***
Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği Ada’sına daha “merhaba” diyemeden eniştesiyle baş başa kalmışlardı. Başucuna gitti; uzun uzun baktı yüzüne. Zamanın en fiyakalı delikanlılarından, muhtemelen bütün Ada kızlarının aşık olduğu eniştesi uyuyordu. Bir ara gözlerini açtı. Bakışlarında hiçbir anlam yoktu. “Ekrem abi, günaydın! Bak, ben geldim,” dedi. Duymuş muydu, duyduysa da anlamış mıydı? Hiçbir tepki yoktu bakışlarında. O boylu poslu, bakışları ateş saçan adamdan eser kalmamıştı. Gözlerini yeniden kapattı, uyumaya devam etti. Yine balkona çıktı. Belki anılarını da görür diye aşağılara doğru baktı.***
Onun en yakın arkadaşına bile açmadığı sırrıydı: Komşularının oğlu Ekrem Abiye delicesine aşık olmuştu. Adada yapılan bütün yüzme yarışmalarının şampiyonu, voleybolcu, atlet, Galatasaray Lisesi’nin bu parlak öğrencisine sevdalanmıştı. Hafta sonları onun için bayram günleriydi. Ekrem Abinin yatılı okuduğu okuldan Ada’ya geldiği vapurun yolunu iskelede sabahtan beklemeye başlardı. Sonra bir gün ablası, şen şakrak bir halde “Biz Ekrem’le çıkıyoruz,” dedi. Bu “çıkmak” sözü o zamanlarda sevgili olmak, flört etmek anlamına geliyordu; hala öyle mi deniyordu, bilmiyordu. Şimdi anlamıştı ablasının takıp, takıştırıp benim bir işim var diye vapura atlayıp, ikide bir karşıya geçmesinin sırrını. Allak bullak olmuştu. Günlerce kendine gelememişti. Ablası, Ekrem abiyle çıkıyordu; onun da aklı çıktı, ama yapabileceği tek şey bu olayı unutmak olacaktı. Bu aşkının tek tanığı, önceleri kilitli çekmecesinde sakladığı, gizli gizli yazdığı, sonra birilerinin bulup okumasından korktuğu için banyo termosifonunun sobasında yaktığı hatıra defteriydi. Zaten bu “çıkmak” olayıyla başlayan süreç, evlenip, çoluk çocuğa karışmakla sonuçlanmıştı. Bu şekilde yaşamayı sürdürmek azap vericiydi. Kaçmıştı. Evden, Ada’dan, her şeyden… Liseden sonra AFS öğrenci değişim programıyla bir seneliğine Amerika’ya gitmişti. Yanında misafir kaldığı aile ile birbirlerini çok sevmişlerdi. John amca, Liza teyze ve kızları, yaşıtı Mary… Onların telkiniyle üniversiteyi de Amerika’da okumaya karar verdi. Annesi, babası olmaz demişlerdi; ama o, kararını çoktan vermişti. Sonra mastır, arkasından doktora, aynı üniversitede öğretim üyeliği falan derken lafı dinlenir, yazdığı okunur bir sosyolog olmuştu. Özeti: Uzun bir Amerika macerası… Türkiye, İstanbul ve Ada ise iki senede bir anne, baba ziyaretinden ibaret olmuştu. Eniştesinin tayini bir ara Paris’e çıkmıştı. O da bir yıllığına misafir öğretim üyesi olarak oralardaydı. Arada görüşmüşlerdi. Ablasıyla birbirlerini çokça görme imkanları olmuştu. Ancak her görüşmeleri dayanılması zor anlardı. Sonrasında her seferinde “Eniştenin de sana selamı var,” la biten uzaktan hal hatır sorma telefonları. Hepsi o kadar.***
Düşüncelere dalınca, anıları onu kapıp eskilere götürmüştü. Hüzünlenmiş miydi? Sorulsa daha da fazlası diye cevap verecekti. Bu ortama günde sadece bir iki kere tellendirdiği sigara eşlik etmeliydi. Yaktığı sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıp, gözlerini dik yokuşun sonundaki, aşağıdaki iskeleye doğru dikti. Bir ara arkasını dönüp odaya baktı. Eniştesiyle göz göze geldiler. Telaşla sigarasını söndürüp, attı. Hala o korkudan kurtulamamıştı. Bir gün, henüz daha küçük bir lise öğrencisiyken vapurla Ada’ya dönerken arka güvertede kaçamak sigara içerken eniştesine yakalanmıştı. Ekrem Abisi kızgın tavırlarla yanına gelip, dudaklarının arasından sigarayı alıp, denize fırlatmıştı. Günlerce sigara içtiğini acaba annesine, babasına söyler mi diye korku yaşamıştı. Balkon kapısını kapatmadan içeri girdi. Güneş ışıkları odayı aydınlatmıştı. Eniştesi köşedeki yatağında yatıyordu. Uyanmış, gözlerini sanki tavandaki lekelerde resmedilen gizli hikayeleri anlamak için yukarı dikmişti. Duvarda eski resimler, bir camlı dolabın içinde eniştesinin kupaları, madalyaları vardı. İlk aşkı. Komşunun yakışıklı, kolejli, sporcu oğlu… Her stilde yüzme birincisi. Şampiyonlukların müdavimi. Sanki duyarmış, anlarmış gibi, “Eniştecik, sen bu hallere gelecek adam mıydın? Ne büyük haksızlık!” dedi. Dolaptan bu durumdaki hastalara verilen mucize mamalardan birini buldu. Yatağın kenarında kendisine bir yer açıp oturdu. Yavaş yavaş yedirmeye başladı. Pipetle suyunu içirdi. “Ah eniştecik, seni ne kadar sevmiş olduğumu hiç bilemedin değil mi?” Eniştesinin bakan, ama anlayıp anlamadığı belli olmayan bakışlarına aldırmadan devam etti. Altından gelen hafiften kötü bir kokuyu fark etti. Hasta bezlerinin, pedlerin istiflendiği dolabı buldu. Eniştesini çekiştirdi. O koskoca adam iyice ufalmıştı, ama hâlâ ağırdı. “Ah be Ekrem abi, kıçını biraz kımıldatabilsen bu işi daha kolay becereceğiz.” Zor bela da olsa pedi değiştirdi. Sevindi. Elinden geliyordu demek ki böyle şeyler.***
Telefon çaldı. Ablasıydı. “Ah, kusura bakma hayatım. Seni daha gelir gelmez bırakıp çıktım. Çocuk çok hastalanmış. Sen ne yapıyorsun? Bir terslik yok değil mi?” diye sordu. “Yok ablacım, bir terslik yok. Merak etme. İyiyiz. Eniştemle aşk yaşıyoruz.”




