Cama dayadığım elime, oradan bileğime, gömleğimin manşetinden dirseğime doğru yürüyen ılık, tuzlu acıyı umursamamaya çalışarak dışarıyı seyrettim. Ağaçlar geçti camdan, kuşlar, evler bulutlar, çatılar, elektrik direkleri, direklerin üzerine yapılmış leylek yuvaları, sabırla yavrusunun yumurtayı çatlatmasını bekleyen anne leylekler. Her şey ne kadar sıradan Ülkü, ne kadar olması gerektiği gibi. Oysa sen yoksun artık. Birkaç saat önce seni toprağın içine bırakıverdik. Yattığın yerden kalkıp, Ben böyle istemiyorum ama, diye itiraz etmenden korktuğum garip törenlerle uğurladık seni. Camide, İyi biliriz, dedik, helal ediyoruz, dedik. Sonra mezarlıkta topraktan bir tümsek yaptılar, bir de tahta koydular, adın yazıyor üstünde. Botlarını ben koydum kapının önüne, âdetmiş, ölenin ayakkabıları konurmuş dış kapıya. Sol teki sola doğru yamulmuş botlarının. Sakat bacağının seni taşımaya çalışırken yamulttuğu, koyu kahverengi eski botlar. Öyle acıklı göründüler ki bana, sen öldükten sonra ilk defa ağladım. Botlarına sarılıp ağladım.
Darbeden kaçtığın, arandığın, saklandığın günlerde yine trenle seni görmeye İstanbul’a gittiğimizde –çocukken yani–, Ağaçlar geçti, demiştim de, Sen geçtin, onlar duruyordu, tren geçti, trenin içinde sen geçtin, sonra, büyüyünce anlayacaksın, demiştin. O zamanlar senin ölümsüz bir kahraman olduğuna inanan küçücük bir kızdım. Çoğu öldü arkadaşlarının, kimi işkencede kimi hapishanelerde, kimi de sürgün etti kendini, dilini bile bilmediği ülkelere. Onca işkenceden, hapishane günlerinde ciğerine yapışan tüberkülozdan değil de, durakta otobüs beklerken alkollü bir sürücünün tekerlekleri altında kalmana isyan ediyorum. Beyaz topuzun, bir elinde yeni aldığın kitapların, dergilerin, öteki elinde –işkence anısı– aksayan bacağını dayadığın bastonun, sıradan yaşlı bir kadındın durakta. Öyle sade, sanki onca acıyı yaşamamış gibi sıradan. Öyleymişsin, görenler anlattı. Dergilerine kan bulaşmış, Sabahattin Ali varmış derginin kapağında, yüzünde senin kanın.
Beklediğim gibi olmadı, çocukluğumun trenleri gibi sarsılarak, oflayıp puflayarak değil, sakince durdu tren. Hayata karışmak iyidir, derdi Ülkü olsa. Hayatın bütün acılarına yine hayat iyi gelir. Saatlerdir oturmaktan şişmiş dizlerimi ovuşturarak ağır ağır kalktım koltuğumdan, istasyona, istasyonda akan hayata doğru yürüdüm. Su satan küçük, sümüklü çocuktan su aldım. Pişmaniye, simit, ayran, mendil satan çocuklar sardı etrafımı birden. Zorla durdurduğum ağlamam başladı yeniden. Ağlayan bu yaşlı kadından korktu satıcı çocuklar, daha mutlu gibi görünen yolculara doğru koştular. Siz şimdi okulda olmalıydınız, resim yapıyor, matematik öğreniyor, kitap okuyor olmalıydınız. Haritada içinden savaş geçmemiş, çocukları mutlu ülkeleri buluyor olmalıydınız. Trenden inip hayata karışmak ha, öyle mi. Karıştım işte. Acı söker mi acıyı Ülkü? Bunun cevabını vermeden gittin. Haksızlık bu. Daha senden öğreneceğim çok şey vardı, yüzlerce şey, bir dolu sorum vardı sana sorulacak. Karıştığın hayatta, her şeyi bu kadar net ve derin görürken, bu kadar canın acırken nasıl katlanabildiğini anlatmadan gittin. Böyle bir dönemde, faşizmin gemi azıya aldığı bir dönemde yaşamak faşizme verilecek en güzel yanıttır, en muhteşem direniştir, derken ve buna inanıp, inadına yaşarken öldün! Sürücü alkollüymüş ya da değilmiş ne fark eder ki. Babası önemli biriymiş, oğlunu hemen kurtarırmış, ne değişir ki Ülkü. Sen yoksun artık. Senin hep, Onları da anlamaya çalışıyorum, onlar da bu topraklarda yetişti, belki yanlış yetişti ama varlar, yadsıyamayız, dediğin bir şehir magandasının o çok pahalı arabası aldı seni bizden. Uluslararası sermayenin yiyeceklerimize karıştırdığı kimyasallar nedeniyle kanser olsaydın ve yine onların ürettiği ilaçları tüketirken ölseydin daha mı az acırdı canım. Faşizm her yerde Ülkü.
Ellerimi cebime sokup, ileriye, insanlardan uzağa, istasyonun sonuna doğru ağır ağır yürüdüm. Tatlı tablasını yere koymuş, uyuyan köpekle konuşan küçük satıcı çocuğun yanına kadar gittim. Çok mu acıyor, diye sordu tatlıcı çocuk yerde uyuyan köpeğe. Köpek derin uykuda, sol ön bacağı titriyor durmadan, arada bir bacağını kafasına doğru çekiyor, sonra sıçrıyor yerinden, bir an gözlerini açıp bakıyormuş gibi yapıyor, bakmıyor ama. Baksa bizi görür, uyanır. Küçük oğlanla göz göze geliyoruz.
Tren durdu tatlılarını satmayacak mısın?
Bu ne biçim soru der gibi bakıyor bana. Yaşından çok büyük, neredeyse yaşlı bir adamın kederli sesiyle yanıtlıyor beni.
Canı acıyor rüyasında, acısı rüya olmuş.
Ülkü’den bilirim, uykularını bölerdi rüyaları, canı acırdı rüyasında, yıllar sonra bile, diyorum yanına çömelirken. Anlamaz gözlerle bakıyor bana, sonra köpeğe dönüyor yine, küçük elleriyle ağır ağır okşuyor köpeği. Gözlerini açıp minnetle bakıyor köpek.
Yara mı var bacağında? Başka bir köpek mi ısırmış?
Yara yok teyze. Köpek ısırmış olsa yarası olur, sadece bir sertlik, biri tekme atmış galiba ya da sopayla vurmuş.
Neden vurur ki insan bir köpeğe?
İnsan işte teyze, vurur.