Halid Ziya, karakterlerine değer yargısıyla yaklaşmadan, neyi niçin yaptıklarını göstermeye çalışan anlatıcılarıyla, okurun terbiye edilmek yerine, okuduğu karakterin iç dünyasını anlamaya davet edildiği bir roman kurar. Bu yüzden kendinden önceki kuşağın başta gelen temsilcilerinden Ahmet Mithat, üstü kapalı biçimde Halid Ziya’yı işaret ederek, Halid Ziya’nın başını çektiği Servet-i Fünun edebiyatını anlaşılmaz olmakla, toplumla ilgisiz olmakla eleştirmiştir.
Oğuz Atay 1975 yılında Aşk-ı Memnu romanının Halit Refiğ tarafından televizyon dizisine uyarlanması dolayısıyla TRT’de bir söyleşi verir. Atay’ın ilk cümlesi, “Halid Ziya’nın romanını ve tabii dolayısıyla insanlarını kendi duyarlılığıma çok yakın buluyorum” olur. Atay bu yakınlığın, deyim yerindeyse akrabalığın nedenlerini hem bu söyleşide hem de aynı sırada günlüğünde, Halid Ziya’ya ayırdığı sayfalarda hatırı sayılır tespitlerle açıklayacaktır. Doğumunun üstünden yüz elli yıl geçmiş bir yazarın modern Türk edebiyatının en devrimci hamlelerinden birini yapmış, modernist hatta postmodernist edebiyatın öncüsü olmuş bir isimle gerçekten de bir akrabalığı olabilir mi? Atay bir 19. yüzyıl realist romancısının dünyasına eklemlenebilir mi?
Bu kısa yazıda bu akrabalık ilişkisini Atay’ın edebiyatında Halid Ziya’yı arayarak tespit etmekten ziyade Halid Ziya’nın neden ve nasıl Atay’ın, hatta belki Atılgan’ın, Bener’in, şiirleri ve öyküleriyle ona selam yollayan İlhan Berk’in, Tomris Uyar’ın, en çok da Tanpınar’ın edebi atası olduğunu, diğer bir deyişle 1880’lerde yazmaya başlayan Türkçe edebiyatın kurucu figürü Halid Ziya Uşaklıgil’in sonraki edebi kuşakları etkisi altına alan roman dünyasının inceliklerini göstermeye çalışacağım.
Halid Ziya Uşaklıgil'in elyazısı.
Bunun için tekrar Atay’a dönelim ve kendisinin Halid Ziya ile yakınlığını nasıl açıkladığına bakalım:
Bunun çeşitli nedenleri var. Bir kere bir romanına verdiği addan da bildiğimiz gibi Halid Ziya hep kırık hayatları anlatmıştır. Yani benim bugünkü deyimimle tutunamayanları anlatmıştır. Hayata tutunamayan, hayat karşısında genellikle hayal kırıklıklarına uğrayan insanların dramını vermiştir. Bu yönden kendi duyarlığıma Halid Ziya’yı çok yakın buluyorum. Bu kahramanlar genellikle büyük hayaller kurarlar, yükseklere erişmek isterler fakat bazı özellikleri yüzünden, yani küçük hesapları, ürkeklikleri, tutuklukları ve endişeleri yüzünden sonunda hep hayal kırıklığına uğrarlar. Fakat bu kahramanlara kaderin oyuncağı, kader kurbanı demek de pek mümkün değildir. Çünkü Halid Ziya’nın kahramanları bütün yaşadıkları dramlar boyunca bu dramları bilinçli olarak hissederler; yani Halid Ziya’nın kahramanları daima kendileriyle hesaplaşırlar .... ama onlar hiçbir zaman ben bu olaydan sorumlu değildim, ben kaderin kurbanı oldum diye işi kolayca geçiştirmezler.1
Bu satırlarda da görüleceği gibi Atay her şeyden evvel Halid Ziya’nın kurduğu dünyayı ve karakterleri kendi roman dünyasına, karakterlerine yakın bulur. Kırık hayatların hikâyesi 20. yüzyılın ikinci yarısında bir nevi tutunamayanların hikâyesine dönüşecektir. Atay’ın bu kırıklık ve tutunama halinin içinde Halid Ziya’ya dair isabetle tespit ettiği noktaysa karakterlerin failliğidir. Romantik romanlarda olduğunun aksine, kader kurbanı olmayan, zaafları ve yanlışlarıyla eylemlerinin öznesi olan karakterlerdir Halid Ziya karakterleri. Anlaşılan Oğuz Atay da en çok bu yüzden, hayal kırıklığına uğrayan, tutunamayan ama kendi seçimini yapmaktan geri durmayan bu kişilere kendini yakın hissetmiştir. Zira onun roman kişileri de benzer zaaflarla maluldür ama arzularının ve seçimlerinin sonuna kadar peşinden giderler.
Halid Ziya’nın edebiyatını, bir kısmının isimlerini yukarıda andığım, 20. yüzyılın ikinci yarısındaki edebi kuşağa bağlayan en temel özellik işte bu arzu eden, seçim yapan, kendisiyle hesaplaşmaktan bir an geri durmayan fail karakterleridir. Bu anlamda en geniş manasıyla modern bireyin hikâyesini anlattığı için sonraki kuşaklara uzanabilmiştir Halid Ziya. Ama zaten roman türü her şeyden evvel modern bireyle uğraşır. O zaman biraz daha derine bakıp modern bireylikle kastedilenin ne olduğunu, bu kuşakları birbirine bağlayacak o faillik halinin Halid Ziya karakterlerince nasıl deneyimlendiğini görelim.
Halid Ziya’nın tefrikası 1887’de yayımlanan ilk romanı Sefile, “Düşündü, tereddüt etti...” cümlesiyle başlar. Henüz yazı hayatının çok başında, yirmili yaşlarındaki yazar bu ilk denemesinde her ne kadar romantik romanın etkisinden tamamen çıkamamış olsa da birçok bakımdan ciddi bir realist denemeye girişir ve kendinden önceki romancılarla ve roman anlayışıyla yine realizm çerçevesinde hesaplaşmaya girer. Roman Ahmet Mithat’ın Henüz On Yedi Yaşında ve Namık Kemal’in İntibah romanlarına gönderme yaparken bu iki romanın romantik dünya görüşüyle biçimlenen didaktik, terbiyevi yapısına karşı çıkmaktadır. Her iki yazarın belli görüşleri temsil etmek üzere kurguladıkları, iç dünyaları olmayan, siyah beyaz karakterlerinin ya ödüllendirildiği ya da cezalandırıldığı bir romansal dünyanın aksine Halid Ziya henüz bu ilk romandan itibaren okuru terbiye eden, ona yol gösteren, ahlak dersi veren yazar pozisyonunu terk eder. Onun karakterleri toplumsal ahlaka uymadığı için cezalandırılan karakterler değildir. Toplumsal sözleşmeye karşı çıkma pahasına kendi arzularının peşinden giden, bireysel arzu ile toplumsal sözleşmenin talepleri arasında sıkışan karakterlerdir. Ve en önemlisi romanın ilk cümlesinden de anlaşılacağı gibi eylemlerinin failidirler.
Arzu eden, arzularının peşinden giden, seçim yapan ve eylemleri doğrultusunda bedel ödemeyi göze alan karakterleri böylece ilk romandan itibaren görmeye başlarız. Ama özellikle Mai ve Siyah’la birlikte Aşk-ı Memnu ve Kırık Hayatlar’da fail karakterler çok daha ayrıntılı olarak çözümlenmeye başlar; iç dünyalarının derinlikleri, çatışmaları, zaafları, başarısızlıkları, hayal kırıklıkları anlatılır. Ancak burada özellikle vurgulanması gereken nokta, bu anlatımın her şeyi bilen bir üçüncü tekil şahıs anlatıcının yargılayıcı bakışıyla değil, üçüncü tekil şahıs her şeyi bilen anlatıcının karakterleri odaklayan bakışıyla gerçekleşmesidir. Yani başta Mai ve Siyah’ta Ahmet Cemil olmak üzere, Bihter’in, Ömer Behiç’in bakışından, onların ta içinden bu çatışmaları ve hayal kırıklıklarını okuruz. Anlatıcı sadece realist romanın son derece iyi gözlemleyen ve tasvir eden anlatıcısı değildir, karakterlerine iyice yaklaşır, onların bakışını ve iç dünyasını âdeta giyinir. Bu pozisyon, tek ve mutlak olmak yerine bireylerin algısıyla biçimlenen gerçeklik kavrayışının, daha doğru bir ifadeyle hakikat denenin sadece bireyin algıladığı kadarından ibaret olduğu modernist anlayışın da kapısını aralamaktadır. 19. yüzyıl realist romanının önde gelen isimlerinden olduğu kadar modernist romanın da fitilini ateşlemiş olan Flaubert, “Hakikat yoktur; görme biçimleri vardır” derken bu tavrı kastetmiş, gerçekliğin nasıl da bireylerin deneyimleri, bakışlarıyla farklı biçimlerde algılanabileceğine işaret etmiştir.2 Bu anlamda Halid Ziya romanı, fail karakterleri üzerinden onların dış gerçeklikle ilişkisini, gerçekliği nasıl deneyimlediklerini ortaya koymuştur.

Romanlarındaki karakterler, ilk romanı hariç Osmanlı orta sınıfına veya üst orta sınıfa mensup kişilerdir. Bu nedenle deneyim alanları Batılılaşan, giderek modernitenin etkilerine maruz kalan bir toplumsal ve kamusal alandır. Her ne kadar romanlar bu toplumsal ve kamusal alanın kendisini merkeze almasa da bireyler üzerindeki emareleri son derece güçlü biçimde gösterilir. Asır sonu denilen 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumunun dönüşümünü, Batılılaşmasını, geleneksel cemaat yapısından kopuşunu bireysel deneyim üzerinden ortaya koyan Halid Ziya romanı tam da bu nedenle hem çağdaşı Osmanlı yazarlarınca hem de Cumhuriyet döneminin yazar ve eleştirmenleri tarafından köksüzlükle, yerli olmamakla, toplumdan kopuk olmakla eleştirilmiştir. Oysa Halid Ziya modern bireyin, çağdaşları Flaubert’de, Stendhal’de, Balzac’ta görülen hikâyesini anlatırken tümüyle “buraya”, kendi yaşadığı topluma ait bir birey portresi çizer.3 Oğuz Atay günlüklerinde Halid Ziya karakterlerinin, yaşadıkları topluma aidiyetlerini gerek Halid Ziya’ya gerek Servet-i Fünun edebiyatına dair alışılageldik yargılardan farklı biçimde değerlendirebilmiştir:
Halid Ziya toplumumuzda yüz yıl kadar öncesinin Batı’ya yönelen aydın topluluğunun bilinçli bir insanıdır. Onun kahramanları da bu yönelişin temsilcileridir genellikle. Günlük yaşayışları, kılıkları, düşünceleri ve okudukları kitaplarla geleneksel Osmanlı davranış ve duyuşunun dışında kalırlar. ....
Halid Ziya’nın kahramanları ne kadar piyanoda Chopin çalsalar, Alexandre Dumas okusalar, redingot giyseler ve XIV. Louis mobilyalarıyla evlerini döşeseler de bizim insanımızdır. ....
Kendileriyle esaplaşabilirler, çünkü kendilerini oldukları gibi, hatta, bunalım anlarında olduklarından da aşağı görürler. Gerçek insanımız gibi birçok şeye katlanırlar ama, sonunda gene bizim insanımız gibi gösterdikleri tepki, başkalarına isyan değil, kendini cezalandırmaktır. Ömer Behiç tutkularından –büyük acı duyduğu halde– vazgeçer, Ahmet Cemil uzak, bilinmeyen sıcak bir ülkeye gider. Bihter kendini öldürür. Bunlar hep kırık hayatlardır, bir bakıma tutunamayanlardır; ama öyle boş, kişiliksiz, zavallı kuklalar değillerdir. Kuvvetli ya da zayıf ama gerçek karakterlerdir.4
Oğuz Atay her şeyden evvel Halid Ziya’nın kurduğu dünyayı ve karakterleri kendi roman dünyasına, karakterlerine yakın bulur. Kırık hayatların hikâyesi 20. yüzyılın ikinci yarısında bir nevi tutunamayanların hikâyesine dönüşecektir. Atay’ın bu kırıklık ve tutunama halinin içinde Halid Ziya’ya dair isabetle tespit ettiği noktaysa karakterlerin failliğidir.
Oğuz Atay belki de yazarlık sezgisiyle görmüştür Halid Ziya’nın kurduğu dünyayı. Evet, Halid Ziya’nın karakterleri geleneksel Osmanlı toplumunu yansıtmaz. Ama “buraya”, asır sonu Osmanlı toplumuna aittirler. Bu anlamda onun arzu eden bireyleri 19. yüzyıl sonunda modernliği deneyimleyen Osmanlı bireyleridir. Bireyleşme sancısının ve cemaatten kopuşun yarattığı yalnızlığı deneyimlerken bireysel arzularla toplumsal ahlak uzlaşımlarının arasında sürüklenirler. Arzularını toplumsal sözleşmenin öngördüğü uzlaşımlara uydurması beklenen karakterler bunu yapmak yerine sözleşmeyle çatışan arzularının peşinden gider, diğer bir deyişle eylemlerinin sorumluluğunu yüklenerek kırık ve metruk kalmayı göze alırlar. Bihter’in yasak aşkını yaşaması, intiharı; Ahmet Cemil’in büyük mücadelelerle yazmayı başardığı eserini yakması; Ömer Behiç’in bin bir güçlükle elde ettiği üst orta sınıf evini ve ailesini, peşinden gidilmesi kaçınılmaz arzuları için tehlikeye atması Halid Ziya karakterleri için “metrukiyet”in kaçınılmazlığını gösterir. Halid Ziya’nın karakterlerini tasvir ederken sıklıkla kullandığı “metruk”luk hali, bir varoluş biçimi olarak metrukiyet, insanın dünyanın ortasında tek başına, hamisiz, cemaatin, ailenin korumasından uzak, arzularıyla dolu ama arzularını da tamamen gerçekleştiremeden yalnız ve çaresiz kalmasını, bir nevi geleneksel Osmanlı toplumunda modern birey olma halini imler.5 Atay’ın tutunamamayı seçen karakterleri gibi Halid Ziya’nın karakterleri de bir anlamda 19. yüzyıl sonu Osmanlı toplumunda bireyleşmek için metruk kalmayı seçmişlerdir. Derdinin insanı anlamak ve anlatmak olduğunu söyleyen Halid Ziya’nın bütün romanları ve hatta öyküleri kendi deyişiyle “beşer hayatı”nın aktarımıdır. Onun yazma ânı belki de insanın hayatını ısrarla böyle bir metrukiyet üzerinden kurmasına neden olur.
Halid Ziya, karakterlerine değer yargısıyla yaklaşmadan, neyi niçin yaptıklarını göstermeye çalışan anlatıcılarıyla, okurun terbiye edilmek yerine, okuduğu karakterin iç dünyasını anlamaya davet edildiği bir roman kurar. Böylece edebiyatı araçsallaştıran, ideolojik bir aygıt haline getiren anlayışların aksine özerk bir edebiyatı biçimlendirmiştir. Bu yüzden kendinden önceki kuşağın başta gelen temsilcilerinden Ahmet Mithat, üstü kapalı biçimde Halid Ziya’yı işaret ederek, Halid Ziya’nın başını çektiği Servet-i Fünun edebiyatını anlaşılmaz olmakla, toplumla ilgisiz olmakla eleştirmiş,6 sonrasında Cumhuriyet döneminin ana akım edebiyat tarihçileri yazarın usta kalemini değilse bile kurduğu romansal dünyayı ve metruk karakterlerini içinde yaşadıkları topluma uzak bulmuşlardır. Oğuz Atay’ın edebiyatını da aslında Halid Ziya’ya bağlayan diğer dikkat çekici nokta bu anlamda edebiyatının özerkliğidir. O da tıpkı Halid Ziya gibi romanının bütün ideolojik göndermelerine rağmen kurduğu biçim ve romansal dünya ile bireyi merkeze alan, bütün diğer göndermeleri bireysel deneyim üzerinden işaretleyen bir edebiyat ortaya koymuştur. Tıpkı Halid Ziya gibi döneminin beklentiler ufkunun ötesinde bir eser yarattığı için eleştirilmiştir. Oysa onun karakterleri de toplumsal sözleşmeyle çatışmayı göze alarak eylemlerinin faili olan, arzularının peşinden giden karakterlerdir. Şüphesiz 70’ler Türkiyesi’nin ana akım edebiyat anlayışı ile asır sonununki birçok bakımdan birbirinden çok farklıdır. Ama bu iki dönemin hâkim edebiyat yaklaşımı edebiyat metninin ideolojik bir aygıt olması üzerinden birleşir. Tıpkı Oğuz Atay gibi Halid Ziya da asır sonunda hâkim anlayışın dışında bir yazı dili ve biçimini ortaya koymakla kalmamış, onu Oğuz Atay’a uzanan kuşaklara bağlayacak edebiyat tasavvurunu, yani bireyselin de, özel alanın da son derece politik olduğunu göstermiştir.
1 https://www.youtube.com/watch?v =9CJMji4Xf-o
2 Zeynep Uysal, Metruk Ev: Halid Ziya Romanında Modern Osmanlı Bireyi, İletişim Yayınları, 2014, s. 18.
3 Zeynep Uysal, “Kurucu Bir Figür Olarak Halid Ziya Uşaklıgil”, TR Dergisi, Mart-Nisan 2016, s. 7.
4 Oğuz Atay, Günlük, İletişim Yayınları, 1987, ss. 193-194.
5 Zeynep Uysal, Metruk Ev, s. 14.
6 Fazıl Gökçek, Bir Tartışmanın Hikâyesi: Dekadanlar, Dergâh Yayınları, 2007, s. 29.
Yukarıdaki fotoğraf: Halid Ziya, Hasan Âli Yücel ve İbnülemin Mahmut Kemal İnal.

.jpg)




