Bir yaz günü Musa Anter’in kapısını çaldığımızda, aydınlık yüzüyle bize kapıyı açtı ve bizi içeriye aldı. Kötülüğe dair tek zerre bile yoktu yüzünde.
Yazarlar ve aydınlar, kolay kolay yetişmez. Bir yazar ve aydının yetişmesi için yıllar gerekir. Bu minvalde her yüzyılda birkaç kişi, birkaç mihenk taşı dünyaya gelir ve kendini yetiştirir. Onlar da toplumumuzun temel yapı taşını oluştururlar. Toplum, bu tip insanların varlığıyla kendine gelir, onların sayesinde aydınlık bir geleceğe adım atar. Çünkü onlar, toplumu aydınlatma ve insanlara iyi şeyler aşılama amacıyla hareket ederler. Niyetleri herhangi bir güç elde edip insanları yönetmek değil, yönetimin adil ve şeffaf olmasıdır tek dertleri. Gelişmiş toplumlarda, hümanist ve demokratik bir sistemin hâkim olduğu ülkelerde, bu tip yazar ve aydınlar ödüllendirilir hatta ülkenin yüz akı olarak örnek gösterilir. Demokrasiden uzak bir sistemin hâkim olduğu ülkelerdeyse bu tip yazar ve aydınların ödülü, tutuklanıp zindanlarda çürütülmeye terk edilmektir, hatta çoğu zaman ölümdür. Çünkü yönetici erkler, onları kendi yönetimlerinin bekası için bir engel ve problem olarak görürler. Bu yüzden onları susturmanın türlü yollarını ararlar. Onları her şekilde susturmak isterler. Başkasının bir piyonu olarak ortaya çıkanlar değil de kendi kendini var etmiş olan aydınlar, dayanıklı ve inatçıdır. Onlar, ser verir de savundukları fikirlerden ve düşünce özgürlüğünden vazgeçmezler.
Geçtiğimiz yüzyılda Kürt toplumunda da böyle isimler ortaya çıktı. Küçük yaşta olmama rağmen bu isimlerden iki tanesini duymuştum. Biri Edip Karahan, diğeri de Musa Anter’di. İkisi de bizim bölgeden, bizlerdendi ama bizler gibi değil; birer efsane isimdiler. Karanlığa gömülmüş toplumumuzda birer ışık huzmesiydiler. Kendi ışıklarıyla toplumu aydınlatmak istiyorlardı ama karanlık güçler onların peşindeydi. Bin bir güçlükle okumaya çalışmış, cahil kalmaktan kurtulmuş, ilim ve irfan peşinde koşmuş bu iki kişinin varlığını içlerine sindiremediler.

Gençlik yıllarımda kitapların krallığına sığınmış ve yasaklı dilimle yazmaya başlamışken, bu iki aydının izlerini takip etmek istedim. Onların hitap ettiği topluluklarda oturmak, onları görmek, düşüncelerini öğrenmek ve sözlerine kulak vermek istedim. Tüm bunlara aklımın ereceği yaşa geldiğimde, Edip Karahan vefat etmişti ama Musa Anter halen hayattaydı. Musa Anter de yüreğindeki vatan hasretine son vermek ve nostaljiyi günün gerçekleriyle harmanlamak için İstanbul’dan dönüp Nusaybin’in Stilîl köyüne yerleşmişti. Ben de o zamanlar Nusaybin’de yaşıyordum ve onun köyü de bize çok yakındı. Duvarlara slogan yazmaktan yorulmuştum artık. Materyalist felsefeyi diyalektiğe bağlayan tartışmalardan da sıkılmıştım. Proletaryanın diktatörlüğü düşüncesine inancımı kaybetmiş, tek partili yönetim için yapılan mücadeleyi de anlamsız görüyordum. Sadece Kürtçe yazmak istiyordum, benim derdim de dermanım da buydu. Belki de Kürtçe yazmaya başlamakla bu gaflet uykusundan uyanıp kendi gerçeğimin farkına vardım. Bu yüzden 1978’de iki arkadaşımla beraber Stilîl’e gidip Musa Anter’i ziyarete gittik. Musa Anter, vaktiyle “Qimil” adlı yazdığı Kürtçe şiirinden dolayı nasyonalist Türk yazar ve gazetecilerin hedefi olmuştu. Bu şiir yüzünden onu tutuklamak hatta idam etmek istiyorlardı.
Bir yaz günü Musa Anter’in kapısını çaldığımızda, aydınlık yüzüyle bize kapıyı açtı ve bizi içeriye aldı. Kötülüğe dair tek zerre bile yoktu yüzünde. Yaşça bizden çok büyük olmasına rağmen, bir arkadaş gibi bizimle sohbet etmeye başladı. Hareketleri ve giyim kuşamıyla bize uzak biri sayılmazdı ama her haliyle bizden daha tecrübeli ve daha çok güngörmüştü. Bir köyde doğmuştu ve oradan dünyaya açılmıştı. Yaşamın çetrefilli yollarından geçmişti. Çok fazla kitap okumuş, okuduğu kitaplardan dolayı başı belaya girmiş ve hapis yatmıştı. İstanbul’un Kürt eşrafıyla görüşen ve iletişim halinde olan biriydi. Mantıklı, bir kentli gibi yaşamayı bilen biriydi. Şimdi de edindiği bütün tecrübeyle köyüne dönmüştü. Son zamanlarını çocukluğunun geçtiği ve anılarına ev sahipliği yapan köyünde geçirmek istiyordu.
Bizimle yaptığı uzun sohbet esnasında, bize yemek bile yaptı. Yemek piştikten sonra, yemeği bahçesindeki masaya alıp bize servis yaptı. Dört başı mamur bir masa hazırladı. Sanki yaşadığımız bölgeden bir anda kopmuş, İstanbul’da veya Avrupa’nın bilenen bir kentindeki bir bahçesinde kendimizi bulmuştuk. Yerken çatal ve bıçak kullanıyor, aynı zamanda sohbetimize devam ediyorduk. Güzel bahçesinde türlü türlü ağaçlar ve çiçekler vardı. Ayrıca bahçede dolanan ve renkli balıklarla dolu su arkları oraya özgün bir hava katıyordu. Musa Anter, bir âlim ve bir filozof gibi bizimle konuşuyordu. Kürtçe yazdığımı duyunca, buna çok sevindi ama içten içe de bana acıdı. Kürtçe yazdığım için başıma neler geleceğini kendi tecrübelerinden biliyordu. Ancak yurdu terk etmeye hazırlanıyorum, dediğimde gözleri parladı ve yüzünü kaplayan hüzün bulutu bir anda kayboldu. Bana İsveç’ten bahsetti. Eşi ve çocukları da İsveç’te yaşıyordu ama kendisi yurdunu terk etmiyordu. Ömrümün kırk senesini geçirdiğim bu ülkenin ismini ilk kez onun ağzından duydum. Eğer gidersen İsveç’e git, orada Kürtçeni ilerletip rahatlıkla yazabilirsin, dedi.

1980 Askeri Darbesinden önce; Suriye, Almanya ve Norveç’ten geçerek İsveç’e vardım. On sene sonra, 1990’da yurdu ziyarete geldim. Her yerde farklı bir ateş yükseliyordu. Musa Anter, halen köyündeydi. Onu ziyaret etmek istedim. Kardeşim askerlerin beni orada tutuklayıp, kayıplara karıştırabileceği konusunda uyardı. Bu yüzden özel bir araçla Musa Anter’i köyden aldırıp evde misafir ettik. Musa Anter’in gelişiyle evde bir bayram havası oldu. Onun sayesinde evimiz şenlendi o gün. Öğle yemeğinden sonra onunla bir röportaj yapmak istedim. Amacım bir zamanlar yurdun dört yanında yankılanıp da şimdi susturulan sesini yeniden duyurmaktı. “70 Yaşındaki Bir Delikanlıyla Röportaj" adıyla kendisiyle sohbet ettim. Öğleden sonra Musa Anter’i yolcu ettikten sonra, başıma bir şey gelmemesi için ben de tamamen köşeme çekildim. Kendisiyle yaptığım o röportajı 1990’da Kurdistan Press gazetesinde yayınladım.
Aynı sene içerisinde evlendim. Musa Anter de kendi yurdunda aradığı huzuru bulamayınca İstanbul’a taşınmıştı. Eşimle beraber İstanbul’da bir hafta kendisine misafir olduk. Kurdistan Press’in bir sayısı yanımdaydı o vakit. Gazeteyi kendisine yüksek sesle okudum. O an bir çocuk gibi mutlu oldu, sevinçten uçacak gibiydi. O dönem Nûdem dergisini de çıkarmayı planlıyordum ve gerekli tüm ön hazırlıkları yapmıştım. Musa Anter’e bu projemden bahsettim. Kendisi de derginin yazarlarından biri olacak ve her sayıda yazacaktı. 1992 yılının ilkbaharında derginin ilk sayısı çıktığında, Musa Anter de Nusaybin üzerine yazdığı bir yazıyla dergide yer aldı. Derginin ikinci sayısına yazısını yetiştiremedi ama üçüncü sayıya yetişecekti yazısı.
Derginin üçüncü sayısında onun ölüm haberini yayınladım. Öldürüldüğünü duyduğumda dergi basımdaydı. Ben de onun ölüm haberini dergide vermek için rüzgâr hızıyla Stockholm’den Uppsala’ya gittim. Mehmed Emin Bozarslan da kendi kitaplarını aynı yerde basıyordu. Bazen kendisiyle orada sohbet etme fırsatı buluyorduk. Her zaman enerjik ve keyifli olurdum. Bu yüzden Bozarslan ile hep şakalaşırdım. Bu sefer yayınevinin kapısından içeriye girip Bozarslan’ı gördüğümde, neredeyse kendisine selam veremeyip önünden geçtim. Bozarslan beni durdurdu. Yüzümdeki hüzünlü ifadeden kötü bir şeylerin olduğunu hissederek: “Hayırdır Firat, ne oldu?” dedi. Alt dudağım titredi, boğazım düğümlendi ve ağlamaklı bir sesle: “Musa Anter öldürülmüş.” dedim.
O barbarlar, tetiği çekip onun canına kıydılar. Fakat biz, bugün onun doğumunun 100. yılını kutluyoruz. Musa Anter, daha birçok yüzyılda yüreğimizde yaşamaya devam edecek.
Kürtçeden çeviren: Musa Bêjevan

.jpg)




