“Bu ülkeyi bırakacaksın onlara; gazeteni, imaları ve övgüleri, yeteneksiz adamların yalan makaleleriyle uyuşturulan vicdanları; ipotekleri bırakacaksın, doğal insan sevgisinden yoksun bir sınıfı, büyüklükten yoksun güçlülüğü, kokuşmuş laf ebeliğini, kurumlaşmış korkaklığı, kaba bencilliği…” ikinci ses, zengin iş adamı Cruz’a bu şekilde sesleniyor. Carlos Fuantes’in Artemio Cruz’un Ölümü romanındaki ikinci ses.
Bu yazıyı yazarken kaç kişi ölüm yolculuğuna çıktı bilmiyorum ama istatistik verileri yaklaşık 3 buçuk milyon insanın koronavirüsten öldüğü gerçeğiyle bizi baş başa bıraktı bile. Dünya halkları tarih boyunca birçok kez ölümü enselerinde (savaşlar, salgınlarla) hissettiler. Ama 21. yüzyıl insanı gelişmiş teknolojiye hâkim olmanın verdiği ukalalıkla bu kadar ölümü (hele hele bir virüsten) yaşayacaklarını hiç düşünmemişti sanırım. Doğmak ve ölmek ikilemi üzerine kurulu bir yaşamın içinde yaşıyoruz. Kabul ettiğimiz bir döngü bu. Ama asıl sorun bu döngünün içindeyken nasıl insan olduğumuz. İşte tam burada Fuantes’le Cruz’un hikâyesine dalmak iyi olacak. Modern Latin Amerika siyasasına bakınca benzeri yüzlerce, binlerce hikâyeden biridir aslında. Fuentes, kitap boyunca yetmiş bir yaşında bir toprak ve medya baronu bir adamın tüm hayatını masaya yatırıp onun bireysel hesaplaşmasıyla, bir taraftan da devrimden 60’lara kadar ki Meksika’yı okuyucunun belleğinin içine bırakır. (1962’de yayımlanan bu kitap yazarın dilimize çevrilen ilk kitabıdır ayrıca.)
Zor şartlarda geçen çocukluğu Artemio Cruz’u güvensiz, inançsız yapmıştır. Devrim ve devrim sonrası kargaşa ortamı bu güvensiz ihtirası daha da körüklemiş ve Cruz, şansının da yardımıyla maddi bir zafer elde etmiştir. Ama şimdi ölüm döşeğinde çektiği fiziksel acıların ve tüm geçmiş yaşamının bir o kadar acı veren görüntüleriyle boğuşmaktadır. Cruz hikâye boyunca hayatının çeşitli zamanlarına yolculuk yapar okuyucuyla birlikte. Bilinçsizce yatarken etrafında duyduğu vasiyetini öğrenmek isteyen akrabalarının ve doktorlarının sesidir sadece. Bir de tüm bunlara tepki veremeden yattığı hastane odasında, geçmişle ölüm arasındaki yaşamının dehlizlerinden gelen kendi sesi.
“’Değişen zamanlar beni ürkütmüyor’ demişti daha önce, o kesin, iyi yetiştirilmiş, kibarlık sınırlarını asla zorlamayan sesiyle, ‘Eğitimimin ne yararı olabilir’ demişti kitap raflarını göstererek, ‘Değişimin kaçınılmazlığını kabul etmeme yardımcı olmadıktan sonra?’ Her şey değişir, hiç olmazsa görünüşte. İstemesek de – neden görmemek için inatla direnmek ve geçmişi anmak iç çekişleriyle? Yoksa başka bir biçimde mi koymalıydım bunu?”
Geçmişteki yaşadıklarını üçüncü kişinin ağzından, son anlarını birinci kişinin, kriz anlarını ikinci kişinin ağzından okuyucuya anlatır yazar. Bu anlatım biçimleri romanın sonuna kadar birbirini takip eder. En çok da kendine ve mirası için bekleyen ailesine kızdığı pişmanlıklarının had safhaya vardığı, çektiği fiziksel acının dayanılmaz olduğu anlarda ikinci ses devreye geçer. Kim bilir belki de geçmişin ancak böyle bir anda tam anlamıyla sorgulanacağına inanıyordur yazar. Kendi adıma etkilendiğim bu kısımlardı. Ölüm döşeğindeki Cruz’un, fiziksel acılarını iliklerime kadar hissettim (biraz da korktum ölüm anından). O kadar gerçekçiydi ki kutlamak gerek Meksikalı yazar Carlos Fuentes’i. Yazarın kitapta kronolojik sıralamaya dikkat etmemesinin (Bir bakıyorsunuz zaman 1919’dan 1903’e, bir bakıyorsunuz 1955’e, bir bakıyorsunuz 1915’e akıyor) okuyucunun kafasını karıştırdığını da eklemek isterim.

Siyasal çalkantılara sahne olan Güney Amerika ülkelerinin birbirlerini andıran özelliklerine rağmen birbirlerine hiç benzemeyen yerel renklerinden biridir Fuantes. Diplomat bir babanın oğlu olarak 1928 de Panama’da doğmuş, babasının görevi nedeniyle Güney Amerika’yı baştan sona gezmiş ve gözlemleme şansı elde etmiştir. 1960’larda başlayan Latin Amerika edebiyat akımı Boom ile tüm dünyada tanınmıştır. (Boom akımı realist hikâyeleri coğrafyanın kaderi içinde sürüklenen karakterleriyle dile geleneklerin imkânlarını açan bir akımdır.) ”Zavallı toprak dedi yaşlı adam kendi kendine, kütüphaneye geri dönerken, zavallı toprak, her kuşağın efendisini yok ettiği ve yerine aynı oranda açgözlü ve ikinci yeni efendiler getirdiği zavallı toprak”. Bireysel olanla toplumsal olanın yazınsal bir bütünlük içinde temellendirdiği bu romanında yazar aslında dünyada hiçbir şeyin değişmediğini de bize gösteriyor.
Latin Amerika coğrafyası yaşadıklarından mı, renklerinden mi bilinmez çok güçlü yazarlar yetiştirmiştir. Küba’dan, Guillermo Cabrera İnfante. Meksika’dan, Atemio Cruz’un Ölümü romanıyla Carlos Fuentes ile Pedro Paramo ve Bize Toprak Verdiler adlı yapıtlarıyla Juan Rulfo. Çirkin Gece Kuşu’nun yazarı Şilili Jose Donose, Ölüm ve Pusula’nın yazarı Latin Amerika edebiyatının temel taşı Arjantinli Jorge Luis Borges. Kolombiyalı Garcia Marguez, Arjantinli yazar Julio Cortazar 21.yüzyılın başında yetiştirdiği büyük yazarlar arasında yer almaktadır (aslında daha da uzayıp giden bir listedir bu).
Türk okuyucusuyla, bu yazarların çoğu ilk defa 1979 yılında aralarında, Tomris Uyar, Celal Üstel, Yusuf Atılgan gibi birkaç çevirmenin birlikte hazırladığı bir antolojinin sayfalarında, kısa hikâyeleri ile buluşabilmişlerdir. Hayata bağlı hayatın içinden çıkan öykülerdir bunlar. Bu antolojinin önsözünde Tomris Uyar bu geniş kıtanın taşını toprağını iklimini biçimlendiren örnekleri seçtiklerini söylerken yaptıkları bu iş için ”bir çiçek dürbünün en geniş ama en yoğun renkler alaşımını bulmak” diyecektir. Turgut Uyar’ın gazete ve dergi yazılarının toplandığı Elele Okuyalım kitabından aldım bu bilgiyi. Her hikâyenin bir kitabı her kitabın da kendi kitabı vardır ya neyse. (Her kitabın da hatırlattığı yazarları olduğu gibi. )
Yaşamdaki tercihlerinin sonuçlarıyla ölüm yatağında boğuşurken hayata dair tavsiyeler veren ”Kendini tanıyarak ve onların seni tanımalarını sağlayarak; sana karşı olduğunu, çünkü herkesin seninle isteğin arasında bir engel olduğunu bilerek; seçeceksin, yaşamını sürdürebilmek için seçim yapman gerekecek ve sonsuz aynalardan birini seçeceksin, seni geri dönülmez biçimde yansıtacak olanı, bütün öteki aynaların üzerine kara bir gölge düşürecek olanı; onları yok edeceksin sana bir kez daha, sonsuz olasılıklardan birini seçme olanağı tanımamaları için…” Artemo Cruz’un hikâyesine tekrar dönelim biz gene.
Hiç ölümü aklımıza getirmeden akıp giden bir yaşamda, ölümle karşılaştığında da hayatı bir film şeridi gibi tekrarlamanın, yaşarken farkına varılmayan birçok şeyin ya da tam tersi çok önem verilen şeylerin artık önemsizleşmesinin hikâyesidir bu. Sahip olduğumuz her şeye rağmen engel olamadığımız yok oluş serüveninde, okuyucuda kendi yaşamına bir ayna tutar ister istemez. Latin Amerika edebiyatının büyülü gerçekçiliği de bu olsa gerek.
”Sessizliğin ve açıkgözlerin, görmeyen gözlerin. Duyarsız buz gibi parmakların, Mavi kara tırnakların Titreyen çenen… Artık hiç bir şey bilmeyeceksin. Seni içinden tanıyorum ve seninle ölüyorum. Biz üçümüz… öleceğiz. Sen… ölüyorsun, öldün… Ben öleceğim.” Yazarın Cruz’a son seslenişidir bu; ben, sen ve onun ağzından.
Kaynaklar
Turgut Uyar, Elele Okuyalım, YKY Yayınları, Mart 1984. İletişim Yayınları’ndan çıkan Latin Amerika Hikâyeleri Antolojisinin tanıtım yazısı sayfa 251’de.
Artemio Cruz’un Ölümü, Carlos Fuentes Can Yayınları






