Başımı acıyla göğe kaldırdım. Hissedebiliyorum… Bütün kokuları içime çekiyorum; çok garip ama nemli olduklarını duyumsuyorum. Çok fazlalar ve çok keskinler. Toprak, ağaçlar ve gövdeleri; aralarındaki mantarlar ve yosunlar… Rüzgârın, cüretkârca gözeneklerime bahşettiği tüm o hoş ve iğrenç kokuları hissedebiliyorum. Güneş artık daha parlak ve daha yakıcı geliyor benliğime. Etim ateşten bir pelerin gibi ve giderek daralıyor. Daha da garibi duyabiliyorum; hayır, hayır bildiğimiz anlamdaki ‘duyma’ değil bu. Zaten öyle olsa garip olmazdı. Ah! Ufacık göz kapaklarım kocaman bedenime ağır geliyor. Böyle olmamalı… Böyle olmamalıydı…
***
“Şurada yatan kocaman şey de ne?” dedi çelimsiz olan.
“Bilmiyorum. Hadi gidip bakalım.” diye karşılık verdi iri olan.
“Hayır, hayır! Bunu yapamayız ahmak! Bizi öldürtmek mi istiyorsun? Yolumuzdan sapamayız.”
“Gel hadi korkak olma, bir kere olsun korkak olma. Hem Büyükler’e sunabileceğimiz bir şeyler bulabiliriz belki…”
“Yapmayalım. Zaten sürüden oldukça uzaklaştık. Fark edilmemiz an meselesidir.”
“Hadi takip et beni…”
Evet, seni çaresizce takip edeceğim tabi ki. Hep böyle yapıyorum zaten. Bunun bir gün kellemi götüreceğini bile bile yapıyorum hem de. Neden yaptığımı bile bilmiyorum üstelik. Kıskanıyorum seni galiba. Ne kadar ileri gidebileceğini görme isteğine karşı koyamıyorum. Ben bir korkağım sen ise bir ilah ve planın bir gün bizi kurtaracak; umuyorum… Benim gibi bir korkağı neden yanında dolaştırdığını bile anlamıyorum…
“Hadi ama ne bakıyorsun hâlâ arkamdan!”
“Tamam, geliyorum... Tamam.”
Yeşil ve kahverenginin hâkimiyet kurmuş olduğu nemli ormanda, büyük bir merakla yola koyuldular. Orman tabanına henüz düşmüş ve kuruyup toprağa karışmaya yüz tutmuş yaprakların, çeşit çeşit bitkilerin arasından dikkatlice yürüdüler. Hedeflerine varmalarına çok az kalmıştı ki yerdeki “kocaman şey” hareket etmeye başladı. Şaşkınlık ve korkuyla öylece kalakaldılar. Durup, karşılarındakini kendilerince izlemeye başladılar…
***
Yakalanacağım… Aptal kafam. Beni bulmak üzeredirler. Asla kaçamayacağım. Burada birer köle olarak geberip gideceğiz… İşte yine duyuyorum. Bu sesler; çok garip…
Doğrulabilmişti, kafasındaki sızı duyumsadıklarını bastıracak kadar şiddetli değildi artık. Seslerin geldiği yana döndü yavaşça. Çok geçmeden, şaşkınlık ve tedirginlik arasına sıkışmış bir tavırla devam etti:
“Siz… Nasıl oluyor da sizi duyabiliyorum?”
“Nasıl oluyor da bizi duyuyor?” dedi çelimsiz olan, diğerine bakarak.
“Biz de seni duyuyoruz. Çok saçma, daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşmamıştık. Peki, ne oldu sana?”
“Şu ağaca tırmanmaya çalışırken düştüm. Kafamı çok sert vurmuş olmalıyım. Kendime geldiğimde çok garip hissediyordum. Sanırım tüm bu gariplikler o çarpmadan sonra başladı. O andan beri kendimi çok tuhaf hissediyorum. Sizi duyabiliyorum.”
“O ağaca neden tırmanıyordun ki?” diye sordu çelimsiz olan.
“Şu kocaman duvarı aşmanın tek yolu o ağaca tırmanmak da ondan” diyerek, kafasıyla, yaklaşık beş metre yükseklikteki beton duvarı işaret etti yılgın bir tavırla.
“O duvarı neden aşmak istiyorsun?”
“O duvarın ardında özgürlük var. O duvarın ardında hayat var. Bunu biliyorum. O duvarı aşıp, buradaki herkes için yardım getirmeliyim.”
“Peki, burası ne? Aradıkların bu güzel ormanda yok mu?” diye sordu iri olan.
“Burası sizin için cennet gibidir eminim. Bizim içinse bir toplama kampı. Biz içindekiler de birer köleyiz. Büyük ve yıkıcı bir savaş oldu. Çok fazla insan öldü. Bizlerde savaştan sonra esir düştük ve madenlerde çalıştırılmak üzere buraya yerleştirildik.” bir an durup düşündü, ardından kendiyle alay eden bir tavırla hafifçe güldü ve devam etti: “Ama siz tüm bu söylediklerimi anlamsız buluyorsunuz tabi. Çünkü siz şeyler… Ah! Başım yine sızlamaya başladı.”
İri olan bir süre bekledikten sonra devam etti:
“Hayır, anlamsız bulmuyoruz; en azından ben bulmuyorum. Farklı görünüyor olmamız farklı şeyler yaşadığımız anlamına gelmiyor. Bence, asıl senin anlam veremeyeceğin daha çok şey var. Büyükler…”
“Hey! Onlardan bahsetmemeliyiz.” diyerek araya girdi çelimsiz olan.
“Hayır, bahsedebiliriz. Belki de bizim hikâyemiz ona yardımcı olabilir. Baksana şunun acınası haline; bizden daha da beter…”
***
Köle-yapıcı olarak bilinen karınca türleri, başka karınca türlerinin kolonilerine baskın düzenleyerek oradaki tüm yetişkin karıncaları öldürür. Ardından yuvada bulun larvaları kendi yuvalarına taşırlar. Larvalardan çıkan karıncalar artık birer köle karıncadırlar. Yeni kolonilerinde işçi olarak çalıştırılarak yuvaya yemek taşır, kraliçe ve larvaları besler, saldırı halinde koloniyi savunurlar… Karınca kolonileri üzerinde yapılan bazı araştırmalarda, köle karıncaların içinde bulundukları bu baskıya başkaldırdığı gözlemlenmiştir. Kölelerin, beslemeleri ve ilgilenmeleri gereken larvaları ihmal ettiği hatta bazen öldürdükleri belirlenmiştir. Bu sistematik başkaldırının, köle-yapıcı karınca larvalarının yarısına yakının yetişkinliğe erişmeden yok olmasına sebep olduğu görülmüştür…






