Mustafa Soyuer • Mizansen
18 Nisan 2018 Ne Haber

Mustafa Soyuer • Mizansen


Twitter'da Paylaş
0

Her şey bir anda olmuştu. Kuşlar birden çekilmişti ağaçlara, rüzgâr bir anda susmuştu dallarda. Bir çam kozalağı , öylece asılı kalmıştı havada. Güneş, pamuktan bir bulutun yumuşaklığına kaçmıştı. Balıklar, yosunlarla oynaşmayı bırakıp kaya diplerine doluşmuşlardı. Deniz, bir anda, masmavi bir suskunluğa gömülmüştü. Evlerin pencereleri birbiri ardınca örtülmüştü, perdeler bir bir çekilmişti. Kornalar susmuştu bütün caddelerde, overlokçular kendi pürsek dudaklarını dikmişlerdi sokak aralarında, hurdacıların sesi birdenbire paslanmıştı. Hastalar iniltiyi, bebekler ağlamayı kesmişti. Bir tiyatroydu oynanan. Dünya kocaman bir tiyatro bir sahnesi; dağlar, denizler, evler bu sahneye gerçeklik vehmi veren birer dekordu. İnsanlar rolünü hakkıyla oynayan usta birer aktör... Ve mizansen gereği, her şey birdenbire taş kesilmişti. Bir oğlanla bir kızın acemi bakışmalarına kilitlenmişti bütün spotlar. On sekizindeydi oğlan; kız, on yedisine henüz girmiş. Çam ağaçlarının gölgelediği bir parkta, kıymık kıymık vedalarla doğranan tahta bir bankın üstündeydi oğlan. Kız, tahta aralarından acemi öpüşlerin döküldüğü karşıki bankta… On sekizindeydi oğlan. Örselenmiş bir çocukluktan, alnında birkaç ergen sivilcesi, ağır bir yürek burkuntusu, gömlek cebinde birkaç dal kısa Maltepe, saçlarında bir yağmur sonrası, dudaklarında iri bir can sıkıntısı, üç numara tıraşına kadar sinmiş ağır bir baba korkusu ve sırılsıklam bir yalnızlık kalmıştı geriye. Kız güzeldi, güzel olan her şey kadar güzel. Bahar kadar bereketli, su kadar aziz, nefes kadar gerekli, gölge kadar serin. Bir tiyatroydu oynanan ve şimdi sahne sırası onlardaydı. Oğlan, rolü gereği, yalım yalım yanan gözlerini, şimşek gibi çekmişti kınından. Yolunu daha önceden hiç bilmediği o dolaşık saçların karanlığına dalmıştı hızla. Kaybolmuştu o karmaşada. Boğulacak gibi olmuştu. Sonunda, bir cambaz maharetiyle, çelik tellerden birine tutunarak saçların karanlığından yüzün aydınlığına çıkmıştı. Orada tutunamayıp kızın çenesindeki büyük çukura düşmüştü. Ayva tüylerinden tutuna tutuna dipsiz bir kuyuya benzeyen o gözlerin kenarına kadar gelmişti. Tam eğilmiş kuyunun derinliğini anlamaya çalışıyordu ki kız, bu firari bakışı ensesinden yakalamıştı. İki bakış, iki kılıç gibi çarpışmıştı havada. Çıngılar çıkmıştı. İkisi de aynı anda utanmıştı bakışlarından, aynı anda koymuşlardı gözlerini kınına, aynı anda belli belirsiz tebessüm etmişlerdi. Spotlar aynı anda çekilmişti üzerlerinden. Birden, bir çam kozalağı pıt diye düşmüştü oğlanın ayaklarının dibine. Korna seslerine boğulmuştu caddeler yeniden. Uzaklardan, bir bebeğin ağlama sesleri işitilmişti. Kızla oğlanın sahnesi bitmiş, oyun kaldığı yerden yeniden başlamıştı. Oyunun burada bittiğini sanıyordu oğlanla kız. Oysa doğaçlama olarak devam edecekti oyun. Neler doğuracaktı gelecek sabahlar onlar için neler... Ama onlar henüz bilmiyorlardı olacakları. Koca şehir, bir kişiden ibaret olacaktı oğlana. Baktığı her yüzde, o karanlık gözleri arayacaktı. Issızlıktan korktuğunu hissedecekti. Kendi ıslığından güç devşirerek geçecekti karanlık sokakları. Ana caddenin ıslak kaldırımlarından akşamlık hüzünler devşirip acemi mısralar düşürecekti, kızın o usta gözlere. Bir kirpiğini, bir şiire sığdıramayacağı günler gelecekti birbiri ardınca. Uykusuzluğun gözlerinde salkımlandığı saatlerde, bağrındaki köz ile kafiye düşürecekti o üzüm karası gözlere. Gece oldu mu, elleri arkasından bağlı bir kız çocuğu nasıl bir acıyla gömülmüşse diri diri toprağa, aynı acıyla örtülecekti yorganlar üstüne. Putperest bir yanı olacaktı yalnızlığın ve Tanrı, yalnızlığı, sanki onun dolaşık saçlarından örmüş olacaktı. Ve Tanrı’ya ancak, o örgülere tutunarak varılacağına inanacaktı. Mevsimler gelip geçecekti birbiri ardınca. Baharlar yüzünü yaza döndürecek, yazlar bir taraftan güzleri kovalayacaktı. Göğü hep ağlamaklı bu sahil şehrinde, oğlanın yalnızlığını delip geçecekti güz yağmurları. Ruhuna kadar sırılsıklam ıslanacaktı. Ve o, yağmur çamur demeden o ilk bakışın izini sokak sokak kovalamaya devam edecekti. Ve bir gün kız, bir güneş gibi doğacaktı ömrünün ortasına. Getirdiği sıcaklıkla eriyecekti yalnızlığın o buzdan yontulmuş putları. Kemiklerine kadar ısınacaktı oğlan. Bölüşeceklerdi güz yağmurlarını aralarında. Nihaventte, hicazda, mecazda değil, hakikatte de "beraber ıslanacaklardı yağan yağmurda..." Romanlardan değil, birbirilerinden öğreneceklerdi, sevginin bir adının da emek olduğunu. Kız, oğlanın kırış kırış olmuş ömrünü jilet gibi ütüleyip düzeltecekti güzelce. Üstüne, çocukluğundan sinmiş yalnızlığı yıkayıp durulayacaktı. Sanki yeniden doğuracaktı onu. Huzuru, iyiliği içirerek büyütecekti yavrusunu. Bütün çocukluklarını hoş gören yüce bir olgunluk anıtı olacaktı evinde. Bereketi kaynatıp duracaktı kazanında.Çakıl doldursa kazanına, bıldırcın eti devşirecekti pişince. Turşu kursa, bir haftada kudret helvasına dönüşecekti lahanalar. Sofralarına huzur sağanağı gibi çiseleyecekti elleri. Ekmeklerini o bölmüşse karınları doyacaktı ancak. Huysuzlanacaktı da arada. Sesini bir perde yükseltip, perdeleri bahane edecekti sık sık. Söylenip duracaktı sigarasına. “Beni mi seviyorsun yoksa Maltepe’yi mi?” diye sorduğunda: “Maltepe’yi kısa, seni uzun seviyorum,” diye cevaplayacaktı bu soruyu oğlan. Kız, söylenip dursa da, sigarayı kahveyle sevdiğini bildiğinden oğlanın, erinmeyip kalkacak, öyle bir köpürtecekti ki mutluluğu, cezvelere sığmayıp caddelere, çarşılara taşacaktı. İnsan namına kime varsalar kaçar adım yine birbirlerine koşacaklardı. İnsanlarda üşüdüklerini birbirlerinde ısınacaklardı, yorgunluklarını birbirlerinde dinlendirecekti. “Kalbimin kızıl saçlı bacısı” diyecekti şairinden ödünç aldığı bir sesle oğlan. “İki yavrumun anası, kalemimin mürekkebi, ömrümün sebebi, ustam…” Yüzüne kondurduğu büyük bir memnuniyetle: “İyi ki seninle yaşadım dünyayı,” diyecekti, bir başka ödünç sesle. Ve birden ciddileşecekti. “Sakın ha!” diyecekti. “Mademki senden evvel doğmuşum, senden evvel ölmek hakkı da benimdir,” diyecekti. “Sakın ha!” İlk defa çiğnenecekti sözü. Elli senede, ilk defa, bir isteğini, elinin tersiyle itecekti kız. Ve oğlan yolunu her gün bu parka düşürecek, banklardan birine oturacak, başka bir banka oturttuğu bir hayal ile karşıdan karşıya utanarak bakışıp duracaktı. Gece oldu mu, elleri arkasından bağlı bir kız çocuğu nasıl bir acıyla gömülmüşse diri diri toprağa, aynı acıyla örtülecekti yorganlar üstüne. Kalkıp kalemine mürekkep çekecekti acısından. Bir mısra olsun yazamayacaktı, Hep aynı kelimeyi heceleyip duracaktı kâğıtlara. O kelimenin yanına bir kelime daha koyamayacaktı.

***

Birden, bir çam kozalağı, pıt diye düşmüştü oğlanın ayaklarının dibine. Korna seslerine boğulmuştu caddeler yeniden. Uzaklardan, bir bebeğin ağlama sesleri işitilmişti. Sahne bitmiş, oyun kaldığı yerden yeniden başlamıştı. Oğlanla kız, oyunun burada bittiğini sanmışlardı. Bitmemişti. Ama onlar, henüz bilmiyorlardı olacakları. Tanrı, yukarıdan, kahkahalarla gülüyordu.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR