Taşmak
14 Şubat 2019 Kültür Sanat

Taşmak


Twitter'da Paylaş
0

Sadece doyan bedenler et ve kemikten ibaretken ruhu aç bırakmak ne büyük felaket.

Hayallerimiz, geleceği inşa ederken edebiyatla ölümsüz bir bağı çoktan kurmuş olur. Tasavvur ettiği düş bahçelerinde bizleri ağırlayan mihmandardır her edebiyatçı. Doğruyu ve yanlışı bilim tartışadursun, onlar eserlerini kötülüğe ayraç yapıp insanı iyiliğe ve iyi olmaya davet eder.

Kanunlar doğruyu ve yanlışı belirlerken her zaman duyguyu odağına alamayabilir. Bu yüzden her kanun meşru olmayabilir. Meşru olan, duygu üzerine huzur inşa eden ilkelerdir. Edebiyatçı meşru olanla kanun arasındaki makası kırmadan, incitmeden ve ruhlarımızı güzelleştirerek daraltma gayretindedir. Budur yazma gayesi; bu dürtüyle ısınıp kıvılcımla ateşleyip kalemini, yakarlar fakir yüreğimizi.

Yorulmuş, yıpranmış bedenlerinde duygu heybeleri vardır onların. Biriktirdiklerini, imbikten geçirip bir dize, bir cümleyle silkelerler, ahvalimizden düş bahçelerine pörsümüş yanlarımızı. Sabır taşıyla bilenen eserleri, çürümüş yanlarımıza saplanan birer mızrak olur.

Sudan ve topraktan pay almaya didiştiğimiz hengâmelerimiz var bizim! Sadece doyan bedenler et ve kemikten ibaretken ruhu aç bırakmak ne büyük felaket. Eğreti saatlerde koşuşturmalardan ibaret ömrümüze açtığımız tali yollarda bile rüya olamadık, duygu kalamadık! Efradını cami, ağyarını mani eylerken, ağyarımızı duygu gördük! Aciz kaldık güzel olandan. Acziyet üzerine vefa inşa edilmez! Ama yazmaya devam ettiler düş ve duygu ustaları.

İçinde kaybolduğumuz her kitap satırından, ruhumuzu sarmalayıp ısıtan her dizeden insan olmaya dair manalar ve duygular topladık. Zemheri havalarda üşüyen ve zifiri zamanlarda görmeyen yanlarımıza güneş oldukça onlar, çoğu zaman yazma sebeplerini de merak ettik. Ağırlaşan ve ağrıyan gövdelerinde, hüznün ya da bilginin taşmasıyla can buldular; yazdılar ve resmedebildiler düşlerimizi.

“Taştın yine deli gönül / Sular gibi çağlar mısın?” Deyişi de dervişin diline can veren coşkuyu anlatır. Edebiyatçı da can suyunu taşmasından alır. Su, çaydanlıkta nasıl taşar? Dolup taşar veya kaynar da taşar, bence üstatlar bu sebeple yazar. Şiir ve metin yazanın ‘taşma’ serüveni, türleri farklı eserlerin kimyasıyla hemhal seyreder.

Şair neyi yazsa tüm kapılar aşka çıkar. Çünkü her daim aşk; hüznün, hasretin, acının tutuşup kıvranan yüzünde yaşar. Öylece şair, kaynayan su gibi taşar. Nasıl ki dünya ocağından gelen kor lavlar volkanın kusmuğudur, şairin şiiri de sindiremediği cehennemidir. Kafiye kafiye deşer açık yaralarımızı. Dizelerine dağladığı bir çift gözedir hasretimiz. Mısraları, göğsümüzü kavuran, dile dökemediğimiz yangın anaforuna ayna olmaya yetiyor. İçimizdeki ateş sönünce aslında dolmadığımızı ve bilgiye susadığımızı ancak fark edebiliyoruz.

Dolup taşan su bilgeliğe, öğretiye işarettir; varlıktan yokluğa, kalabalıktan yalnızlığa ve dıştan içe doğru bir kaçışın habercisidir! Taşan su, kabını boğar! “Yazmasam, deli olacaktım!” der, Sait Faik. Yaşanmışlıktan kendine tüneyecek yer bulan öğretiler birikir, yığılır, an gelir sahibini taşar. Dem tutar yazarın kalemi, can değer diline bilgenin. Düz yazı üstatlarından kar suyu misali, zirveden gelip ruhumuzu serinleten roman, öykü, makale ve deneme öylece usul usul türer.

“Kul olam kalem tutan ellere” derken Sarısözen, Veysel de “Kurban olam kalem tutan ellere” diyerek yeniler iyiliğe, sevgiye, düşe, umuda, kimsesizliğe uzatılan; yazan ellere, ozanların hasretini. Yazmak ve okumak tutku değildir. Yazı önce yazana, sonra okura bir kurtuluştur. Okur kuyusundayken yusufun, yazarın taşan suyuyla ruhunu kurtarır…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR