İmkânım olsa evimi sırtımda taşır, her haftayı ayrı bir şehirde geçirmek isterim. Hatta artırıyorum, bir ülkede bir aydan fazla kalmak da istemem. Sırtımda taşıyacağım evden kastım yalnızca bir sırt çantası, birkaç parça kıyafet, çok az kişisel eşya. Biliyorum, daha önce hiç bilmediğim bu yaşantıya güçlü bir istek duymam normal değil. Eskiden doğduğu evde büyüyen insanların az rastlanır bir şansa sahip olduğunu düşünürdüm. Bu yaşantıyı da hiç bilmem aslında. Perdenin diğer tarafından baktığımda flu olduğundan hoş göründüğünü söyleyebilirim. Doğduğun evde büyüdüysen, konumu daha güzel bir eve çıkmayı hiç düşünmemişsindir, çünkü zaten konumun hâlâ ve hâlâ çok güzeldir. Keşke daha modern eşyalarım olsaydı dememişsindir, çünkü dilediğin zaman değiştirebilmişsindir. Değiştiremediklerini de arkadaşlarına büyük büyük deden Fikret Recai zade Tevfik deden ’den kalan antikalar olarak anlatmışsındır. Geçen yıllar evini eskitmemiş, şahsiyet sahibi bir yapı haline getirmiş. Bir yere ait hissedemiyorum diye dert yanan özgür ruhlar acaba tüm benlikleriyle böyle bir konağa ait olmak istemez miydi? Bunları söylemek bir memurun ağzına hiç yakışmıyor, biliyorum. Netice itibariyle küçük bir ilçenin kapasitesini dahi karşılayamayan hastanede, Rus romanlarında okuduğunuz dokuzuncu dereceden memurum.
O gün ruhen seyyah olarak hissettiğim dokuzuncu dereceden bir memur bedeninin içinde nöbetteydim yine. Kimileri insanlığa büyük cümleler bırakırken, kimileri 16.00-08.00 vardiyasında hastaneye kimler başvurmuş, sosyal güvenceleri neymiş gibi önemsiz kayıtları bırakır. Önümde mühürlemem gereken bir sürü evrak var. Mührün mürekkebi iyice azalmış, silik çıkıyor, açıkçası canım da hiç istemiyor mührü değiştirmek. Zaten bu belgelere neden basıyoruz şu mühürleri hiç anlamıyorum. Benden sonra kimsenin bakacağını sanmıyorum şu üç kuruşluk kâğıtlara. İşinin ehli ellere hayran kalınır. Dokumacı bir kadının makaraları seri hareketlerle, uyum içinde makinelere takışını şaşkınlıkla izlersiniz. Bir tomar parayı hızlıca sayan bir vezne görevlisinin parmaklarındaki ahenk? On parmak yazan bir arzuhalci? Perdesiz gitar çalan bir müzisyen? Elindeki mührü nizami bir şekilde belgelere vuran bir evrak memuru?
Ama onlara ne kadar maharetli ve hızlı olduklarını söylerseniz, sanki bu yeteneklerinin farkında değilmiş gibi gülümseyerek karşılık verdiklerini görürsünüz. Benim ellerim de bir yabancının elleriymiş gibi bilgisayarı kullanıyor yıllardır. Bilmeyene maharet, görev addedene üzerinde iki saniye bile düşünülmeyecek, ait hissetmediği bir hüner. Bir polis aracı yanaşıyor acil kapısına. Uyuşturucunun etkisiyle dövmeli kollarındaki damarlarını kesmiş on altı yaşındaki delikanlı,
“Bırakın ulan, bırakın!” diyor.
Polis, kendisine yapılan mukavemeti affetmiyor, ters kelepçeleri -izleyen birine hünerli gelen hareketlerle- çıkarıyor. Damar epey derinden kesilmiş, hemen cerrah çağırılıyor. Polisler, doktorlar, personel hepimiz çocuğun başında merakla bekleşiyor, dikiş atılmasını izliyoruz.
Koridorda, “Siktirin gidin lan”, diye bir ses yankılanıyor. Hemen sakinleştirici vuruluyor çocuğa.
“Ağzına sıçtığımına bak sen, sen siktir olup gitsen biz de gideceğiz evimize. Senin gibilerin başını bekliyoruz sokaklarda. Rahat dur, diksinler şunu!”
Polis yorulmuş, kapıya çıkıyor, bir sigara yakıyor, kapının önünde onları görünce kabininden çıkan hastane polisinin ikram ettiği çayı alıp sigarasını yakıyor. Dikiş atılma işlemi nihayet tamamlanıyor. Herkes derin bir “oh” çekiyor. Polis çıkarken yumuşamış tavrıyla “Peki, tamam tamam, sor bir bakalım, belki onda vardır” diyor ve çocukla birlikte bana doğru yaklaşıyorlar.
“Abla, sigaran var mı?”
Göz göze gelince sanki onun hiç görmemem gereken bir sırrına ortak oluyormuşum gibi rahatsız oluyor, bakışlarımı kaçırarak uzatıyorum sigarayı.
“Al, al, buyur.”
“Camel içiyorsun ha? Vay Camel’ci seni. Her şeyin en iyisini siz için zaten, kancıklar!”
Kancık da olduk iyi mi? Çocuğu ifadesini vermek ve sabaha karşı evine göndermek için karga tulumba polis arabasına sokuyorlar. Giden arabanın arkasından öylece bakakalıyorum. O anda derin bir sessizlik oldu. Polis arabasının ardından uzun uzun baktım. Öylece kalakalıp baktım, epey süre yerime geçemedim. Araba uzaklaşırken içime öyle bir derin acı çöküyordu ki, anlatmamın imkânı yok. Düğüm anlar vardır ya; daha önce başına böyle bir şey geldiğinde ne yapacağını daha önce hiç kestiremeyeceğin anlar. Hayat, olağan akışında akıyordu ama beni saniyeler içinde durduğum yere mühürlüyordu. Hayattaki yerimi tayin ediyordu giden polis arabası. Çok zor geçeceğini öngördüğün bir ayrılık konuşması yaparken söylediklerinin aslında karşındakinin yüzünde nasıl bir ferahlama yarattığını şaşırarak fark edersin, ya da âşık olduğun insan öyle ufacık bir anda saçma sapan bir şey yapar ki, o an gözünün önüne on beş yıl sonranız gelir, ceketini alıp kaçarsın.
Sabaha karşı üçte yaşadığım bu an, polis arabasının o uzun sokakta o çocukla birlikte uzaklaştığı ve kaybolduğu an, tam anlamıyla bu sihirli anlardan biriydi. Tüm ruhum aidiyet hissiyle dolmuştu, daha önce hiçbir mekâna bu kadar ait hissetmemiştim kendimi. Çalışma masama baktığımdaki gördüğüm o tanıdık fotoğraf seyyah ruhumun yerinde yeller estirmiş, sırtımda olmayan çantanın oluşturduğu kamburu düzeltivermişti işte. O masa yuvamdı artık benim. Artırıyorum, yerimdi, yurdumdu. Recaizade bilmem kim dedemden kalmış yıllardır değişmeyen ve değişmeyecek olan ikametgâhım gibiydi. Mührün olmayan mürekkebi gözüme hayati bir eksiklik gibi geldi. Nasıl olmazdı mürekkep? Az önce kalktığım koltuğum, masam, bilgisayarım, cebimdeki sigaram o ana dek hiç olmadıkları kadar benim oldular. Delikanlının bir görünüp gidişi, gecenin başından beri kendimi hiç ait hissetmediğim bu yere beni çakıyor, mühürlüyor adeta. Tebdili mekân tutkunu olmadığımı tüm benliğimle kavradığım an, işte o andı. Kendimi o hastaneye bir daha hiç kopmayacakmış gibi bağlanmış hissediyorum. Yerime, yurduma, masama, yuvama geçip mürekkebi tazeleyip seri hareketlerle belgelere basmaya başlıyorum.






