Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Temmuz 2021

Öykü

Kıstırmacığın Kıstırdıkları

Ezgi Yılmaz

Paylaş

1

0


Üst katında katılacağı halka kapalı çay partisinden bihaber aşağıdaki marangozhanesinde talaşla, makineleriyle boğuşuyordu dedem. Her şey kıstırmacık isimli büyülü bir lezzetin etrafında dönecekti. Kıstırmacık ismini kim buldu, kim koydu orası muamma. Yine de kıstırmacık ve lokum uğruna yaşananlarla başladı kafamın içindeki pus.

İki petibör bisküvinin arasına el maharetiyle bisküviyi kırmadan lokum yerleştirerek, üzerine başka bir bisküvi kapatılarak, sandviçe benzer bir mantıkla hazırlanırdı kıstırmacık. Henüz kimsenin kronik bir hastalığı da olmadığından, ailecek glutene ve şekere amansız rağbet ettiğimiz yıllardı. Aniden, nedenli, nedensiz çay partileri düzenlenirdi dedemin evinde. Bu çay partisi fikri genelde annemden çıkardı. Sini mantısı, suda mantı, su böreği, tavada balık gibi farklı versiyonları da vardı. Her şeyin annemin belirlediği sınırlarda, şekilde ve zamanda yapılmasına olan takıntısının o kadar da palazlanmadığı ama yine de bir noktada varlığını gösterdiği yıllardı. Sonraları gündelikçilere bilgisayarında hazırlayıp çıktısını aldığı listelerde, nerenin süpürgeyle, nerenin bezle temizleneceğine, hangi sebzenin, nasıl sirkeye yatırılacağına dair direktifler oluşturacak kadar ilerlemişti annemin mükemmeliyetçiliği.

Bu ikazlara en çok maruz kalanlardan biri de küçük dayımdı. O gün annemin titizliğinden payını o aldı ve sade lokum alma ikazlarını başını sallayarak bertaraf etmeye çalıştı. “Bak dikkat et. Pembe olmayacak, yani güllü olmayacak. Sade alacaksın,” diye parayı sıkıştırdı dayımın eline annem. Onu uğurladıktan sonra; koca bir demlik çay koydu ateşe, sonrası sabır… Dayım elinde kocaman bir kesekâğıdı sade lokumla döndüğünde, biz o an neyi bekliyorduk anlamakta zorluk çekiyordum. Hayattaki en uzun bekleyişlerimdendi, “Hadi” dedikçe, “Şimdi değil” dedi annem. Ben “Hadi” dedikçe, “Çay olmadı” dedi. Ben höfledim, püfledim, “Şimdi ateşten alırsak, çay çiğ kokar” lafını yapıştırdı yüzüme. Bu çayın çiğ kokma hadisesine pek itimat etmem o günlerden beri. Bana çiğ falan kokmaz çay. Yetişkinlik hayatımda da fikrim değişmedi. Bir çayın on, bilemedin yirmi dakika demlenmesi kâfidir.

Artık dayanamayacağım noktada usulca merdivenlerden indim, savaş alanı gibi gözüken, gürültülü ve talaşlı marangozhaneye girdim. Dedeme sürprizi asla belli etmeden, “Hadi gel, sana çay yaptık” dedim. İşini bırakmaya çok hevesli değil gibi duruyordu. Oysa çayın yanında “yeyinti” diye ifade ettiği ve yemekten keyif aldığı herhangi bir yiyeceğin hazırlandığını bilse coşkudan tüm işlerini bırakırdı anında. Tabureye oturdum, dik dik suratına baktım, taburede ayaklarımı salladım. Yeterince etki edemediğimi fark edip, pat pat ayaklarımı vurarak dükkânın içinde gezinmeye başladım. “Hadi çık sen, ben gelicem arkandan” dedi. Ona inanmadım, muhtemelen üstümün başımın talaş olmasına kıyamayıp, “Uh anacığını! İnatçı kopil, hadi yürü madem” dedi. O önde, ben arkada az önce çiğ olduğu iddia edilen çaya ve kıstırmacık keyfine doğru yürüdük.

Dedem kıstırmacıkları görünce tahmin ettiğim gibi neşelendi. “Uh kerhaneci demek sen ondan benim başımda durdun o kadar! Vay vay vay…” deyip memnuniyetini belli etti. Kıstırmacıklar karşısındaki iştahımı görünce neşesi katmerlendi, “Birsen bak, bu kızan da aynı senin gibi bok amelli. El gibi lokmalar yel gibi gidiyo!” deyip bastı kahkahayı. Sonra annemin daha önce hiç duymadığım, o meşhur lokum hikâyesini anlatmaya koyuldu gülerek. Dayım, anneannem, kuzenim, dedem, annem bir ağızdan kahkahalara boğuldular.

Anneannemin komşuya gittiği, annemin altı-yedi yaşlarında olduğu bir günmüş. Dayılarım annemi bir önceki gün gelen misafirin getirdiği hediye lokumları bulma konusunda gaza getirmişler. Onlar anneannemin bu tip ganimetleri nereye sakladıklarını pek bulamazlarmış fakat annem her defasında sanki koklar gibi bulurmuş mutlaka hedefi. Bahar aylarında, sobanın yakılmadığı zamanlarmış ve annem lokumları sobanın bacasında bulmuş. Tam keyifle yemeğe başlamışlarken anneannemin ayak sesleri duyulmuş. Dayak kaçınılmazmış ve nasıl olsa dayak yiyeceğini bilen annem tıktıkça tıkmış ağzına lokumları. Lokumları sakladığı yerden kimin bulduğunu tahmin eden anneannem oğullarının değil ilkin annemin boğazına yapışmış. Annem, “Boğuluyorum, anne bırak!” dedikçe anneannem sarsmaya devam etmiş ve sarstıkça pudra şekerleri dağılmış etrafa ağzından. Annem pancar gibi olmuş. İşte bu hikayeden sonra da ailede anneannem tarafından belirlenen “bok ammeliler” listesine girmeye hak kazanmış annem. Anneannem sanki çok doğal bir şey anlatırmış gibi bahsederdi: “Bana bak, Birsen, Hakan, Nejdet bu üçü bok ammeli. Bunlar hep gırtlak düşünür.”

Çoğunluğu kahkahaya boğan anıların beni durduk yere üzebilecek kadar kudretli olabileceklerini ilk defa bu hikâyeyle anladım. Gülüneceklerden çok üzülecekleri görme illetine kapılmıştım bir kere. Gaddarlığın mizahla seyreltilmesi, acı kahvenin içine eklenen iki damla süt gibiydi. Rengi değişmişti elbet ama acılığı aynıydı kahvenin, boğazımı yakıyordu içerken. Yine de dedemin neşesini söndürmemek adına gözlerimin dolduğunu belli etmeden gülümsedim ama bu kıstırmacık hikayesi beni hayatımda ilk defa kenara kıstırdı. Sonraları bir yeri acımışmış mıdır, ne kadar acımıştır derdinden, düşene de gülemez oldum ben. İlk defa bu hikayeyle çok sevdiklerimle aramda bir mesafe, bir pus olduğunu anladım. Gözlerimin dolduğunu fark etmemelerinden de belliydi aramızdaki pus. Bundan sonra mı melankolik oldum, yoksa zaten yatkınlığım vardı da mı oldum bilmiyorum. Gerçekleri olduğu gibi görmeye çabaladıkça duygular ele geçirdi beni. Daha çok duygu da daha düşünceli, dalgın biri yaptı. Duyguların elinde yer bezi görevi görmüş, ilk depresyonumu yaşarken ve bunalımım annemin aynasından bile bunalım olarak görünüyorken benimle bir konuşma yapmıştı. “Sen” demişti, “artık okuduğun kitaplardan mı, yoksa izlediğin filmlerden mi bilmem, kafan hep dağınık, hiç görmezden gelemiyorsun negatif olayları.” Doğruydu mesela kafam biraz çalışmaya başladıkça anneannemin anneliğine yakından bakıp, ondan uzaklaşmayı seçmiştim. Gerçeklerin herkesin içindeki aynada başka tezahürlerinin olduğunu, isteyenin gerçeği istediği gibi eğip, bükebildiğini görmüştüm. Bence öyle kahkahalarla anlatılacak bir anı değildi bu. Düpedüz kendi çocuğunu lokum uğruna boğabilecek, geçim derdiyle deliren bir kadının neler yapabileceğine dair bir hikayeydi.

Çocukluğunun tatsız tuzsuz günlerini silmek için anne evinde, kendi evinde, yazlığında, çalıştığı şirkette spontane kıstırmacıklı çay partileri düzenlerdi annem. Petibörleri kırmadan çalışan, gerçek bir kıstırmacık üstadıydı. Kocaman porselen demliklerde, tomurcuk, kaçak ve filiz, üç çeşit çayı, benim hayatım boyunca tutturmayı başaramadığımı iddia ettiği bir oranda karıştırarak demlerdi. Sonra onu termosa aktarır, nizami düzende hazırladığı kıstırmacıkları yanında sahile taşır, dedemle karşılıklı kıstırmacık keyfi yaparlardı. Annem ve dedem kendi gerçeklik algılarının çatlak imgelerine tezat, gündelik hayatın getirdiği bazı önemsiz meselelere karşı, her şeyi şahane bir nizam içinde yapma takıntısı geliştirmişlerdi. İkisi de lezzetsiz çaylara, zamanında yenmeyen yemeklere, belimden düşen pantolonlara, gözlerimin üstünü örten kakülüme, bayramlardaki yabaniliklerime aynı şekilde takılır ve benzer şekilde çözüm bulmaya çabalarlardı.

Yine de annemi az sonra sayacağım nedenlerden ötürü onu hep takdir etmiş, bir anka kuşuna benzetmişimdir. Lokum uğruna gırtlağına yapışılan, meslek sahibi olsun diye çocuk yaşında yatılı okula gönderilen, en küçük kardeşine annelik etmiş, evde olduğu zamanlarda kardeşlerinin kıyafetlerinin temizliğinden ve evin düzeninden sorumlu o minik kıza, sırf annem diye değil başka bir sebepten de düşkündüm. En önemli meziyeti: Annesinden alamadığı babasından ise evde olduğu zamanlarda görebildiği iz miktarda alakaya rağmen, içinde yürürken güvende hissedeceğiniz ve nefes alırken ferahlık veren geniş bir orman yaratmasıydı sevdiklerine. Varsın dedemle bir lokum, bir kıstırmacık uğruna çatlatmış olsunlar gerçeklik aynalarını… Beni yabaniliklerimden ve kaküllerimin arkasına gizlenmekten bu iki bok amelli delinin sevgisinin kurtardığı aşikârdı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024