Vera beni görür görmez içimdeki burukluk yüzünde bir anlama kavuşuyor. Sormuyor. Biliyor, anlatacağım. Adımlarımız soğuğa rağmen yavaş. Markete gittik. Girmedim. Bir sigara yakıp onu bekledim. Elinde poşetlerle döndü. Durağı aradı, taksi kalmamış. Yüzüme bakıyor, başımı sallıyorum. Yokuş yukarı yürüyoruz. Zor oluyor. Saçlarımız kardan ıslanmış. Hava buz gibi. Bir taksi durdu. Kar lastikleri yok, yokuşu çıkamazmış. İlerledikçe yol daraldı. Yokuş daha dik. Soluğum göğsüme iğne gibi batıyor. İrice, boz bir köpek. Bize bakıyor. Vera’yı arkama aldım hemen. Koluma sıkıca tutundu. Hava sisli. Sokak lambalarının ışığı cılız. Farlarıyla yolumuzu aydınlatan taksiye Vera aceleyle elini kaldırdı. Adam yokuşu aşmakla ilgili tereddütlü konuştu. “Nereye kadar giderse,” dedik. Adam memnuniyetsiz baktı. Elimizdeki poşetleri kaldırıp gösterdik. “Peki,” dedi. Ufacık bir kıpırtı arabayı geriye sürükleyecekmiş gibi yokuş boyunca nefeslerimizi tuttuk. Taksici bizi eve kadar götürdü.
Merdivenlerden arka arkaya çatı katına çıktık. Poşetleri mutfağa bırakıp salona geçtim. Vera erzakları dolaba yerleştiriyor. Pencereden manzarayı izliyorum. Karlı tepelerin ardından ışıklarıyla boğaz görünüyor. Karın ağırlığından ağaçların dalları bükülüp kırılmış. Sokakta yaşayan insanları anımsatıyor. Hep aynı sokakta aynı köşe başında. Omuzları çökmüş ve kolları kırılmışçasına kambur. Hep üşüyormuş gibi.
Hatırlıyor musun Vera, kocaman kapkara gözleri vardı. Pencere kenarındaki en arka sırada otururdu. Konuşmazdı pek. Başını kaldırıp göz göze geldiğimizde kara delik olurdu gözleri, hepimizi yutardı. Sonra gözlerini kapadığında bakışlarından fırlardık olduğumuz yere. Sen de onun gözlerinin kara deliğe benzediğini düşündün mü hiç Vera?
Vera elinde iki kupa kahveyle salona girdi. Yanıma geliyor.
Pencerenin önünde kahvelerimizi yudumluyoruz.
“Anlat,” diyor.
“Kadir,” diyorum. Ağlamamak için susuyorum.
“Hangi Kadir? Ne olmuş anlatsana.”
“Hani vardı ya.” Yutkundum. Elimi geriyi işaret ederek havada salladım. Geçmişten bahsettiğimi anladı.
“E ne olmuş Kadir’e?”
“Gitmiş o Vera.”
Vera’nın yüzü tokat yemişçesine kızardı. Dudakları çenesiyle birlikte titriyor. Konuşacak gibi oldu. Konuşamıyor. Vera’nın elindeki sigaraya uzanıp bir nefes çektim. Dumanı camdaki yansımama üflüyorum. “Giderken arkadaşlarıyla vedalaşmış. Konuşmuşlar uzun uzun. Bizi de unutmamış. Selam göndermiş,” diyorum.
“Arkadaşları,” dedi Vera. Yavaşça isimlerini sayıyor. Kupanın altındaki serçeparmağı boşlukta titriyor. Saydığı isimlerin siluetlerini görür gibi uzaklara bakıyor. Kirpiklerinin dipleri ıslak. “İkna edememişler mi kalmaya,” diyor. “Tutamamışlar mı onu?”
“Konuşmuşlar. Hatta günlerce konuşmuşlar. Öylesine bir karar değilmiş. Uzundur düşünüyormuş. Mutluymuş giderken. Öyle söylediler.”
Vera boşta kalan elini yumruk yaptı. Avucunda boşluğu sıkarken, “Aslında beni de aradı,” dedim itiraf eder gibi. “Belki de veda etmek istedi. ‘Bıraktım ders çalışmayı, şu an üniversite okuyor olsam ne olacak hocam? İnsanlar ölmeye devam etmeyecek mi? Mutluluk benim için bu değil hocam,’ dedi. İlk kez diyecek bir şey bulamadım Vera. Düşündüm. Nasıl umut veririm bilemedim. Ne desem bilemedim. ‘Öyle düşünmeyin ne olur, arkadaşlarına da söyle. Geçecek bu günler. İyi olun,’ diyebildim. Sesimin kırıklığından anladı belki üzüldüğümü. Toparladı sonra. ‘Biz iyiyiz. Birbirimize destek oluyoruz. Merak etmeyin bizi hocam,’ dedi.”
“İyi olmak öyle zor ki,” dedi Vera, turuncu saçlarından sıyırdığı lastik tokasını çekiştirmeye başladı. O anda Vera’nın dalgınlığından, algısının dışında olmaktan cesaret aldım. Günlerdir kendime sormaktan korktuğum soruyu bir çırpıda soruverdim.
“Vera pişman mısın? Bazen orayı terk etmişiz duygusuna kapılıyor musun?”
“Hayır. Ama orada olmalıymışız gibi geliyor. Biz ayrıldığımızda orada her şey normaldi. Bilemezdik.” Mindere oturdu. Dizlerini kendine çekti. Karşısındaki koltuğa geçtim ben de.
“Geçen gün okuldayken teneffüste dışarı çıkıp sigara içtim,” dedi. “Telefondan haberlere göz attım. Kötü oldum. Hani Sur’da... Kahvaltı yaparken roket düşmüş bir eve, herkes ölmüş. Fotoğraflara baktım, ağladım. Sınıfa çıkıp ders anlatmaya devam ettim. Sonraki teneffüste yine dışarı çıktım. Ağladım. Sonra yine ders. Bütün günüm böyle geçti.” Elini çenesine dayadı. Halıdaki gül desenlerine bakarken hatırladığı bir şeye acıyla gülümsedi. “Plastik sürahi, üstünde üç dal çiçek resmi. Dağılmış yer sofrasında, betonların içinde. Bembeyaz. Belli ki yeni.”
“Ne tuhaf,” dedim. “Takvimleri olaylarla tutuyoruz. Şu kadar insanın öldüğü gün. Şuranın bombalandığı gün. Şuranın yakıldığı gün.”
Birbirimize bakmadan sustuk epeyce. İçimden konuşuyorum. Belli ki Vera da aynısını yapıyor. Dudakları kımıldıyor bazen.
“Bazen içimden kalabalık bir caddenin ortasında yüksekçe bir yere çıkıp çığlık atmak geliyor Vera. İşten çıkış saatlerinde ya da okullar dağılırken, insanlar otobüslere doluşup vapurlara koştururken bağırmak istiyorum. Alışkanlıklarını bozmak, hayretle etrafa baktıklarını görmek. Birkaç adım attıktan sonra yeniden dönüp arkalarında o sesi ararken dudak bükmelerine tanık olmak. Hatta daha fazlası. Kaçışmalarını, birbirlerine çarpmalarını istiyorum. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum.”
Vera başını salladı. Yerinden kalkıp yanıma yaklaştı. Çenemi yüzüne doğru kaldırdı. Göz göze geldik. “Çığlık imdat demektir. Görün, duyun, kurtarın demenin en çaresiz biçimi,” dedi. Sarıldık. Başımı sımsıkı omzuna yasladım. “Yanımda uyu,” dedi tebessümle. Peşi sıra odasına gittim. Vera esniyor. Uykuyla uyanıklık arasında, dönüp beni yokluyor. Uyuyor sonra. Çatının eğimli köşesindeki bu odada kendimi tavan arasında hissediyorum. Küçük dar pencereden sokağın alaca puslu görüntüsünü izliyorum. Kış en sevdiğim mevsim. Oralara da kar yağsa ya, hava hepten soğusa. O zaman belki metalin soğukluğundan çekilir eller.
Ağzımda paslı demir tadı var. Dün gece içtiğimiz sigaralardan. Yorganın sıcaklığından taşan ellerim üşümüş. Salondan kalabalıkça sesler işitiyorum. Kaşık çatal sesleri. Masaya konan tabakların tok sesi. Kalınca bir kadın kahkahası. Kedi patisinin parkedeki sıralı küçük adımları. Vera’nın yumuşak sokulgan sesi.
“A uyanmışsın.” Elinde kahve fincanı. “Sana da kahve yapayım mı?”
“Olur, kim var içerde?”
“Alt kattakiler, kahvaltı hazırlıyoruz. Bu arada yarın okul yok. Kar tatili, hem de çarşambaya kadar.”
Değişmeyen yüz ifademe şaşırıyor.
Masada oturuyoruz. Alt kattakiler ve giriş katındaki esmer adam, “Kahvaltıdan sonra karda yürüyelim, fotoğraf falan çekeriz,” diyorlar. Okulsuz geçecek iki günün keyfiyle plan yapıyorlar.
“Yarın da sucuk ekmek yemeye gidelim,” dedi esmer adam. “Yukarda bir yer var, nefis yapıyor. Geçen sene de kar yağdığında gitmiştik. Böyle ahşaptan bir yer. İçerde soba yanıyor gümbür gümbür. Yemekten sonra bir de közde kahve yapıyorlar ki...”
Konuşmaların devamını duymamışım. Vera seslenince irkildim. Uzattığı tereyağlı reçelli ekmeği ısırdım bir parça. İştahsızım. Annem arıyor, çayımı da alıp salondaki pencerenin önüne gittim.
“Hasta mısın yoksa, betin benzin solmuş,” diyor annem. Ne zaman sesimde bir keder hissetse beni görüyormuş gibi konuşur, hep de hastalığa yorar. “Kalınca giyin, kombiyi de ellinin altına düşürme,” diye üçlüyor söylediğini.
“Tamam anne,” diye karşılık veriyorum. “Hadi sonra ararım yine.”
Her mevsim özellikle de kışın amaçsızca dolaşmayı sevdiğim sokaklar kara rağmen hiç keyif vermiyor. Eve dönerken kafamda bir başlangıç noktası arıyorum. Önce duş alsam, sonra film falan izlerim. Duştan sonra saçımı kurutmam gerektiği düşüncesi çok yorucu. Çay demlerim belki, fokurdayan demlik sesi hep iyi hissettirir. Eve varır varmaz sırtımdan tonlarca demir indirmişçesine kanepeye yığıldım. Saatlerce tavana baktım, duvardaki çivi boşluklarına.
Bir şeyler yapmalı duygusu taşırken insanın yapacak bir şeyinin olmaması ne kötü. Umarsızlık. Var olmanın hiç hali. Yalnızlık.
Günler sadece geçiyor.
İki ay yedi gün sonra. Telefonumdaki mesajda Kadir’in fotoğrafı. Gazeteden kesmişler. Sol yanında karanfil. Başında puşi. Gözleri her zamankinden daha büyük. Üç tutam perçemini alnına özenle düzlemiş. Gülümsemiş. Öldüğünden haberi yok fotoğrafının. Ağlıyorum. Onun konuştuğu dilden dökülüyor sesime kelimeler. Na na na. N






