Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Haziran 2013

Söyleşi

Murathan Mungan: “Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim.”

Oggito

Paylaş

16

0


Yazarın kendi macerasını inandığı biçimde yaşaması; “yazıyı yaşamda kullanılacak bir iktidar alanı haline getirmemesi”; kalemini kendindeki değişimleri, renkleri yansıtmaktan yoksun bırakmaması okuyucu için bulunmaz bir nimet. “Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim,” diyen Murathan Mungan’ın okuru bu ayrıcalığa sahip olduğunu biliyor. Murathan Mungan bize çok yakında kadınları, kadınlar üzerinden bir ülkeyi, çarpışmaları, karşılaşmaları, kırılmaları anlatmaya hazırlanıyor. Kadından Kentler’in okuyucuyla buluşmasına az zaman kaldı. Bu kitap, önceki kitaplarla ve yazarla ilgili pek çok soruyu tetikledi. Bence bu durum birbirinden farklı çalışmaların kesiştikleri ortak noktaların hakikatinden ve gücünden geliyor. Mungan bir kez daha “okuyucunun kaldırma gücü”ne destek veriyor.


Yedi Kapılı Kırk Oda, Murathan Mungan’ın ne denli önemli kitapların yazarı olduğunu gösterdi. Dizinin doruk noktası olan bu üçüncü kitabın yayımlanmasından sonra neler oldu?

Fazla bir şey olmasını beklemiyordum. Öyle de oldu. Aslında başkalarının ne dediğinin takibini bırakalı çok oldu. Sadece kulak vermem gerekenlerin, işaret noktası bildiğim insanların, kendime seçtiğim okurların görüşleri benim için bir şey ifade ediyor. Gençken insanın göz koyduğu bazı şeyler zamanla anlamını kaybedebiliyor. Yolda yüklerini indiriyor insan. Bu insana ciddi bir özgürlük kazandıran, onu dünyanın fani ve tali işlerinden azade kılan bir şey. İşte ne zamandır bu azade olma halinin içindeyim ve bu durum hoşuma gidiyor, kendimi böyle seviyorum. Şimdi yalnızca işin kendisiyle, yazdığımla, yazacağımla ilgiliyim. Tabii dünyaya kayıtsızlık demek değil bu. Dünyayı izliyor ve takip ediyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda’nın bir yapı olarak kendi içinde bir kavranma zorluğu olduğunu biliyorum elbette. Ama bunca yıl yetiştirdiğim bir okur var. Bu okur beni yanıltmıyor, aldatmıyor, kandırmıyor. Adının kırk oda olması, öncekilerin tekrarı olmasını gerektirmiyor. Yirmi yıl sonra aynı şeyleri yapmanın kime ne faydası var? Bütünlük fikrinden kopmadan, bunun bir süreklilik zincirinin halkası olduğunu bilerek ama elbette başka bir şey yapacaksın. Yedi Kapılı Kırk Oda, beni yazar olarak en güçlü tarif eden kitaplarımdan biri, çünkü kendi yazarlığım için seçtiğim benzetmeyle söyleyecek olursak, bu kitapta tarihi, yerli, hatta bilimkurgusal ve polisiye filmlerde oynayan bir aktör gibiyim.

Ne demek istediğinizi açıklar mısınız?

Benim kalemim kostümlü bir kalem. Kalemimi yazının çeşitli disiplinlerinde, türlerinde, farklı atmosferlerle giyindirmeyi seviyorum. Tabii bir etikete seslenmeyi amaçlamadıysan, edebiyat dünyasından birileri çıkıp seni bir türlü bir yere oturtulamayan, “şu yaşına gelmiş ve hâlâ onu bunu deneyen bir adam” olarak da gösterebilir. Ben bunu umursuyor muyum? Hayır. Peki bütün bunları denerken, beni ben yapan, beni yazar yapan temel izlekler görülüyor mu? Evet. O zaman mesele yok.O kitabın kendi içinde yazının ve öykülemenin teorisiyle ilgili dertler de var. “Hamlet ile Hitler” örneğin... Bu kadar teatral olan bir şeyin sahneye konulamazlığı ve ancak hikâyeyle anlatılabilirliği de yazdırıyor bana. Örneğin, Polonius’un arkasına saklandığı perdenin bir anda kan kesilmesini somut olarak bir tiyatro sahnesinde göstermeniz olanaksız. Bir tiyatro mizanseninden bir edebiyat mizanseni yaratmak! Bu bir fikirdir, sinemada bile ancak film hilesiyle olur. Ancak öyküde anlatabiliriiz. Hayal gücü söz konusu olduğunda, edebiyatın hâlâ en güçlü, en yüksek potansiyele sahip sanat olduğunu düşünüyorum. Bunu biliyorum, sadece edebiyat birçok fleyi anlatmaya müsaade ediyor. Modern öykü içinde yer alan kendi masalımın devlerini, baflka disiplinlere çevrilmezlikleriyle bu şekilde yaratabiliyorum. Yedi Kapılı Kırk Oda bu anlamda benim yedi kapıma işaret ediyor. Kalemimi bilediğim yedi ayrı kapının da hikâyesi bu. “Dumrul ile Azrail”in Cenk Hikâyeleri ile; “Mavi Sakal”ın Üç Aynalı Kırk Oda’daki “Alice Harikalar Diyarında” ile kardeş olduğunu düşünebilirsiniz, ama şunu belirtmekte fayda var ki bunlar her zaman birer uzantı değil, kimi zaman ters aynalar. Biri ne kadar sıcak ve pop art renkler kullanılan bir resimse, diğeri o kadar soğuk, serin, mavi, metal, gri renklerin kullanıldığı, çok mesafeli bir dil olabiliyor. Amaçladıklarımı ne kadar beceriyorum, beceremiyorum ayrı konu, ama bütün bunlar tesadüfî değil. Tasarlanmış, belli edebi tezler ve kuramsal kaygılar içeren metinler aynı zamanda.

Kitap, okurlarınızın gözdeleri arasına girdi diyebilir miyiz?

Bunu söylemek için henüz erken. Okurların da gözdeleri farklıdır. Örneğin bir akademisyen arkadaşımın gözdesi “Kan Kalesi”. Sanırım “Mavi Sakal” ona fazla bir şey söylemedi ama imza gününde bazı genç kızlar “Mavi Sakal” diye üzerime geliyor. Bu hoşuma da gidiyor. Yazdıklarınızın çeşitlilik içerdiğini, farklı dünyalara dokunabildiğinizi düşünüyorsunuz. Ne kadar okur varsa, o kadar kitap vardır. Yedi Kapılı Kırk Oda için “neden yedi kapı” sorusu çıkıyor ortaya? Aslında yazının, anlatmanın yedi kapısı bu. Kendine çeşitli dünyalara parçalamak için yola çıkmış bir yazarın yedi kapısı. Şimdiden söylemek gerekirse, bir sonraki kitap Dokuz Anahtarlı Kırk Oda olacak; ilk öyküsü bitti. Bu diziyi beşinci kitap Sonuncu Oda ile kapatacağım. Toplamına baktığımız zaman farklı stiller deneyip farklı arketipler üzerinde derinleştiğim kırk tane hikâye yer almış olacak bu dizide. Ömrüm yeterse bu benim “Bin Bir Gece Masallarım” gibi bir külliyat olacak.

Tasarıma verdiğiniz önemden sıkça söz edilir. Kitap yazmak kadar kitap yapmakla da ilgilisiniz. Yapmak istediklerinizin, yapmaya çalıştıklarınızın anlaşıldığını düşünüyor musunuz?

Bu beni sevip sevmemeyle ilgili verilmiş olan bir karara bağlı. Sevenler “yine bize bir sürp-riz yaptı” diyor. Ben bir şekilde “olmak” konusunda biraz anarşistçe, asice, etiketlenmeyi baştan inkâr etmişim. Tabii bu insanı çıkmaza sürükleyen bir macera da olabilirdi. Yaptığım, sevilen her iyi şeyin ardından bir tane daha yapmayı reddettim örneğin. Farklı şeyler denersem, birinde olmasa bile öbüründe var olabilirim düşüncesiyle korktum belki. Daha erken yaştaki duygularımdan söz ediyorum. İştahlarımı dizginlemeyi zamanla öğrendim. Ama şunu iyi biliyorum ki, Türkiye’de de dünyada da insanlar ne olursa olsun kolaylıklarla hareket ediyor. Adını rahat koyabilecekleri, tanımlayabilecekleri, ilk bakışta hangi rafa kaldırabileceklerini bildikleri ürünlerle karşılaşmak istiyorlar. Ben edebiyat maceramı bunun üstüne kurmadım. Yazımı sürekli ateşe atarak ilerledim. Nitekim Yedi Kapılı Kırk Oda’nın o kadar uzun zamana yayılmasının nedeni, bütün bunları bana yeniden düşünme, gözden geçirme olanağını tanımış olmasıdır. Yedi, lafın gelişi, kaç kapıdan geçiyorsunuz aslında... Örneğin kitabın çıkmasına iki ay kala son öyküsünü değiştirdim. Bu son öykü şimdi başka bir kitaba girecek. Dörtte üçü yazılmıştı. Kitabın kendi mimarisi dayattı bunu bana. Ben içe doğuşlarla yazan biriyim, ama bir yandan da kültürel referansların, kültürel değerlerin haritası içinde hareket etmeyi de önemseyen; geleneklerle, bağlarla, kalıtlarla olduğu kadar dünyanın şimdiki zamanıyla da ilgilenen bir yazarım. Ama bunların arasında göz koyduklarım, kullandıklarım ya da kullanmayı seçmediklerim var. Bir proje yazarı olsaydım denklem çok basitti. Bana yıllarca önce Attilâ İlhan, “Türkiye’de şiir ve roman okunur, başka hiçbir şeyle uğraşma,” demişti. Kendisi de hayatı boyunca şiir ve roman yazdı. 80’li yıllarda roman çok revaçtaydı. Dünyaya baktığınız zaman da hangi romanların konuşulduğunu biliyordunuz. Bu bir hesap işiydi, istesem yapardım. Postmodernist eğilimlerin yükseldiği bir dönemde, bütün bunları görmemek mümkün müydü? Eğer bu işi “fişlerimi nereye oynayacağımı biliyorum” diyerek, bir kumar olarak görürseniz yapacağınız şey bellidir. Sadece roman yazacaksın, dünyadaki trendleri takip edeceksin, pazar hesapları yapacaksın. Ben bunlar için yazar olmadım ki!

Edebiyatta sizin dışınızda gelişen olaylarda da tutucu bir tavrın hâkim olduğu görülüyor. Siz de zamanla düşüncelerin yön değiştireceğine dair bir inancı paylaşıyor musunuz?

Sorularınız da ve cevaplarım da aslında aynı zemine oturuyor. Anladığım kadarıyla ikimiz de Türkiye’nin kasabalılığından rahatsızız. Türkiye’nin pek çok sorunu kasaba ideolojisi etrafında ve hiza kültürü içinde çözümleniyor. Birörneklik ve anonimlik hâlâ birer temel değer. Mahalleli biraz öne çıkandan, farklı bir şey yapandan hoşlanmaz. Kimilerinin farklılıkları alımlamaları, kabul etmeleri çok zor. Anlamadıkları halde, saygı duymaları gerektiğini hissettikleri modern şeyleri bile yine kasabalılık içinden tarif ediyor, kasabalı olduğumuz anlaşılmasın duygusuyla hayran oluyorlar. “Kentli, muğlak yazılar yazan yazarları ve daha kapalı metinleri beğenmeliyiz” düşüncesi... Bugün kiminle konuşsanız en sevdiği yazarlar arasında Bilge Karasu, Sevim Burak falan sayar. Bunları sahiden seviyorlarsa, bu kadar kasabalı kalmayı nasıl beceriyorlar peki? Burada bir sahtelik var. Ya sahiden okumuyorlar ya da yalan söylüyorlar. Bu isimlerle övünmek, tıpkı çok zengin birinin jeepiyle, marka giysileriyle övünmesi gibi... Kısacası ben edebiyatın da, hayat kadar sahici olan yanlarıyla ilgileniyorum.

Kadından Kentler yayımlandığında Türkiye’yi kadınlar üzerinden okuduğunuza, bu öykülerin sadece kadınlar üzerinden anlatılabilir olduğuna ve kadın dünyasına başarıyla nüfus etmiş olduğunuza dair belki çok şey söylenecek. Ama öykülerinizdeki felsefi arka plana da işaret etmek gerek. “Olmak”, “olmamışlık” bunun için ele alabileceğimiz kavramlar arasında sanırım...

Bu kitabı yazarken, derdimi erkeğin zulmüne maruz kalan kadın üzerinden anlatma kolaycılığına yaslanmadım. Hatta öykülerdeki erkeklerin çoğu munis, yumuşak... Kimisi biraz sığ, renksiz sadece. Asıl sorum, erkek iyi olsa ne olacak? Sorunun temelinde dünyadaki var olma biçimleri ile ilgili bir sıkıntı var. Özel mülkiyete, aileye, devlete dair ciddi itirazlarım var. Bunların zemininde yükselen toplumsal yapıyla şekillenen kimliklerin çıkmazda olmasıyla ilgileniyorum. Edebiyat belki de olanların değil olmayanların, olamayanların sanatı. Edebiyat bir sorun sanatı zaten, o yüzden de sorun yaratan durumlarla ilgiliyim. Şiirlerimde, öykülerimde yapmak istediğim şey, insanların kaldırma güçlerine destek vermek. Bir iç gücü kazanmayı önemsiyorum. O sorun yokmuş gibi yapmak, sorunu gömmek, yalancı mutluluklarla avutmak, oyalamak doğru değil, ya da mutsuzlukla beslenmek, yara göstermek, acıyı kutsamak da değil yapmak istediğim. Her şeye karşın içimizi güçlendirmenin yollarındayım.

Başkalarının karamsar dediğine siz karanlığı görme gücü diyorsunuz...

Evet, edebiyatımın vermesini istediğim şey de bu. Şu kaba formülasyonlu umut, umutsuzluk meselesi için de aynı şeyi söylüyorum. Bir insanın yazmayı sürdürmesi, yazdığı her ne olursa olsun yaşamla bir umut ilişkisinin olduğunu gösterir. Umutsuzluk kültü sayılan Beckett, Camus bile yazmışlarsa, bu yaşama tutunmanın bir yolunu buldukları anlamına gelir.

“Düzmece bir ışıklandırma düzeniyle aydınlatılmış öykülerden uzak duruyorum,” demişsiniz bir yazınızda. Bu sözünüzü açar mısınız?

Budalaca yaşama sevinci aşılamayı kendine görev edinen, küçük insanların dünyasını anlatmayı amaçlayan teorilerden söz ediyorum. Bir de işin şu yanı var: Büyük zulümler aslında küçük insanların kayıtsızlığıyla oluyor, bunu da atlamamak gerek. Edebiyatın şöyle ya da böyle politize olmasıyla gelen mesaj verme amacı, aslında yalan söyleyerek hayattan okuyucuya gün kazandırmaya yarıyor. Kötü ebeveyn tavrı bu. Okuyucunun yetişkin bir birey olduğunu kabul etmek gerek. Türkiye’de medyanın yaptığı da bu, toplumu yeniyetme bırakmak, sorunlarını aşamayan bir çocuk gibi kalmasını ve daha iyi kontrol edilmesini sağlamak... Anneye, babaya, otoriteye ihtiyacı olduğunu hissettirmek. Bu tarz edebiyat anlayışının da aynı şeyi amaçladığını düşünüyorum. Okuru acıdan, üzüntüden, sıkıntıdan kaçırarak ya da şu çeşit çözümlerle halledilebileceğine inandırmakla olmaz. Yazar, okurun ebeveyni değildir, aksine okurun büyümesine, seçimlerini yapmasına en fazla ön ayak olan yol arkadaşıdır.

Yerel olana dair bilginiz, hâkimiyetiniz Kadından Kentler’de de yine göze çarpıyor. Bu kitapta yapmaktan kaçındığınız şeyler oldu mu?

Yurtdışında bazı kitaplarım çevriliyor, oyunlarım oynanıyor. Ben İstanbul’dan değil, Mardin’den kalkıp İstanbul üzerinden gittim oralara. Bunu kendi hikâyem için de, Türkiye’nin kültürel hikâyesi için de önemli buluyorum. Mezopotamya’nın malzemesine yenilerek bir tür yörecilik, bölgecilik yapmaya değil, oradan evrensel formlarda yapıtlar üretmeye çalıştım. Üzerinde kuramsal olarak da düşünülmüş yapıtlar.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eleştiri Ne Âlemde?Maurice Blanchot
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Tuba Karamuklu

31 Ağustos 2025

Annelik, Bağ ve Yüzleşme Üzerine Bir R..

Her Şey Bir Kırmızı Paltoyla Başlıyor...İnsan bazen bir hikâyeyi olay örgüsünde değil, kelimelerin titreşiminde, satır aralarındaki boşluklarda, sessizlikte hisseder. Kırmızı Paltolular, işte tam da böyle bir roman. Luigi Ballerini, ON8 K..

Devamı..

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Elisabeth Braw

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024