Kristal taşlı büyük avizenin ışıltısı, duvardaki kocaman fotoğrafa, ahşap konsola, özenle seçilmiş modern tasarım koltuklara ve Emine’nin karanlık düşüncelerinde yansıdı.
“Resmini asmışsın duvara. Omzunun üstünden bir bakış fırlatmışsın. Saçlar geriye atılmış, bir elin belinde. Eskiden beğenmezdin, çirkin bulurdun kendini. Ne kadar da semirmişsin. Benden esirgediğin paralar memelerine silikon, gururla kırdığın gerdanına pırlanta kolyeler mi oldu Elif Hanım?” Sekreter tütsü kokan bir bekleme odasına almıştı Emine’yi. Randevu alabilmek için ismini değiştirmesi ve ciddi miktarda borç bulması gerekmişti. Elleri sinirli hareketlerle eteğinin ucunu düzelti. Oturduğu koltuğun minderi sanki birinci sınıf deriyle değil, sert dikenlerle doldurulmuştu. “İçimdeki ses, o salak saf ses, hala belki diyor, belki de hakkıyla yapmıştır bunca şatafatı. Kes artık kes, daha kandırma kendini. Hiç de kırışmamışsın. Onlar da usta bir estetikçinin elinden çıkmış belli ki! “Ay şuram kırışmış doktor bey, onu da yok ediverin mi” dedin? Geniş bekleme odasında kendinden önce seansa girecek başka bir kadın daha vardı. Hiç de derdi varmış gibi bir görünmediğini düşündü. Yalnızlık iyice içine yapıştı. Yıllar sonra ulaştım son telefon numarana. Seke seke geldim işte Elif Hanım! Çekirge gibi. Ben dibe sen yukarı zıpladın. ‘Bu çirkin sözlerine daha fazla tahammül edemeyeceğim, eski dost dediğin bunu yaparsa’ demiştin. ‘İstanbul’un insanı nasıl yuttuğunu sen oralardan anlayamazsın! Biir aylık kirana yeten para burada beni hepi topu bir hafta tok gezdirir’ diye başlamış sayıp dökmüştün yalanlarını. Şimdi yüzleşmeye geldim işte yanına, buldum seni!” Kızıl cilalı bambu parke üzerine boylu boyunca serilen el dokuma halıya gömülen ayaklarına baktı. Yolda mı tozlanmıştı? Koltuğun altına doğru kıvırdı. Saate baktı. “Yarım saat kaldı.”
***
Elif yeni seansına başlamıştı. Parmaklarında iri ve mistik figürler içeren altın yüzükler vardı ve yarım metrelik bir ipi tutmaktaydı. Küçük daire formundaki renkli taşlar dizilmiş bu ip sarkaç gibi sallandı. Kırmızı ojeli uzun tırnakları birbirine değdiği için sarkacı tutmak pek güçtü. Bir büyücü gibi maharetle kullandı ellerini. Sarkacı masanın üzerindeki kâğıtta deneyimli salınımlarla gezdirdi. “Bak canım.” İlk kez gördüğü insanlara sen demeyi severdi. “Gözlerini kapa, içindeki tüm blokajları açığa çıkaracağım.” Narin elleriyle, dalgalı sarı saçlarını ensesinden arkaya attı. Bacak bacak üstüne atarken stiletto içindeki ayaklarının, biçimli diz kapağının, ince ayak bileğinin görüntüsünü gururla inceledi. “Kuş gibi hafifleyeceksin, İçindeki tüm kırgınlıkları temizleyeceğim.” Gözlerini kapattı. Sükûnetle nefes aldı, verdi. Aldı, verdi. Üst dudağının yukarıya bakan etli dolgusu yüzünden tam kapatamadığı ağzından şu kelimeler döküldü. “Şu anda kızgın olduğun biri var senin. Neden bu kadar öfkelisin?” Anlaşılmanın rahatlığıyla kendini salıverdi karşısındaki danışan kadın.
“Bakın, ânında anladınız siz! Yıllardır aynı evde yaşadıklarımın göremediğini nasıl da şıp diye anladınız! Ahhh… Kendimden çok ödün verdim hep. Yardım istenmeden yardıma koştum, eşim dostum hep iyi yerlerde olsunlar diye didindim. Ama sonuç? Hep hüsran! Şimdiye kadar kaç kişiye gittim, nafile. “
“Benim tekniğimle, ilişkilerde kendinden ödün vermeden mutluluğa ulaşmanın ne kadar basit olduğunu öğreneceksin. Ama bunu çözmeden önce, ilk evvela şunu yapmalıyız. “
“Nedir o Elif hanımcım?”
“Bu konuda size yol gösterenleri bağışlamalı ve şifalandırmaya açık olduğunu niyet etmelisin.”
Birleşmiş Milletler toplantısındaymış gibi ciddiyetle sarkacın kâğıt üzerinde dairesel hareketlerini izledi, kaşları çatıldı. “Bak saat yönünün tersine dönüyor. Bu, evinde de negatif enerji var demektir. Nasıl insan bedeninde çakralar varsa, yaşadığımız alanlarda da bu tip ortam dengesizlikleri olur. Bunu kristaller yardımıyla nötralize edeceğim.” Ardından masanın üzerinde duran kristallerin ne işe yaradıklarını anlattı; “Bu ametisttir hafızaya iyi gelir, kadim taşlarımızdandır. Bunu evinin dört köşesine koyacaksın. Açıkta durmalı ama, sakın üstünü kapatma. Taşlarımın her biri başka bir enerji çakrası. Yeter ki gölün açık olsun ve bu ışımaları görmeyi bil.” Masanın üzerinde duran büyükçe kitabı eline aldı, kuşe sayfalarını açtı. Danışanına kök çakrası başlıklı sayfadaki yakut taşını gösterdi. “Senin şifalanman için önce bu taştan başlayacağız.” Geniş omuzları, etine dolgun gövdesine çok yakışırdı. Ağaya kalktı, beyaz tüylü postun üzerine gömüldü ayakları.
***
“Kocan olacak kanına mı girdi ki böyle dımdızlak bıraktınız beni? Maşallah biriniz taş, biriniz nefes, karı koca dört bir yandan düdüklüyorsunuz insanları. Onlar da benim gibi kolay mı düştüler ağına?”
Düşündükçe ter bastı, gömlek yakasının boynuna değdiği yere gitti eli, gevşetti. Sekreter kız, uzun gece siyahı saçlarının ardından endişeyle baktı Emine’ye.
“Biraz kolonya ister miydiniz? Şöyle bileklerinize de alın.”
Hafif çiçek kokusu onu ferahlatmaya yetmeyecekti elbette. Kendi kendini telkin etmeye çalıştı.
“Hava alabileceğim bir yer var mı? Balkon ne tarafta acaba?”
Yardımcı olmak için ona yolu gösteren kız “şöyle ilerleyin, koridorun sonunda sağdaki oda. Benim finallerim zamanında Elif hanımın başıma ve kalp çakrama gönderdiği enerji sayesinde sınavlarımı başarıyla verdim.” Dişleri sıktığını fark etti, gevşetmeye çalışırken hayretle ağzından düştü kelimeler “Ya, öyle mi?”
Demek öyle ha Elif Hanım? “Beni bir dünya borçla ortada bıraktığında keşke sana gelseymişim ben de. Tüh, kaçırmışım fırsatı. Evime icra geldiğinde, on yıl boyunca başımı kaldırmadan, gece gündüz, benim hiç kullanamayacağım yatak takımlarını işleyerek gençliğim bitti. Yaa, doğru duydun. Bunca borcu olanı kim alır! Bana da üfleyiverseydin bir nefesçik olsun enerjinden ne olur!” Ellerine baktı, sinir sıkışması nedeniyle parmakları artık kapanmaz hale gelmişti. Yaşadığı taşrada bu tip ameliyatların yapılamayacağı, el cerrahisinin bulunduğu tam teşekküllü bir hastanede ameliyat olması söylenmişti. “Son on dakika. ‘Annem hep bir adamın serveti diğerinin aptallığıdır,’ derdi. Çeyiz mağazamız için canla başla ne yatak takımları işledim, umutla. Oysa sen açılışına gelmemi bile engelledin. ‘Çok uzaktasın, hem sen şimdi siparişleri yetiştiriver!’ Neyden kaybettim ha, tipten mi şiveden mi? ‘Çok rüküşleşmeye başladı işlemelerin, çok Anadolu işi, şöyle daha modern tarzda nakışlar buluver!’ Hiç mi utanmadın…”
***
“Direk hesaba EFT yapıver canım. Sakın açıklama kısmına bir şey yazma ama, adın görünsün yeter. Haftaya bekliyorum, ışığını takip et.”
Aynadaki “kendine” ilişti gözleri. İnsan başarmayı bir kez kafasına koydu mu evren de ona işte böyle rehber olur diyen bakışlarıyla karşılaştı, mutlulukla danışanına baktı ardından. Kapıya kadar eşlik etti. Aklında akşam yapılacak yardımseverlik balosu vardı. Ne kadar çok ihtiyaç sahibine el uzatmıştı şimdiye kadar. Kuaförde saçlarını topuz yaptırırken kıyafetine uygun renkte oje sürdürmesi de gerekiyordu. Sıradaki ne için gelmişti acaba? Defterinde her bir müşteriye ayırdığı sayfayı okuyup hatırlamak aklına geldi. Ah bir tatile çıkabilseydi keşke, başını kaşıyacak vakti yoktu. Çok meşgul insanların kaş çatışı gibi bir hareketle tam yerine dönerken gözüne bir başkası daha ilişti. Pencereden dışarı bakıyordu. “O olabilir mi? Yok, yok olamaz. Daha neler. Ne cüret? Benzetmişimdir. Mümkünü yok bulamaz ki.” Suçluluk duygusu geçmişi ne de kolay unuttururdu. Obsesif insanlar için önerdiği taşlar aklından geçti.
***
Önce tehdit ederim. Evet evet, derim ki şu tarihe kadar zamanında ortak koyduğumuz parayı faiziyle ödemezsen derim. E, ödemem derse ya? O zaman işte... Ne yapardı? Kaybedecek neyi kalmıştı ki? Düşünceleri, birbiriyle düello yapacak iki hasmı nefesi tutmuş izler gibi bir görüntüde takıldı kaldı. Karnına giren krampla hafif öne eğildi. Kardeş payı diye her bir lokmamızı bölüşmedik mi? Ne paymış ama, boğazımda koca bir taş, yıllardır yutamadım. Seni hep affettim. En başından beri. Muhabbet kuşumu yanlışlıkla üzerine basıp öldürdüğün günden beri. Biliyorum farkında değildin. Hiçbir şeyin farkında olmadı ki. Kendinden başka. Gerçi çok üzülmüştün. Ama bir şey, sana yapışan bir şey işte. Başkalarını önemsetmeyen bir şey sana, sen dışındakileri önemsetmedi hep. Anlasana elimden gelen tek şey dikiş nakış ve bunu da bundan böyle ar-tık-ya-pa-ma-ya-ca-ğım!
***
Kapısını kapattığı gibi sekreterini aradı.
“Bekleyenin adı nedir?”
“Hangisinin Elif Hanım?”
“Sus, bağırma! Sesini kıs da öyle konuş. Sıradan bir şey gibi davran!”
“Pardon, tabi.”
“Şu siyah etekli olan, zayıf esmer kadın. Adı ne? Yok söyleme. Hemen mesaj at!”
“O değil. Olamaz ki zaten.” Masasının üzerine göz gezdirdi. Tılsımlı Taşlar Kitabı ve kristaller, Himalaya tuzları, aldığı ödüller… Gözü seğirdi.
***
Emine’den önce sırası gelen kadının telefon görüşmesi bitmek bilmedi. Sekreter, saati kontrol etti. Elif Hanım’ ın baloya gecikmemesi gerekiyordu. Biraz daha süreceğini bildiren bir el hareketi yaptı sıradaki. Kız; “Emine Hanım siz geçebilirsiniz buyurun, hanımefendi sizden sonraya geçebilirmiş.” Kapıyı işaret etti. Hazırlıksız mı yakalanmıştı? En son nerede kalmıştı? Hiç de hayal ettiği gibi cesur değildi artık. Biraz vazgeçmiş, biraz da korkak?
***
Göz göze geldiği o zavallı kadın kendisiyle yaşıt olabilir miydi? Ne olmuştu Emine’ye böyle? Bir ürperti duydu, pencereye baktı kapalıydı oysaki. Ağzını kıpırdatmaya çalışsa da çıkan sesi kendi dahi duyamadı. Hele ki kapıyı kapamadı. Derin bir nefes tekniği uyguladı bir saniyede kendine. Başını doğrulttu. Bir kez daha denedi, daha yüksek perdeden.
“Ne istiyorsun yine!”
“Yine mi? Nasıl yine? Hiç mi Allah korkun yok Elif?”
Yükselen ses tonu, açık kapıdan içeriyi gözleyen sekreteri tedirgin etti. “Ben hakkım olanı almaya geldim.” Yutkundu. “İflas ettik demiştin. Meğer şirketin içini boşaltmışsın.”
“Ne münasebet!” Ani bir pozitif enerji, hızla geldi ve tüm vücudunu sarmaladı. “Sen takıntı yapmışsın, gel otur bak ben seni nasıl pamuk gibi yapacağım.”
“Çıldırtma beni Elif! Nasıl bir pişkinlik bu, bu, ama pes artık.”
“Anlaşıldı, tamam. Sen laftan anlamayacaksın. Bak, işim gücüm var benim, seninle uğraşacak zamanım yok.”
Sekretere başıyla bir işaret yaptı. Hızla koşan kızın ahizeye söylediği “Alo, güvenlik mi” sorusu mu yetmişti Emine’ye? Yoksa karşısında gördüğü o düşmanca bakışlar mı? Kan beynine sıçradı.
Yoksullukla geçen on yılının, geride bıraktığı gençliğinin, hayal kırıklıklarının ve haykıramadığı aldatılmışlığının hıncıyla çocukluk arkadaşının masasının üzerine baktı.
Can havliyle soğuk, ağır, sivri bir şey kaptı masadan. Artık Elif dâhil hiç kimse o taşın neye iyi geleceğini kendisi kadar iyi bilemezdi. Bağırırken boğazında şişen mor damarlar, kesik kesik olsa da iyi hissettiren haykırışlar, havaya hızla kalkan zayıf esmer bir kol… Çığlık sesleri sanki başka bir yerden geliyordu. Kulakları bir şeyi ayırt edecek halde değildi. Sırasını savan kadının kapıyı açıp “Yardım edin!” feryatları, merdivenden gelen patır patır ayak sesleri, sekreter kızın siyah saçlarının ardına saklanmış Elifin korkuyla bakan gözleri. Sonrası çok hızla aktı. Tok bir çarpma sesi, yüzükoyun yere düşen gencecik bir kız, kan kırmızıya bulanan beyaz uzun tüylü post ve birbirine şaşkınca bakan iki hasmın gözleri…






