Odanın ortasına oturmuş, önündeki buruş buruş kıyafetleri katlamakla meşguldü kadın. Hepsiyle tek tek uğraşıyor, yaptığı işten ayırmıyordu gözünü. İçine dönmüştü. Kendiyle çekiş dövüş ederken, ne zamandır bir kenara ilişmiş çocuğu unutmuştu. Sonunda,
“Başım çok ağrıyor anne,” dedi çocuk. Azgın bir fırtınaya tutulmuş küçük bir tekne çaresizliğindeydi duruşu. Elini yaptığı işten ayırmadı kadın.
“Ne var, ne oldu,” dedi sadece. Kızının sönen sesindeki korkuyu tanımıştı oysa; bir zamanlar onu kocaman bir erkek sesine verdiklerinde o da çok korkmuştu. Geceleri o ses içini parçaladığında, canının her yanışında…
Annesinin umarsızlığıyla sarsıldı çocuk.
“Ne mi var,” dedi, düğüm düğümdü boğazı. Duymuyordu sanki kadın, eli de gözü de yaptığı işteydi, aynı şeyleri tekrar tekrar katlarken söyleniyordu durmadan,
“Ben düzeltiyorum onlar bozuluyor, yine düzeltiyorum tekrar bozuluyor.”
Dayanamadı çocuk, içinde kalmış küçük bir umutla,
“Bir şey söyle anne, yardım et ne olursun, bırakma beni,” dedi. Yıllar öncesinde o da böyle yalvarmıştı, ama kimse dinlememişti onu. Hatta dinlemek şöyle dursun doğru düzgün konuşturmamışlardı bile. Yüzüne ölü gözlerle bakmış, susmuşlardı. O da susacak mıydı? Bir yolu yok muydu? Bilmiyordu bunu, korkuyordu üstelik. Kızına baktı, o daha çocuktu.
Birden fırladı yerinden. Karşı duvardaki dolabı açıp bir bavul çıkardı. Önünde duran karmakarışık giysileri kucakladığı gibi tıkıştırdı içine, tepeleme doldurdu. Fermuarını çekebilmek için dizini üzerine bastırırken birkaç parça araya sıkışıp direndi. Aldırmadı, bıraktı öylece onları. Sonra iki adım geri çekildi. Bir bavula, bir kızına baktı,
“Korkma sen,” dedi gülerek.
Bir an duralasa da annesiyle birlikte güldü çocuk. Fermuarın arasına sıkışıp kalan giysiler de güldü. Gülüşlerin arasında, “Anne başım,” dedi çocuk, ardından ekledi. “Artık ağrımıyor.”






