Arap dünyasının en büyük yazarının hayatı boyunca ayrılmadığı Kahire’ye dönük gözlemlerinin metne başarıyla yedirildiği Düğün Evi, yozlaşmanın insan üzerindeki etkisinin en ince ayrıntısına kadar işlendiği, anlatımın rahatlığı ve kurulan atmosferin gerçekliğe yakınlığı ile keyifli bir okuma tecrübesi yaşatıyor.
Sanatı kısaca gerçeğin farklı bir algıyla yeni bir biçim kazanması olarak tanımlayabiliriz. Bilinen iki varlığın toplamı bize bilinmeyen başka bir form sunabilir mesela. Üniversite yıllarımda hocalarımdan biri imge kavramını iki vardan bir yok çıkartabilmek olarak açıklamıştı. Bu tanım da aslında yukarıda bahsettiğim sanat kavramına uyuyor. Var olan bir yapıyı bozmak, ona yeni bir biçim kazandırmak sizi olağanüstü bir sanatçı da yapabilir iflah olmaz bir vandal da. İşte estetik dediğimiz olgu da bu durumun ayrımını sağlıyor. Gerçeği eğip bükebilmek, ona yeni bir biçim kazandırabilmek, bu yeni gerçekliğe (diğer insanların yabancı olduğu bir gerçeklik) başkalarını inandırmak ancak sanatçıların kotarabileceği bir iş olabilir. Modern edebiyatın en büyük isimlerinden birisi olan Nobel sahibi Necip Mahfuz’da sözünü ettiğim bu gerçek sanatçılardan biri. Edebiyat lokalden evrensele doğru ilerler. Dostoyevski, Yaşar Kemal, Mo Yan vb. birçok isim bu lokalden evrensele doğru kayma örneği olarak verebilebilir. Petersburg, Çukurova, Shandong gibi coğrafyalar nasıl ki bu yazarların yapıtlarında yaşayan, nefes alıp veren canlı bir organizmaya dönüşüp, metinlerdeki atmosferin ana elemanı olabiliyorsa, benzer bir durumu Necip Mahfuz- Kahire ilişkisi üzerinden de ele alabiliriz. Mısır insanının kodlarını çözüp sosyal yapının değişimini, ahlaki çöküşü, modern ile gelenek arasında kalan insanın bulantısını çok iyi gözlemleyip içleştiren Mahfuz, eserlerinin neredeyse hepsinde Kahire’yi anlatıyor.
Düğün Evi de Mahfuz’un Kahire’de geçen eserlerinden biri. Eser tüm hayatı tiyatro ve çevresinde geçmiş Abbas Yunus isimli genç bir oyun yazarının ailesi ve çevresindeki insanların türlü ayıplarını, günahlarını deşifre ettiği bir oyunun üzerine şekilleniyor. Mahfuz kitabı dört ana karakterin gözünden anlatıyor. Şimdi aklıma gelen Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu, Paulo Coelho’nun Portobello Cadısı isimli eserlerde de görebildiğimiz bu kurgu metnin iskeletini farklı bakış açıları ve yaklaşımlar üzerinden anlamamızı sağlıyor. Kurgudaki bu oldukça riskli tercih ise büyük bir ustalıkla kotarılmış. Eserde karakterlerin derinliğini, ruh çıkmazlarını, onların psikolojik dönüşümlerini, sosyal yapı içerisindeki iniş ve çıkışlarını, zamana karşı tutumlarını her birine özgü kişisel bir tarih çizerek anlatılıyor. Tabii kitabın çevirmeni Aslı Çıngıl’ın da oldukça iyi bir iş çıkardığını söylemek gerekir. Düğün Evi kendi içerisinde zamanın sürekli değiştiği karakterlerin geçmişi ile bugünü arasında sıklıkla git-gelin yaşandığı bir anlatımla ilerliyor. Okur başlarda bu zaman kullanımına alışmakta güçlük çekebilir. Ancak bu biçimdeki bir zaman kullanımının söz konusu eser için neredeyse şart olduğunu çok geçmeden anlayıp kabul ediyoruz. Birlikte yozlaşmayı, çirkinliği, kötülüğü paylaşan, birbirlerinin hayatlarına eklemlenmiş karakterler anlatılırken başka bir zaman kullanımı düşünülemezdi. Mekân olarak ağırlıkla metindeki oyuna da konu olan oyun yazarı Abbas Yunus’un ailesinin evi ve tüm karakterlerin birbirleriyle bağının oluştuğu tiyatroda geçen Düğün Evi’de tercih edilen bu mekân kullanımı da eserin atmosferini sağlamlığına önemli bir katkı yapıyor. Eseri Necip Mahfuz’un kitaptaki sıralamasına göre dört ana karakter üzerinden incelemenin doğru olabileceğini düşünüyorum. Bu karakter sıralamasının eser için merkezin dışından içine doğru ya da başka bir deyişle önemsizden önemliye doğru sıralandığını görebilirsiniz.
Tarık Ramazan: Tüm kariyeri boyunca küçük rollerde oynamış, ancak ellili yaşlarına geldiğinde Düğün Evi oyunu sayesinde büyük bir başarı yakalamış bir oyuncudur. Hayatı züğürtlük, serserilik, çalkantılı ilişkilerle geçmiş olan Tarık Ramazan oyunun yazarı Abbas Yunus’tan ve ailesinden nefret etmektedir. Bu nefretinin altında sevdiği –ancak kötü davrandığı- kadının çocukluğunu bildikleri Abbas Yunus’a kaptırmanın öfkesi yatmaktadır. Düğün Evi oyununun büyük bir itirafname olduğunu düşünen Tarık Ramazan bu öfkesi, hazımsızlığı ile Abbas Yunus’u katil olmakla suçlar. Sanat eserinin gerçeklikle ilişkisini çözememiş, kendisine geç gelen şöhretini sevdiği kadını elinden alan toy bir delikanlıya borçlu olan bir adamdır Tarık Ramazan. Mahfuz özellikle erkek karakterlerde kötülüğü bağımlılıklar ve düşkünlükler üzerinden anlatmış. Bunun ahlaki çöküntüyü daha iyi sunabilmek için bir tercih olduğunu düşünüyorum. Tarık Ramazan’da da bu durum baş gösteriyor. Serserilik dönemlerinde evsiz kalıp Abbas Yunus’un ailesinin evinde kalan, tutum ve davranışlarıyla bir aile evinin (mükemmel olmasa da sıcaklığın zaman zaman hissedildiği) batakhaneye, bir kumar ve fuhuş yuvasına dönüşmesinde etkili olan bir karakter. Ahlaki çöküntünün (belki tüm Mısır’daki) bir temsilcisi Tarık Ramazan. Öyle ki zor durumda kaldığı için sığındığı bir eve (üstelik içinde küçük bir çocuğun yaşadığı bir ev) gecenin karanlık saatlerinde kadın getirebiliyor. Sevdiği (ya da kaybedince sevdiğini fark ettiği) kadının Abbas Yunus’u tercih etmesinden sonra (sığındığı evde) kavga çıkartan bir adam. Tarık Ramazan eser boyunca Düğün Evi oyundaki kurgunun Abbas Yunus’un kendi yaşadıkları olduğunu, karısı(kendisinin eski sevgilisi) Tahiye’yi ve çocuklarını öldürdüğü söylüyor. Hatta bu tezinin doğruluğunu kanıtlamak için Abbas Yunus’un hapisten çıkmış anne babasını taciz ediyor. Öyle ki terk edilişin çok da sağlam olmayan kişiliği üzerinde yarattığı tahribatı Tahiye’nin cenaze töreninde kendini kaybetmiş gibi ağlayarak çevrenin garip karşılamasına rağmen tüm ilgiyi üzerine çekerek, halk arası tabirle bundan prim elde etmeye çalışıyor ve oluşturduğu bu gizil dille Abbas Yunus’un katil olduğunu hissettirmeye çalışıyor. Mahfuz eseri Tarık Ramazan üzerinden anlatmaya başlayarak metnin iskeletini en kötücül bakış açısıyla ele alıyor. Bu sayede romanın gerilimini sona saklamayı başarıyor.
Kerem Yunus: Ana karakter Abbas Yunus’un babası olan Kerem Yunus romanın en kritik kişilerinden birisi. Babasız büyümüş ve çocukluğunu ondan kalan evde annesiyle beraber geçirmiş bir adam olarak otorite eksikliğinin kendisinde yarattığı özgürlük duygusuna bağlı bir adam. Annesinin sıklıkla eve getirdiği aşığı sebebiyle annesine karşı içinde büyük bir nefret duygusu beslemiş, onu sürekli ikiyüzlülükle suçlamayı ihmal etmiyor. Tiyatroda suflör, kendi evi olan bekar bir adam olarak başlarda ekonomik olarak görece rahat bir hayat sürüyor. Daha sonra çocuğunun da annesi olacak Halime ile evleniyor. İçinde aşkın olmadığı başlarda iki tarafı da tatmin edecek keyifli bir yaşam ortaklığı gibi ele alınabilecek bir evlilik bu. Bu evliliğin temelinde ekonomik şartlar yatıyor. Babasız büyümüş, tiyatronun patronu tarafından tecavüze uğramış zor durumda bir kadının “zoraki” beğenisi üzerine kurulmuş bir kabul ediliş görüyoruz. Bu ilişki Abbas’ın doğumundan sonra bir süre tatlı devam ediyor (bunu ancak Abbas Yunus’un anlatıcı olduğu bölümde onun çocukluk dönemini anlattığı zamanlarda görebiliyoruz). Başlarda ekonomik durumunun fena gitmemesinden dolayı keyfi yerinde bir adam olan Kerem Yunus, zamanla kendisinde baş gösteren afyon bağımlılığı ve eşyalarını satacak kadar bozulan ekonomik durumu yüzünden bambaşka bir adama dönüşüyor. Bu bozulma eşi Halime ile olan konuşmalarında kendisini net bir şekilde gösteriyor. Ağır hakaretler ve alaylarla bezenmiş konuşmalarından onun dönüştüğü kişiyi net şekilde gösteriyor bize Mahfuz. Burada da Tarık Ramazan’da görülen “düşkünlük” temelli bir kötülük görüyoruz. Ailedeki asıl çatırdama sevgilisi Tahiye tarafından kovulan Tarık Abbas’ı evlerine alarak başlıyor. Halime’nin tüm itirazlarına rağmen onu eve alması da alınan kararlarda eşine gösterdiği saygının derecesini ortaya koyuyor. Tiyatronun Mısır geneline göre oldukça “özgürlükçü” bir ortam olmasını ve o çevrenin kumar, içki, afyon ve cinsel açlığını fırsat bilerek babadan kalma evlerini bir batakhaneye çeviriyor. Bozulan ekonomilerini evlerini bir genelev, bir batakhaneye çevirerek toparlıyor Kerem Yunus. Bu ahlak dışı yaşamı paraya çevirmesi günden güne artan afyon bağımlılığıyla ailesinin paramparça olmasını umursamıyor. Bu noktada Mısır’ın ekonomik düzeyine bir gönderme yapan Mahfuz, insanların düşkünlüklerine sebep olarak devlet yapısındaki çarpıklıkları işaret ediyor. Öyle ki karısına kumar masasında alkol servisi yaptıran, ona yapılan tacizleri umursamayan çökmüş bir adam. Bütün olanlara şahit olan Abbas Yunus’un o yaşlarda bile yaptığı derin okumalar ve ergenliğin de getirdiği sert ahlakçı bakışına karşı çocuğuna karşı büyük bir nefret besliyor. Kendi ahlakına dahil olmayan herkesi sürekli üzerine basa basa vurguladığı “ikiyüzlülük” kalıbına sokuyor. “Peki bu oğlanın bize tiksintiyle bakmasının nedeni neydi? Sen kimin oğlusun? Senin baban kim? Annen kim? Ninen kim? Sen bir piçsin. İki tiyatrocunun evliliğinin ürünüsün. İkiyüzlülüğe kanan bir ahmaksın” bu cümlelerde Kerem Yunus’un hayata ve olaylar karşısındaki duruşunu çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. Daha sonra evlerine polis baskını yapılması, karısıyla beraber batakhane işlettikleri için hapse atılmaları ve kazançlarının hepsini devlet tarafından el konulmasıyla batakhane macerası sonra eriyor. Hapisten çıktıktan sonra Abbas Yunus’un onlara açtığı kuruyemişçi dükkanını işletmeye devam etmesi de hayatı boyunca annesi, karısı, çocuğunu ve devleti ikiyüzlülükle suçlamış bir adamın savaştığı şeyin içine düşmesiyle sonuçlanıyor. Mahfuz yine çeşitli düşkünlükler üzerinden oluşturduğu bu kötücül karakteri anlatırken ahlakın tanımını da yapıyor. Mahfuz’a göre ahlak hayatın kişiyi içine soktuğu durumlar karşısındaki tavırlarımızı kapsayan bir olgu olarak vücut buluyor.
Halime El Kebş: Halime El Kebş babasız büyümüş, bir akrabasının yardımıyla işe başladığı tiyatroda daha ilk günden tiyatro sahibi tarafından tecavüze uğramış (ki tiyatroya giren tüm kadınların başına gelen bir olay) ekonomik sebeplerden dolayı Kerem Yunus’la evlenmiş bir kadın. Tiyatro ahalisine göre belirli erdemlere sahip olan ancak zamanla gördükleri karşısında büyük bir iç yıkıma uğrayan Halime oğlu Abbas’ın doğumundan sonra tüm umudunu “melek” olarak tanımladığı yavrusuna yüklemiş kadersiz bir kadın olarak can bulmuş. Zamanla evinin bir batakhaneye dönmesi, kocasının bağımlılığı ve kendi evinde konukları tarafından uğradığı cinsel tacizlerle tükenmiş. Halime düşkünlükleri olan bir kadın değil ancak yozlaşmanın, kokuşmuşluğun arasında kalmaktan, daha sonraları yaşadığı cezaevi tecrübesinden ve her şeyi olarak tanımladığı oğlu Abbas’ın kendilerini bırakıp gitmesinden dolayı ezilmiş bir ruh. Tüm hayali oyun yazarı olmak olan oğlunun sergilenen ve büyük bir başarı yakalayan Düğün Evi isimli oyununda kendi tasvirini görünce tüm yaşadıklarının üzerinde bir acı yaşıyor. Oyunda o evdeki en ahlaksız kişi olarak resmedilmesini, kocası Kerem Yunus’un alayları eşliğinde seyrediyor. Her şeye rağmen oğluyla gurur duyan, onun nerede olduğunu, intihar edip etmediğini roman sonuna kadar merak eden, evladını arayan bir kadın. Halime karakteriyle Mahfuz’un düşkünlükler üzerinden inşa ettiği ahlak tanımına çeşitlendirdiğini görüyoruz. Mahfuz’a göre çamurun içinde olan altın çamurun bir parçası. Halime’nin aile içinde söz hakkı olmayan, ekonomik özgürlüğünü tam kazanamamış, ataerkil düzen içinde erimeye mahkum Ortadoğu kadınının da bir prototipi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kurtuluş için melek gibi gördüğü oğlunu bekleyen ancak onun da kendilerini kendi erdemleri için bırakıp girmesiyle huzur gemisine bineceği son bileti de kaçıran acılı bir kadın.
Abbas Yunus: Tüm romanın üzerine inşa edildiği ana karakter Abbas Yunus, diğer karakterlerin hakkında yaptığı yorumlar, onun da içinde olduğu olayların başkaları gözünden “farklı” bakış açılarıyla öğrendiğimiz biri. Bu problemli çevrede büyümüş ancak okuma aşkı, yetenekleri ve içinde bulunduğu toplumun çok üzerinde bir entelektüel ortamda büyümesiyle kendini geliştiriyor. Gün geçtikçe bozulan aile yapısını, babasının değişimini, batakhaneye dönen evin içinde geçen çocukluğunu kendi idealleri ve ahlak anlayışıyla bağdaştıramaması sebebiyle kendi çevresinden uzaklaşıyor. Oyun yazarı olmayı, iyi eserler ortaya koymayı kendisine amaç edinerek yaşama tutunmaya çalışıyor. Öyle ki bu durum onun en büyük takıntısı oluyor. Bir tek annesiyle kurduğu organik ve olumlu bağ batakhaneye dönen evlerinde annesinin tiyatronun sahibiyle girdiği –gerçekliğinden emin olamadığı- ilişki yüzünden kopuyor. Daha sonraları romanın en hafifmeşrep kadını olarak gösterilen Tarık Ramazan’ın sevgilisi kendisinden on yaş büyük Tahiye ile yakınlık kuruyor. Tarık Kenan’ın tartakladığı kadına önce acımayla yaklaşıyor. Ancak ergenliğinin sonlarında olan genç bir adam olarak bu hâlâ canlı ve gözlerinde o ortamdan kurtulmaya çalıştığını gördüğü, bu yüzden de içinde bir erdem taşıdığına inandığı Tahiye ile cinsel ilişkiye giriyor. Daha sonra onunla evlenmek istediğini ailesine açıklıyor. Bu açıklama sahnesi önemli. Çünkü eserdeki karakterlerin Abbas Yunus ile olan ilişkisini rahatlıkla görebiliyoruz. Tiyatronun en hafifmeşrep kadınıyla -üstelik kendisinden on yaş büyük- evlenmek istediğini söylediğinde babası Kerem Yunus gülüyor. Bu onun oğluyla olan bağının zayıflığını ve hayata ikiyüzlülük kavramı üzerinden bakan bir adamın olaylar karşısında takındığı alaycı tutumu gösteriyor. Annesi Halime bu evliliğin korkunçluğunu, Tahiye’nin kötü ününü hatırlatarak ağlıyor. Burada oğlunu düşünen ve onun için endişelenen bir kadın görüyoruz. Ancak Abbas’ın bir zamanlar melek olarak gördüğü annesine söylediği “Ne yazık ki sen aşktan anlamıyorsun” cümlesiyle onunla bağlarının koptuğunu ve ona karşı düşüncesinin değiştiğini anlayabiliyoruz. Bu evlilik açıklamasına en büyük tepki de Tarık Ramazan’dan geliyor. Aralarında yumruklaşma ve tehditlere varan bir kavga çıkıyor. Burada iyinin ve kötünün, ahlaklı ve ahlaksızın çatışmasını fiziksel olarak da görüyoruz. Daha sonraki bölümlerde ise Abbas Yunus’un huzur bulduğu bir evlilik, çocuk sahibi olmasıyla devam ediyor. Takıntı haline getirdiği, tek yaşam amacı olan oyun yazarlığı, sürekli üretme çabaları, reddedilişleri, onun küçük buhranları, Tahiye ve çocuğunun hastalığı, ölümleri ile sıralanan yaşantısı sonunda gerçekleri değiştirerek, kurgusal bir oyun ortaya koymasıyla bitiyor. İlk oyununun olağanüstü ses getirmesine rağmen o tiyatroya gidip oyununu izlememesi Abbas Yunus’un sadece yazma tutkusuna sahip olduğu hayatla diğer bağlarını tamamen kopardığının bir göstergesi. Yeni oyun yazmak için inzivaya çekilmesi ancak bir türlü yeni bir eser üretememesinin sıkıntısı onu hayata bağlayan tek tutkusunu kaybetmesi Abbas Yunus’un yıkımı oluyor. Bu durumu da bir başka düşkünlük örneği olarak ele alabiliriz. Bu üretme kaygısı ve hayatla olan tüm bağın tek bir olaya indirgenmesi Abbas’ı kötü biri yapmasa da onun yıkımını hazırlayan en büyük etken hâline geliyor. Abbas’ın ortadan kaybolması, sonradan intihar ettiğinin düşünülmesi de tüm karakterlerin üzerinde durduğu ve gerilimi yükselten yan unsur. Abbas’ın ortadan kaybolmasını Tarık Ramazan işlediğini düşündüğü cinayete bağlarken, Halime acılı bir anne gibi oğlunun izini sürüyor. Kerem Yunus ise kendisinin bile şaşırdığı bir ilgi ve umursayışla oğlunun izini (Halime’ye göre çok daha az bir merak) sürüyor. Sadece oğlunun intihar ettiğini düşündüğü zaman kendisinde üzüntü emareleri görüyoruz.
Necip Mahfuz’un bu çok anlatıcı kullandığı, her anlatıcıya özgün bir üslup, bakış açısı ve karakter derinliği ile işlediği Düğün Evi, zaman kullanımı, sosyolojik alt metinleri ve kendi ahlak teorisiyle özel bir eser. Arap dünyasının en büyük yazarının hayatı boyunca ayrılmadığı Kahire’ye dönük gözlemlerinin metne başarıyla yedirildiği Düğün Evi, yozlaşmanın insan üzerindeki etkisinin en ince ayrıntısına kadar işlendiği, anlatımın rahatlığı ve kurulan atmosferin gerçekliğe yakınlığı ile keyifli bir okuma tecrübesi yaşatıyor.






