Mavi Kapı
30 Mayıs 2019 Öykü

Mavi Kapı


Twitter'da Paylaş
0

Bir varmış bir yokmuşlarla başlar Tüm masallar

Ben hep vardım / Sen hep yoktun / Bir ömür / Usul usul

Hayalleri komşu olanların düşünceleri birbirine hayli mesafeliydi. Gençler, memleketin dertleriyle hemhal olurken, kalp kırmaları ve birbirlerini incitmeleri üzüyordu Sadi Amca’yı.

Güvercin başlı siyah kapı tokmağının darbeleri dış kapının gövdesine her çarptığında okyanusa düşen göktaşının heybetli dalgaları gibi korku salıyordu evlerin içindeki gariplere. Mavi kapıların yüzeylerine işlenmiş lalelerin sokağı sağır eden çığlığıyla bir annenin yüreğinde sabır taşları çoğalmaya başlardı ve o gece bir evin boğazı düğümlenirdi! Şafağın sökün ettiği vakitlerde ihtiyar kadınların, bir pencereden diğer pencereye bağladığı haber ağıyla kimin alıkonulduğunu bilmiş olurdu bütün mahalle sakinleri. Bahar Sokağı’nın kaldırımlarında bir gencin daha eksik yürüdüğünü anadan ve yardan gayrı kimseler bilmeyecek ve kederlenmeyecekti.

Serhat böyle bir gecede son kez görebilmişti onu. Yusuf’u kör bir kuyuya uğurlayan Yakup misali Nihal’ in arkasından son kez bakan Sadi Amca, geceyi terbiye eden suskunluğuyla çömelip kenetlediği kollarına alnını dayayıp kendine sabır telkin ediyordu.

Gök yarılır, serçeler dökülür, günler peşi sıra kararır sonra aydınlanırdı. Nergisler ne kadar eğse dallarını, Nihal’den ayrı düşmeyen Serhat’in mahcubiyetini örtemezdi. Serhat her sabah yalnız yürüdüğü okul yolunda hayal ağartırdı. Birbirinde sözleri vardı ve siyah-beyaz vesikalık fotoğrafları. Cüzdanından çıkarıp avuç boşluğuyla sarmalar, bir başına kaldığında öylece bakardı fotoğraftaki yüze. Gördüğü, dünyanın siyah-beyazdan ibaret olduğunun masumiyetiydi. Nihal’in yüzüne çarpan ışığın kırılmasıyla oluşuyordu gökyüzünün maviliği. Serhat, dünyanın en zengin cüzdanını cebinde taşıyordu.

Nihal ile günün en güzel öğlen menüsüydü simit ve ayran… Nergis ağacının gölgesinde, bahçe duvarına sırtlarını yaslayıp düş büyütürlerdi. Ne simit ve ayran, ne de düşleri biterdi! Şimdi tek başına koca bir tekdüzelikti yaşam. Okul kantinine yaklaştığında radyodan ünlenen türküyle içindeki sızı canını acıtmaya başladı. “Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı / Görünmez bir yara acısı çoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı...” Türkü, ucuna kıyısına değmedi Serhat’ın. Yüreğinin ta! Ortasındaki obruğu eliyle koymuş gibi bulup dibine tünedi.

Dedesi Ziya, ilim-irfan sahibiydi; onu arkadaşlarından uzaklaştırmanın reva olmadığını bildiğinden Serhat’ a öğütler verirdi: “Su dostluktur buhar olup uçar, gün gelir vefa olur düşer önüne. Aile aidiyettir. Toprağa benzer.  Ne kadar üzerine basarsan, yine de iyilik verir. Su ve toprağın ayarını bulamazsan balçık olur. Çamura ekin sürülmez. İki değerlin varsa hayatında,    

İkisine zamanını ve kalbini adil pay etmelisin.” Ziya Dede, her defasında üstüne manalar ekleyerek yeniliyordu demli sözlerini.

  Bahar mahallesinde ‘kepenk kapama’ adıyla protesto eylemleri olurdu. Kepenklerin kapanması bazen ayın yedi gününü bulurdu. Buna rağmen Serhat’ın babası Bakkal Bedri’nin işleri yolundaydı! ‘İşini bilen’ Bakkal Bedri evin sokağa bakan odasını dükkâna dönüştürmüş, arka duvarından evin salonuna açılan bir de kapı yapmıştı. Mahalle halkı, Bedri’nin evinden zaruri ihtiyaçlarını siyah poşetlerin içinde gizleyerek satın alıyordu.

Kepenklerin kapalı olduğu boykot günlerinde daha çok satış yapan Bedri, kimsenin anlamayacağı bir yanılsama bulmuştu kendine. Akşamları önce aynanın karşısına geçer tomar tomar parayla doldurduğu dağınık ceplerinden önce tarağını bulup onunla savan örtüsüne kayıkla dalmış edasıyla üç beş tel kalan saçlarını sağa sola yatırır, sonra ceplerindeki bütün parayı masaya döküp günün hâsılatını sayardı.

Bakkal Bedri’nin karşı dükkânı, odun kömürü satıcısı, Nihal’ın babası Sadi Amcaydı. İşleri iyi olmadığından dükkânına kepenk de takamamıştı. Sadi Amca protesto günlerinde dükkânı kapatır ama açık zannedilmesin diye bir kartona kömür parçasıyla. “Dükkânımın kepengi yoktur, dükkânım açık değildir.” Cümlesini sokaktan okunabilecek büyüklükte yazıp kör olasıca fakirliğin mahcubiyetiyle camekânın iç kısmına bırakırdı.

Yoksullukla ağırlaşan sırtının kamburu, Nihal’i beklemenin üzüntüsüyle katmerleşmişti. Bir gece yorgun kalbi sahibiyle uykusunda hasbıhal edip dertleşmişti. Sabahında uyanamamıştı Sadi Amca. Hakikatin resmi olan mukavva parçası, hayat dersi verircesine kızı mahpustan çıkana kadar beklemişti camekânda.

Nihal iki gün sonra tahliye olacaktı. Evde veya bakkalda zaman geçirmekten ciğerleri şişiyordu Serhat’ın. Kendini sokaklara salıverdiğinde evdeki endişeler havanın kararmasına doğru kallavi hal alıyordu. Onların kaygısını derinleştiren, Serhat’ın arkadaş ortamı ve güvenli olmayan sokaklardı.

Evin tek çocuğu olduğundan akşam yemeği sonrası annesi Zeynep’e yardımcı oluyordu. Annesi mahalledeki tüm olup bitenleri bulaşık faslında Serhat’la paylaşıyordu. Bu akşamki mevzu, komşuları Melikeydi:  “Melike’nin oğlu dün mektepten alınmış” dedikten sonra, Serhat haberi tekzip edip, “Yok anne yanlış biliyorsun, kahveden alınmıştı,” dedi. Sözlerinin üzerine annesi, “Haydi yat uyu çokbilmiş! Sabah okulun var,” deyip mutfağı toparlamaya tek başına devam etti.

Dış kapının mavi gövdesine tutunmuş toz zerrecikleri her tokmak darbesiyle sokak lambasının ışık dalgasında dans eden simler gibi havaya uçuştu. Geceyi kumaş yırtığı gibi bölen kasvet, evin boğazını düğümlemişti! Önceki gün okulda bildiri dağıtmıştı Serhat, alıkonuldu. Nihal’ in Bahar Sokağı’nda yürüyeceği gün, Serhat gitmişti.

Zaman avuçlarında tüylendi, oğulsuz en uzun geceleriydi. Mutfak masasında Ziya Dede, konsolun üzerindeki radyoya doğru bastonundan destek alarak ağır adımlarla yürüdü. Gelini Zeynep’in eşyaya münhasır işlediği yonca desenli dantelli kılıfı çıkarıp istifli bir şekilde katlayarak açtığı radyonun üzerine bıraktı.

“Bir gülün çevresi dikendir hardır / Bülbül gül elinden ah ile zardır / Ne de olsa kışın sonu bahardır / Bu da gelir, bu da geçer, ağlama…” Haber dinlemeye meyil etmişken türkünün evlerinde açılan keder dehlizini girdaba kapılan su misali doldurduğunu düşündü. Onlara doğru bir iskemle çekip masadaki kedere paydaş oldu.

Zeynep ve Bedri’nin harap halleri içini acıtıyor, teselli öğütleri veriyordu onlara: “Evlerimizin kapıları neden mavidir biliyor musunuz? Bizim, denizden ve gökyüzünden gayrı yazılmış kaderimiz. Belki yazgı bozulur diye evlerimizin dış kapısı mavidir. Belki gökyüzü oluruz, belki deniz oluruz, düş oluruz diye. Üzülmeyin, bu da geçer."

Başlıktaki fotoğraf: Şeyhmus Diken


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR