Yorucu bir tren yolculuğundan sonra gecikmeli de olsa otele gelebilmişti. Küçük deri valizini ayak ucuna bıraktı. Paltosunu çıkardı. Oda bakımsız olsa da çarşaflar temiz görünüyordu. Valizinden havlusunu çıkarıp karyolanın demirine astı. İki üç saat önce trenden inebilmiş olsa köy dolmuşuna yetişecek, gecenin bir vakti otele sığınmak zorunda kalmayacaktı. Kızdı kendine. Artık bunları düşünmeyecekti. Güler de bu yüzden mi gidip yerleşmişti o köye. Hep bir yerlere ya da bir şeye geç kaldığı hissiyle baş etmek için.
Kapı vuruldu. Girin dedi. Elinde tepsiyle resepsiyondaki adam belirdi kapıda. Çay istemişti. Baş ucundaki masaya bıraktı tepsiyi. Aşağıda çıkaramamıştı, şimdi Edip’e benzetti, bıyığı olmasa daha çok benzeyecekti. Burnu da Gide’ye. Portresini yapmak istedi. Alnındaki kavisi nasıl vereceğini düşündü. Kaç ay olmuştu fırçayı eline almayalı. Bezir yağı kokusunu bile özlemişti. (Baş ağrısı yapmıyor mu bu koku alışıyorsun bir süre sonra sevmeye bile başlıyorsun arkasından yaklaştı çenesini omzuna koydu soluğunu teninde duyuyordu sonra ne olacağını hem bildiği hem bilmediği bir şeylerin olmasını bekledi bu kokuyu sevmeye başladım bile fırçayı paletin üzerine bıraktı dönüp dönmemekte kararsızdı daha tanışalı ne kadar olmuştu ki yoksa ben de her şeyin sırası var diyen o nazlı dişilerden miyim)
Adam öylece dikilmiş bekliyordu. Size de zahmet oldu. Ne demek efendim. Hacırahmanlı köyüne nasıl gidebilirim? Tarif etti adam. Yakınmış, bulmak zor olmayacak. Öyleyse saat sekizde uyandırın beni lütfen. Tabii ki. Nüfus cüzdanımı yanıma almayı unutmuşum, sorun olur mu? Olmaz. Bütün bu konuşmaların bitmesini bekler gibiydi adam, bir diyeceği mi vardı? Sanki konuşsa neden geç kaldın diyecek gibi geldi ona ya da ona benzer bir şeyler. Oysa hiçbir şey demiyor öylece bekliyordu. Zaten bundan sonrası onun için hep beklemekti. Tekrar teşekkür edip gönderdi adamı.
Adam çıkınca yatağa uzandı. Bu adamla otel arasında tuhaf bir bağ var gibiydi. Otele adımını atar atmaz sezmişti bunu. Ona hoş geldiniz derken ta içlere kaçıp saklanmış gibi bakan adamın gözlerinde de tavandan dökülen sarı ışığın vurduğu desenleri silikleşmiş halıda, masadaki kayıt defterinde ve otelin geri kalan her bir zerresinde de aynı hissi yaratan bir şeyler vardı. Merdivenleri çıkarken o hissin ne olduğunu anladı: Gerilerde, bir yerlerde bırakılmışlık hissiydi bu. Ahşap basamakların gıcırdayışında da bu vardı, adamın hareketlerine sinmiş yavaşlıkta da. Sarı diye düşündü, Van Gogh sarısı. Nedense o an, adamı durdurup başını göğsüne bastırmak istemişti. Merdivenden inen otelin kedisi ayaklarına sürtününce kendini toparlayabilmişti.
Uzandığı yatağın oldukça rahat olduğunu fark etti ya da trenin sert koltuklarından sonra ona öyle geldi. Çantasından bir sigara çıkarıp yaktı. Yolculuk boyunca düşlediği bu andı. (Tren bir türlü hareket etmiyordu, yan kompartımanda bir bebek ağlayıp durmuştu. Dışarıdaki karanlığa bakmaktan sıkılmıştı. Karşıdaki gencin sulu bakışları yolculuk boyunca inmemişti üzerinden. Çipil gözlü adamın bakışları gibi. [ Film başlayana kadar gözleri kapıdaydı, gelmemişti. Girişte beklerken çipil gözlü bir adam onu kollayıp durmuştu belli ki yanına oturmaktı hesabı. Kalabalığın adamı alıp götürmesi için kapıda biraz oyalanmak zorunda kaldı. Orta sıralarda bir yer bulup oturdu. Film başlamıştı, artık gelmezdi. İlk yakınlaşmalarını hatırladı. Atölyede resim yaparken arkadan yaklaşıp çenesini omzuna koyuşunu. Yandaki adamın kolu dirseğine değiyordu, çekti kolunu. Çıkıp gitmek istedi, sonra vazgeçti. Bu duyguyu eve kadar içinde taşımak ağır geldi. Filmdeki kızla erkek sahilde yürüyorlardı. Gözleri kapıya gitti yine. Gelen yoktu. Koltuğun kolluğuna uzattı elini. Bunun bir çağrı olarak anlaşılabileceğinin farkındaydı. Öyle de oldu. Bir mısır kutusu önüne uzatıldı. Yüzünü görmediği, sesini bile duymadığı adamın ikramını geri çevirmedi, birkaç mısırı alıp ağzına attı. Mısır kutusu iki kolluğun arasındaydı artık. Eller kutuya daha sık uzanır oldu. Çok geçmeden eli adamın avucundaydı. Kemikli güçlü parmaklar sımsıkı kenetlenmişti. Bir şeyler anlatıyordu, konuşkandı bu eller. Anlatsın böyle iyiydi. Gelmeyenlerin, gidenlerin yarattığı tüm kırgınlıkları yatıştırsın istedi. Ta ki boğuk bir ses, bayan çıkınca dolaşalım mı biraz diyene kadar.] Sigara içmek için koridora çıktı. Kondüktörle yaşlı bir adamın konuşmasından gecikmenin hareket memuruyla tren şefi arasındaki sürtüşmeden olduğunu anladı.)
Kalkıp çay doldurdu. Sigarasını bitmeden bakır küllükte söndürdü. Çayını yudumlarken karşı duvardaki tabloyu fark etti. Daha önce görmediği bir tabloydu. Nasıl gelmişti bu odaya? İlk bakışta kendini ele vermeyip bakana usul usul açılan bir fırçadan. Güler’e hediye ettiği tabloyu hatırladı. Köye gidince duvarında görebilecek miydi? (çalışmana bayıldım sen basbayağı olmuşsun düşmen gerek diyip gülümsemişti bir isim koydun mu evet kıyısında iki insanın seviştiği deniz Güler tablodaki ışık huzmelerini incelerken güzel isim ama öyle bir yer olduğunu sanmıyorum demişti sonra arkadaşına dönüp olsa olsa kıyısında iki kişinin çiftleştiği denizler vardır demişti) Bardağı tepsiye bırakırken şekerlerin olduğu tabağı devirdi. Neyse ki şekersiz içiyordu çayı. Düşen şekerlerden bulduklarını yerine koydu. Biri yatağın altında kalmıştı.
Sonra gene o şey gelip onu buldu. Bir şeyini kaybettiği ama kaybettiği şeyin ne olduğunu hatırlamadığı zamanlarda içine oturan şey. Yenilgiyi kabullenmenin ağırlığı belki de. Artık onu aramaktan vazgeçeli çok olmuştu. Ne çok hata yapmıştı onu ararken. Evet haklıydı Güler, öyle bir deniz yoktu.
Çantasına uzandı. Paketinde kalan son sigarayı ve Güler’in yazdığı mektubu bulup çıkardı. Sigarasını yaktı. Arka yüzünden okumaya başladı.
“En azından tavukların çiğ olarak dolaştığı bahçemde resim yapma fikrinin seni heyecanlandıracağını düşünmüştüm. Yaptığın tanımlamaya bak: Köy seni kış için patlıcan, biber kurutan menopoz teyzelere dönüştürmüş. Ne yalan söyleyeyim sesli güldüm. Biraz da hak ettim sanırım. Matisse’in o canım çalışmalarına burun kıvıran birine doğa güzellemeleri yaparsan esaslı bir alayı da baştan kabullenmişsin oluyorsun. Ben yine de buraya gelince düşüncelerinin değişeceğini umuyorum. En azından lodosu bol, havası temiz bir sabaha uyandığında bedenin bunu sana söyleyecektir. Gerçi biraz yorgun hissedebilirsin kendini. Benim de kurbağa vıraklamalarına karışan köpek havlamalarıyla dolu gecelere alışmam zor olmuştu. Şimdi öylesine alıştım ki bu sesler olmadan uyuyabileceğimi sanmıyorum.
Sabah çan sesleriyle uyanabilirsin. Kilise çanından söz etmiyorum. Sahipleri yamaçlardan gelip akşam beşte şarkı söyleyerek götürene kadar evin karşısındaki yeşil çayırlıkta otlayan ineklerin çanları. Yine başlama diyeceksin. Haklısın. Korkarım yazmaya devam edersem oraya gittiğinizde mutlaka falanca yere uğrayın, şundan tatmayı da ihmal etmeyin diyen ucuz gezi yazılarından farkı kalmayacak mektubun. Belki de hep aynı hastalıktan. Üniversite yıllarında da böyle değil miydi, anlaşılan aradan geçen zaman hiçbir şeyi değiştirmemiş. O zamanlar bir tabloyu, romanı ya da izlediğim bir filmi sana beğendirmeye çalışırdım şimdi yerleştiğim köyün nasıl yaşanılası bir yer olduğunu anlatmak için çırpınıyorum. Neden bilmiyorum ama bana büyüleyici gelen bir güzelliği sana anlatıp senin yüzünde de o hayranlık ışıltısını görmezsem o güzellik bir şeyler kaybediyor hatta sıradanlaşıyor gibiydi. Hala da öyle. Bu sadece senin estetik anlayışına duyduğum güvenden mi kaynaklanıyor? Sanmıyorum. Hatırla, bir yurt akşamında –hangi tabloydu yoksa bir roman mıydı hatırlamıyorum – beni mest eden bir güzelliği anlatırken odadaki diğer kızların uyuyamıyorum diye oflayıp puflamalarından sonra sen kesin tanıyı koymuştun benim için. İflah olmaz bir sanat faşistisin sen, demiştin. Evet bu tanımı aradan geçen onca yıldan sonra kabul edebilirim. Bachman’ın söz ettiği “faşizm atılan ilk bombayla başlamaz, iki insan arasında başlar.” kabilinde değil tabii. Bendeki önemsediğim kişilerle güzelliği çoğaltma arzusu belki de. Hadi itiraf edeyim buraya gelince seni götürmeyi düşündüğüm derenin kaynağına ayaklarını değdirdiğinde – o kadar soğuk ki birkaç dakikadan fazla tutamıyorsun – gerçekten güzelmiş dediğinde o suyun tadı daha güzel olacak, cevizlerin yaprağı daha yeşil.
Madem itiraflara başladım devam edeyim. Köy şöyle dursun da köylüyü sevmiyorum diye yazmışsın ya ne yalan söyleyeyim ben de sevmiyorum. Neyse ki evim köyün bayağı dışında. Kendi sınırlarında, onları uzaktan izlemek yetiyor bana. Kent insanına ne kadar tahammül edebildiğim buraya sığınmamdan belli zaten. Buraya yerleştikten sonra bunu daha açık fark ettim: İnsan sevmiyorum ben. Hiç öyle öteki cehennem falan diyip dolambaçlı yollara sapmayacağım: Basbayağı sevmiyorum işte. Bize bir simidi bile reva görmeyen insanlardan söz ediyorum. Hatırla karşıya inmiştik. Türkanlarla görüşmeye gidiyorduk sanırım. Başında tablasıyla simitçiyi görünce çevirip iki simit aldığımız gün. Simitlerimizi ısırırken yanımızdan geçen hızlıyürüyeninsan sürüsü bize bakıyordu. Ah o yüzlerindeki ifade! Sebebi açıktı, giyimi kuşamı düzgün iki kadının, sokakta üstelik topuklu ayakkabılarla simit yemesi yasaktı da ondan. Neyse ki koydukları her yasak gibi bunu da delecek imkânları sunuyorlardı. Pekala simitleri çantamıza atıp ucundan kıra kıra ağzımıza atabilirdik. Biraz da senden cesaret alarak gözümüzün içine küçümseyerek bakanlara aldırmadan kalabalık kaldırımlarda yürürken yemiştik simitleri. Kendimi çok iyi hissettiğimi hatırlıyorum, bir de belki de ilk kez onlara karşı belirgin bir üstünlük hissi oluşmuştu bende.
Gördüğün gibi mesele sadece doğa falan değil. Senin de onlardan çok hazzetmediğini biliyorum. Bir farkla ama. Sen o hızlıyürüyeninsan sürüsü içerisinde onu bulacağını düşündün hep. Son mektubunda artık onu aramaktan vazgeçtiğini yazmışsın. Doğru karar. Kabul edelim bir gençlik düşüydü o. Hem kendini fazla önemsemekten başka neydi ki onu bulma inancı. Bu sözlerim tam da menopoz teyze cümleleri farkındayım, gülme. Allah aşkına sen söyle komşusunun saygısını yitirmekten başka derdi olmayan o güruhtan geceler boyu konuştuğumuz madde madde özelliklerini belirlediğimiz bir o çıkar mı? Kabul et artık eşek pazarında deve aramışız biz.”
Daha fazla okuyamadı, gözleri kapanıyordu, mektubu katlayıp çantasına koydu. Küllükteki sigarasını unutmuş, sigara kendiliğinden sönmüştü. Örtüyü üstüne çekti. Aynadaki lekeyi fark etti. Tanıdık bir şeye benziyordu ama neye? Kafasında evirip çevirdi bir şeye benzetemedi. Sonunda Munch’un bir desenine benzetip rahatladı. Işığı söndürmeye vakit kalmadan gözleri kapanıverdi.
Oteli sarsarak geçen araba sesiyle mi uyandı yoksa onu uyandıktan sonra mı duydu ayrımsayamadı. Kamyon gibi büyük bir araç olduğu kesindi ama. Kapı vuruldu. Saat sekiz olmuş demek. Evet, kalktım diye seslendi. Kalkması gerekiyordu ama kendi sıcaklığından ayrılmak istemiyordu. Acıkmıştı, dün akşamdan beri çay dışında bir şey geçmemişti boğazından. Valizini toplarken resepsiyondaki adamla kahvaltı yapabileceğini düşündü. Yüzünün başka bir hikâyesi vardı. Belki dönüşte uğrayıp resmini yapabilirdi. Aşağı indi. Adam resepsiyonda bekliyordu. Bu adamı anlatan en iyi kelimenin beklemek olacağını düşündü. Gelip giden müşteriler değildi ama beklediği. Gözlerine baktı adamın. Ta gerilere kaçıp saklanmış gözlerine. Vazgeçti kahvaltıdan. Artık çok geçti. Ödemesi gereken ücreti sordu. Cüzdanından çıkarıp uzattı. Üstü kalsın dedi. Köy minibüslerinin kalktığı durağa doğru yürümeye başladı. Köşeyi dönünce Anayurt Oteli yazan tabelayı gördü. Çivisi çıkmış, ok işareti toprağı gösteriyordu.






