Yola çıktığımdan beri aklımda Ulaş’ın gözleri. Kocaman, kahverengi, hayata hep şaşırmış gibi bakan gözleri. Güzel bir hayat kuracağım onunla. Ezilmenin, aşağılanmanın olmadığı güzel bir hayat!
Bir daha yakalayamayacaklar beni, bir daha insanlık onurumla oynayamayacaklar. Gözbağım hafifçe kaydığında, sigarasını yakıyordu, zippo çakmağının altına yazdırdığı adını gördüğüm böcek bir daha bana o pis ellerini süremeyecek. Seri ameliyatlarla düzeltebildiğim bedenime bir daha dokunamayacaklar. Kararlıyım.
Dikkat çekmemek için üç arkadaş gidiyoruz Kuşadası’na. Bir pansiyona yerleştikten sonra doğru deniz kenarına! Plajda pantolon hatta ceketle oturan tipler, eminim ceketlerinin altında silahları. Selim’i dürtüp gözümle adamları işaret ediyorum, gördüm der gibi gözlerini kapatıyor. Sadece tatile gelmiş hayat dolu gençler gibi denize atlayıp yüzüyoruz. Özellikle Samos adasına doğru fazlaca açılıyorum. Takım elbiseli tipler kalkıp deniz kenarına doğru yürüyorlar. Eminim artık, takipteyiz.
Takibi falan unutup, çocuklar gibi eğleniyoruz denizde, herkes tuttuğunu batırıyor. Ağzımıza doldurduğumuz deniz suyunu püskürtüyoruz birbirimizin yüzüne. Bu kadar suyun içinde gözyaşlarımı fark etmiyorlar. Biliyorum bu onları son görüşüm. Başarırsam diyorum, tutunabilirsem hayata belki bir gün, başka denizlerde yine böyle yüzebiliriz çocukluk arkadaşlarımla. Burnumun direğine bir sızı yerleşiyor.
Çocukluğumu bırakıyorum buraya, annemin o en sevdiğim kırmızı çiçekli elbisesi içindeki gülüşünü, saçlarımı koklamasını bırakıyorum. Babamı bırakıyorum buraya, çocuklarını sadece gözlerindeki ışıkla sevebilen, dokunmayı bilmeyen, bilemeyen babamı bırakıyorum. Ablamı, abilerimi, doğmuş, doğacak yeğenlerimi bırakıyorum. Sevdiğim kadınımı bırakıyorum burada, ilk adımını birkaç gün önce atan Ulaş’ımı, onun o hayretle bakan kocaman kahverengi gözlerini bırakıyorum. Misket oynadığım sokakları bırakıyorum. Selim’i bırakıyorum, Mustafa’yı. Komşu kıza âşık olup bütün mahalleyi kötü bir şarkıyla inlettiğim gençliğimin Ankara’sındaki çatı katını bırakıyorum. Dostlarla içilen tüm demli çayları, köpüklü kahveleri, bol buzlu rakıları bırakıyorum. Sakarya caddesinde içtiğimiz yarısı su, yarısı bira olan sifon biraları bırakıyorum. Zafer çarşısından kitap çalmayı, yaptığım eylemin adını ‘kamulaştırma’ koymayı bırakıyorum. Kitapları, kitapçı dükkânının tozlu kokusunu, sabahları dükkânın önünü ıslak süpürgeyle süpürmeyi bırakıyorum. Kimsenin içip, içip öpüşmediği yeni, soğuk ülkelere doğru sürükleniyorum.
“Amma da daldın oğlum!” diyor Mustafa. Kalk bir iki duble rakı içelim. Selim atlıyor hemen. “İçmesin lan, kuvvetten düşer.”
Kalkıp küçük, sevimli bir Rum meyhanesinde alıyoruz soluğu. İki büklüm olmuş Rum meyhaneci. Gençleri severim diyor barbunyayı masaya bırakırken, hep bir umutları vardır gençlerin, bizim gibi değillerdir. Gündüz vakti kimseler yok meyhanede bir biz bir de Adras. Masaya davet ediyoruz Adras’ı, rakısını alıp geliyor. Savaşı anlatıyor, Biz burada dosttuk diyor. Hüseyin benim kan kardeşimdi, biz sandala atlar şu karşıdaki kayalarda geberene kadar mastika içerdik diyor. Karısı karşıdanmış, Sisam adasından. Birden bir şarkı tutturuyor ihtiyar
samyotisa, samyotisa,
pote tha pas sti samo?
Sisamlı kız, Sisamlı kız
Ne zaman gideceksin sisama
Güller dökeceğim sahile Sisamlı kız
Gül yaprakları kumun üzerine
Yarısını Rumca söylüyor şarkının, yarısını Türkçe, ama hep ağlıyor söylerken, Gözyaşları buruşuk ellerinin üstüne damlayıp duruyor.
“Herkes gitti bir ben kaldım,” diye ekliyor şarkı bitince. “Neden kaldın?” diye soruyor Mustafa.
“Gidilir mi be! O burada kaldı, aha da şuradaki mezara gömdüm ellerimle, hiç gider miyim ben onu bırakıp? O benim karımdı, o benim arkadaşımdı, ben hiç onun mezarını bırakıp gider miyim?”
Kalkıp sarılıyorum ihtiyar adama, Bazen gidilir be!
Kadehte kalan rakıyı kafama dikip ayağa kalkıyorum. Şimdi gitmezsek hiç gidemeyeceğim diyorum onlara meyhaneden çıkarken.
Konuşmadan Pansiyona gidiyoruz, Sırt çantamı sırtıma takıp çıkıyorum hemen, çocuklar bana yetişmeye çalışıyor arkamdan. Biliyorum bir dakika dursam, duraksasam gidemeyeceğim. Kuşadası Milli Parkı. Bir saat sonra anons yapılacak:; “Parkı terk edin diyecek Anons, saat 19’dan sonra parkta kalmak yasaktır.” Anons yapılıyor, sarılıyoruz birbirimize. “İyi şanslar,” diyor Selim, sesinin titremesine engel olmaya çalışarak. “Başaracağını biliyorum” diyor Mustafa sıkıca sarılırken. “Eyvallah,” diyorum ormanın içine doğru yürürken. Dönüp bakmıyorum hiç. “Ulaş size emanet,” diye sesleniyorum uzaklaşırken. Nefesim kesilene kadar koşuyorum denize doğru, oysa acelem yok, güneşin batmasını bekleyeceğim daha. Vazgeçmekten korkuyorum, ne kadar ilerlersem o kadar iyi. Sahile doğru koşuyorum. Adras’ın şarkısı kulaklarımda; Dersimli kız diye değiştiriyorum şarkıyı. Dersimli kız! Dersimli kız! Ne zaman geleceksin Samos’a
Güller dökeceğim sahile Dersim’li kız!
Sahile yaklaşınca sırt çantamdan botu çıkartıp şişirmeye başlıyorum. Kürekleri monte ediyorum. Her şey hazır, güneş batarken lanet olası ay çıkıyor başka bir yandan. Bir süre bekliyorum ay belki şavkını çeker denizin üstünden. Deniz ay ışığında pırıl, pırıl! Deneyeceğim diyorum atıyorum botu denize, başlıyorum Samos’a doğru kürek çekmeye. İki yüz metre gidiyorum ki arkamda hücumbot, elli metre daha gidebilirsem Yunan karasuları, dokunamaz bana, en fazla ateş ederler. Bütün gücümle asılıyorum küreklere, ne kadar gittiğimi bilmiyorum. Ateş açıyorlar, ne bana ne de bota değmiyor kurşunlar. Gelmiyorlar arkamdan sanırım artık Yunan karasularındayım. Daha da büyük bir hırsla asılıyorum küreklere. Çat diye kırılıyor küreğin biri. Ana avrat küfrederek atıyorum kürekleri denize. İçimde bir hafifleme, içimde bir yalnızlık. Ay gitmiş, kapkaranlık deniz ve ben baş başayız. Bir ağlama geliyor. Bağıra, bağıra ağlıyorum karanlık denizin ortasında.
Kollarımı daldırıyorum denize kürek yerine, aklımda Ulaş’ın gözleri, karşıda ışıklar görünmeye başlıyor. Daha hızlı, Ulaş’ın ilk adımları. Biraz daha gayret! Dersimli kız, karım, kadınım! Koltuk altlarım bota sürünüyor, acıyor! Ulaş’ın gözleri, yarım kalan davam, dünyanın bütün çocukları, bütün yalnız bırakılan kadınları. Acı dayanılmaz, kanamaya başlıyor artık koltuk altlarım. Durmak yok Ulaş! Diye bağırıyorum gökyüzüne.
Müzik sesleri duymaya başlıyorum kıyıdan, ışıklar iyice yakın. Kalan bütün gücümle bağırıyorum kıyıya doğru; Tek bildiğim uluslararası kelime Help! Help! Bir motor sesi yankılanıyor denizde, bana doğru gelen bir ışık, bir balıkçı teknesi! Feneri yüzüme tutuyor bir adam. “Partizan, diyorum ona. “Gel burada işkence yok,” diyor adam, üstelik Türkçe. Kıyıya çıkartıyor beni. Bota sürtünmekten paramparça olmuş koltuk altlarıma birer havlu koyuyor. Ben Yorgo diyor. Karşıdan, Kuşadası’ndan göçmüş bizimkiler, oradan bilirim Türkçeyi! Bir tek bizim inatçı keçi kalmış orada, meyhaneci Adras! Kaçırmış keçileri be! Şu kollarını bir doktora gösterelim de önce aç mısın? Musakka yapmıştı Eleni musakka yer misin?






