorum: “Sizin gibi değildik biz...” Sonra, “Son kez olsun, geç bakalım," diyorum. İçimde hüznlü bir ses dilleniyor: bir zamanlar ben de öğrenci oldum, ama sen o kıza sevdiğini söyleyemezsen, galiba hiçbir zaman öğretmen olamayacağım. Uzun söylevler çekmeyi pek sevmem, daha çok pratik meşgaleleri severim. Çoğu derslerde ya önceden belirlediğim ya da öğrencilerin seçimine bıraktığım bir konuda bir şeyler yazmasını istiyorum, sonra bütün yazılanları okuyor ve tartışmaya başlıyoruz. Süremiz kısıtlı olduğu için herkesin yazısını okuyamıyoruz. Bunun için de derslerde okumaya fırsat bulamadığım yazıları okumak için eve götürüyorum. Yazı masamdakı bu dağınık, aceleyle yazılmış beyaz kâğıtlara alıştım artık. Kâğıtlarda sınıf numaraları, adlar, soyadlar. Her numaranın arkasında başka bir atmosfer, her adın içinde bir gelecek, her soyadda bir yazgı... Tartışmalarda bazen öğrencileri dizginlemek zorlaşıyor. Her biri bir şey söylüyor. O zaman ben onları sakinleştirmek için cebimden bir kuruş çıkarıp masaya vurmaya başlıyorum. Ateşkesi sağladıktan sonra sözü birer birer konuşmak isteyenlere veriyorum. Bir defasında ilginç bir şey oldu. Sessizliği sağlamak için yine elimdeki kuruşu masaya vuruyordum, aniden ön sıradaki öğrenci kızlardan biri ağlamaya başladı. Bütün sınıf sustu. Hemen yanına gittim, bir problemimi olduğunu sordum. “Hiç,” dedi, “hocam, lütfen, o kuruşu masaya vurmayın, lütfen...” Onun niçin böyle söylediğini anlamadım, soru sorup sıkmak istemedim. Mahrem bir şey olabilirdi. Gergin havayı dağıtmak için çok kötü bir şaka yaptım: “Ben de sandım ki, Fatmagül'ün suçunun ne olduğunu buldun...” Şaka kötüydü, ama ortam gergin olduğu için, bütün sınıf güldü, o kız da. O gün öğrencilerden “korku” konusunda bir şeyler yazmasını istemiştim. Süremiz yetmedi diye, ağlayan kızın yazısını okuyamadık. Okunmayan diğer yazılarla birlikte onun da yazısını eve götürdüm. Akşam yazıları okumaya başladım, tabii ki önce o kızın yazısını: “Nasıl başlasam, bilmem ki... Babamla annem ayrıldı. Uzun zaman önce, çok uzun zaman önce. Beni annem büyüttü, şimdi de birlikte yaşıyoruz. Şimdi yazmak istediğim olay uzun zaman önce oldu, çok uzun zaman önce. Babam eve hep içkili gelirdi. Her defasında ufak bir yanlışını bulup annemi döverdi. Ben bağırırdım, ağlardım, ama babam durmak bilmezdi. O zamanlar kendimi babamın yumruklarının, tekmelerinin sesinin benim hıçkırığımda duyulmadığına inandırmıştım, onun için de yüksek sesle bağırıyordum. Sonuç değişmiyordu. Annemin yüzü gözü, vücudu her zaman morarmış, yara bere içinde oluyordu. Bir defasında komşularımızdan biri hasta yatağında annemi ziyarete gelmişti. Anneme iğne yaptı, ilaçlarını verdi. Giderayak kapının yanında duvarda asılı duran aynayı çıkardı. Eski, kullanılmayan eşyalarımızı nereye koyduğumuzu sordu, gösterdim. Aynayı oraya bıraktı. Ağlar gibi oldu, gitti. Hocam, bu uzun zaman önce oldu, çok uzun zaman önce. O zaman komşumuzun aynayı neden çıkardığını anlamamıştım. Şimdi anlıyorum. Komşumuz annemin vücudundaki morluklara, yaralara bakmasını engellemek istemişti. Sonuçta annem de kadın, o da aynada kendini güzel görmek istiyor. Fakat, söylediğim gibi, bunlar uzun zaman önce oldu, çok uzun zaman önce. Babamın annemi dövmesinden çok korkuyordum. Bende o yıllardan kalma seslere karşı bir korku var. Uzaktan babamın ayak sesleri gelince tir tir titriyordum. Annemi komşumuzun aynaları sakladığı yerde saklamak istiyordum. Hocam, şimdi koridordan dekanın adım sesleri gelince, yağmurlu günlerde penceremize yağmur damlaları vurunca, bir anlık bana öyle geliyor ki, babam geri dönecek ve annemi ölesiye dövecek. Fakat bunlar çok uzun zaman önceydi, hocam, çok uzun zaman önce.” Onun yazısını okuduktan sonra benim için yazının dağınıklığı başka anlamlar kazandı. Titrek eller, heyecan, korku... Tanrım, bu kız ders yılının başından benim masaya vurduğum kuruşun sesine nasıl katlanıyormuş? Ben kuruşu masaya vurdukça, sınıfta sessizlik olsa da, o kızın içinde sarhoş bir adam bir kadını dövüyormuş, bir kız çocuğu başını ellerinin arasına alıp ağlıyormuş. O gün o yazıyı okuduktan sonra aklıma saçma bir fikir geldi. Eğitim Bakanlığı'ndan izin alıp, rektörü inandırıp bütün sınıflara büyük büyük aynalar asmak. Biz, erkekleri içip kadınlarını döven, evlatları korkak, boynu bükük, utangaç büyüyen bir ülkenin insanları, birbirimizin yüzüne yalnız facebook profillerinde bakabiliyoruz, galiba kendi yüzümüze de. Uzakta, çok uzakta belki de tam da şimdi bir kadın aynasız bir duvara baka baka saçlarını tarıyor, küçük bir kız hiçbir şey duymamak için kulaklarını kapatmış, çünkü uzaktan, çok uzaktan sarhoş bir adamın kuruş sesli adımları yaklaşmakta... Hayır, bunlar uzun zaman önce oldu, çok uzun zaman önce... Yağmurlu bir Bakü akşamında rastladığım dilenci kadının iki büklüm vücudu olmamış bir hayata sorulmuş yorgun “neden” sorusuna benziyordu. Islanan insanlar kadının yanından aceleyle, sinirli adımlarla geçip gidiyordu. Yağmurun parkta yarattığı gölet-aynalarda kendime bakmak istedim, olmadı. Çünkü yağmur sakin sakin parkın zeminindeki “ayna”ları kurşuna diziyordu. Tüyleri bütün ıslanmış kahverengi bir kedi titrek titrek parkın zeminindeki “ayna”ya bakıyor, o “ayna”da bir görünüp bir yiten kendi görüntüsünü yalıyordu. Ben bunları düşünürken, dilenci kadının yanımda durduğunu gördüm. O yarım cümleyi tekrar etti: “Allah aşkına...” Elim cebime gitti, kuruşlar şakırdadı, ürperdim. Aceleyle cebimdeki bütün kuruşları onun avucuna bıraktım. Yağmur altında sigara içe içe bir saat gezindikten sonra, metroya doğru yola koyuldum. “Sahil” metrosunun çıkışında dilenci kadını yeniden gördüm. Girişi şaşırmış, çıkıştan içeri girmek istiyordu. Çıkışın orda gazete, dergi satan adamın sesini duydum. “Ayna hâlâ, yine şaşırdın, burası çıkış!” Kadın yavaşça döndü, girişe doğru gitti. Gazete bahanesiyle satıcı adama yanaştım: “Bu çıkışı giriş sanan kadının adı neydi dediniz?” Satıcı beni başından edercesine söylendi: “Ayna, Ayna... Ayna hâlâ işte!”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR