Mutemedin Ölümü
24 Ocak 2019 Öykü

Mutemedin Ölümü


Twitter'da Paylaş
1

Sezai Eliaçık, o çarşamba sabahı 50 yaşını 1 yıl 7 ay 13 gün geçmişti. Ortaokulu ite kaka bitirdiği yaz bir avukatın yanında işe girmiş, orada getir götür, tahsilat işi yapmaya alışmıştı. Sonra da başka bir iş yapmayı düşünmemişti zaten. Nereden baksanız 35 sene yapar. Sigortası hiçbir zaman tam ödenmediği için emekliliğine daha vardı. Her fırsatta bunu dile getirirdi ama emekli olmakla ilgili bir hayali yoktu. Aslına bakarsanız, mesela eve gidince hemen soyunup dökünüp uzanmak, sevdiği bir yemeği yemek, o gün havanın güneşli olması gibi, günübirlik basit meseleler dışında, Sezai'nin hiçbir konuda hayali, temennisi yoktu. Bezginlik mi dersiniz, tevekkül mü bilemem, aleyhinde olan olayları kısa zamanda kabullenirdi. Sadece dilinde tortusu kalırdı. Mahalle kahvesinde ya da ne zamandır karşılaşmadığı birisiyle iki kelam edebilecek kadar bir tortu olurdu bu.

Salı günü öğleden sonra Kadıköy'e evrak getirmiş, yolda askerlik arkadaşıyla karşılaşmış, laf lafı açınca çarşı içindeki meyhanelerden birinde iki tek atmaya karar vermişlerdi. İki tekle kalmamışlardı elbette. Sezai kendinde eve dönecek takat bulamamış, arkadaşının ısrarlarına rağmen çoluk çocuğu tedirgin etmemek adına ucuz yollu bir otel bulma umuduyla rıhtım yönüne yürümüştü. Yeldeğirmenine çıkan dar sokakların birinde bulduğu en ucuz otelde bir gece yatmakla sabahı iskele civarında bir bankta geçirmek arasında düşünmüş, aniden bastıran yağmur ona seçme şansı bırakmamıştı. Gecelik parasını gün içinde yaptığı tahsilattan denkleştirdiği odasına girip şöyle bir etrafına bakındı. Duvara dayanmış bir somya, başucunda kapağı düşmüş bir komodin, üzerinde bir sürahi su ve ters çevirilmiş bardak, kapının çapraz köşesinde kumaşı kirli bir sandalye. 

Başının dönmesine dayanamayarak yatağa oturdu. Ceketini ve kıravatını çıkartıp köşedeki sandalyenin üzerine doğru fırlattı, yatağa devrildi, ayakkabılarını da sıyırıp çıkardı. Yüzünü duvara dönüp dizlerini karnına çekti.Somyanın yayları hafifçe dalgalandı. Gece boyunca duvara vuran gölgelerden midir bilinmez, bir türlü derin uykuya geçemedi. Sabah uyandığında saat neredeyse sekize geliyordu. Lavabonun üzerinde duran sırrı dökülmeye başlamış aynada kendine baktı. Seyrekleşip beyazlayan saçlarına, gömleğin altında kaldığı için kimsenin görmediği kısa boynundaki çizgilerine. Dün sabah üşenip için traş olmadığı için sakalları iyice kendilerini gösteriyordu. Otelin karşısındaki bakkaldan bir koşu gidip traş bıçağı alıp traş olabilirdi. Vazgeçti. Belki, dedi, bir berbere giderim, şu ensemle favorilerimi de düzelttiririm. Sonra kendi kendine, "Bir gece otelde kaldın diye hemen hovardalık etme Sezai. Elalemin parasını yemek kolay." Saatine bakınca hızlıca çıkması gerektiğini farketti. 08.15 Beşiktaş vapuruna yetişmeliydi. Yakası yağlı gömleğinin düğmelerini ilikledi, üstteki düğmeyi bıraktı. Kıravatını takıp ceketini giydi, kapıyı çekip merdivenleri hızlıca indi. Bütün acelesine rağmen, Konservatuar'ın önüne geldiğinde anlamıştı vapura yetişemeyeceğini. Dönüp büfeden bir Posta gazetesi aldı, simitçiden de bir simit. Bu kez yavaş adımlarla iskeleye ilerledi, turnikeden geçip bekleme salonunda biraz simidinde atıştırdı. Gazetesini evirip çevirip manşete, sürmanşete, arka sayfaya gözgezdirdi,sonra gazetesini katlayıp, siyah yıpranmış evrak çantasına soktu. Vapurda cam kenarında boş bir yer bulmaktan mutlu oldu nedense. Hani uzun yolculuklarda çocuklara ve sevgililere cam kenarı lutfedilir ya, öyle ılık bir his kapladı içini. Buna kendi bile şaşırdı.

Bu hisle, Beşiktaş iskelesine yanaşana kadar bir çocuk gibi etrafı izledi. Ancak vapurdan iner inmez yine Sezai oluverdi. Belkide kendi yaşamına böyle tahammül edebiliyordu ya da tahammül edebildiği bir hayatı sürüyordu. Pazartesiden cumaya hep pazartesiydi. İnsanlar, yazıhaneler, adresler başka olsa Sezai'nin ağzındaki tat hep aynıydı. Perşembe sabahı gün aydınlanırken, sabah mahmurluğu ile kolkola Şişhane durağına gelenler , durakta oturan adama dikkat etmediler. Oysa öyle rahatsız bir pozisyondaydı ki. Durağın oturağında hafif kaykılmış, bacakları yere basmıyor, yerden güç almıyormuşçasına gevşek, başı ardındaki cama dayalı. Gelen otobüsler doldu, yenileri geldi. Ne zaman sonra ayağına rüzgarda dağılmış gazete sayfaları takılan bir genç farkedecekti durakta oturan adamın herkesin düşündüğü manada uyumadığını. Haliç istikametindeki polis arabasına kadar tek nefeste koşup haber vermese, şakağında bir kurşun deliği, yağlı gömlek yakasında kan damlaları ve elinde sımsıkı tuttuğu çantasız çanta sapıyla bu şehrin vurdum duymazlığında daha kaç saat o durakta kalırdı Sezai Eliaçık bilinmez.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Melike Yıldırım
çok sarsıcı çok güzel Sabahattin ali havasında sanki Akıcı yalın çok etkilendim kapılıp gidio insan..
12:18 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR