Susmak ve yalnızca kendimle baş başa kalabilmek için dünyanın en derin çukurunu merak ediyorum. Oraya inip düşünmek istiyorum. Acaba orası da gürültülü müdür? Yalnızlığı nasıl hissedebilirim o derinlikte?
İnsanın en derin çukurundaydım, bundan tam otuz beş sene önce. İyiydim. Hiç ses yoktu, konuşma ihtiyacı yoktu. Işık bile yoktu. Huzur dolu bir uykudaydım orada.
Sonra dünyaya geldim. Düzlüğe çıkar gibi oldum. Düştüm. Ağladım. Ağlattım da. Yordum. Yoruldum da. İsteklerim bitmez oldu. Etrafımdaki her şeyi kırıp dökmek geliyordu içimden. İnsanlar bana mısın demediler, bana kızmadılar, suratıma sertçe baktıkları oluyordu sadece. O zamanlar ağlıyordum. Gözlerinde bana doğru hızlıca uzanan dikenli bir yol beliriyordu. Yürünemez bir yol. Yürümeye çalışsam da her yanım kanıyordu. Can havliyle neye dokunduysam bozdum. Kırdım. Ben bozdum onlar onarmaya çalıştılar. Ben neyi bozduğumu bilmiyordum onlarsa neyi düzelttiklerinden habersizdiler.
Yerli yersiz güldüm. Kahkahalar attım. Ben ağlarken ağzımdaki dişler birer birer döküldü. Bazılarını çektiler. Ben güldüm onlar da güldüler. Ağladım bazıları da benimle ağladı. Sürekli benimle konuşmaya çalışıyorlardı. Kendileri gibi hareket etmemi isteyip durdular. Bana bir şeyler anlatılıyordu hep. Ağızlarından köpük saçarcasına ve gözlerinden yaşlar gelircesine konuşuyorlardı benimle. Anlamıyordum. Onlar susunca, suskunluklarına anlam aramak için uzun uzun izliyordum etrafı. Yanımdakileri dikkatlice süzüyordum. O zaman bir şeyler anlatmaya çalışıyordum. Ellerimle, gözlerimle ve sürekli büzüşen dudağımla.
Bana bir şeylerin adını öğretiyorlardı devamlı. Mesela anne. Baba. Ateş, diyorlardı. Ona yaklaşma. Sonra ilaçlar. Sözde şifa. Ulaşmak istediğim şeyler hep yüksekteydi. Benden büyük olan her nesne, tanrı gibi yukarıdan bakıyordu bana.
Polis, jandarma, sarhoş adamlar, yabancılar, dilenciler ve ay dede. En korktuklarımdı. Bunların içinde en masumları ay dedeydi. Hadi diğerlerini anladım da beni ay dedeyle neden korkuttular?
“Sen bilmezsin. Dünya alçaktır, aşağıdadır, aşağılıktır, içindekiler de öyledir. Ay da korkutucudur. Evrene güvenme, onunla bağ kurma.”
Ay dede yüzünü gösterdikçe yorganların altına saklanırdım.
Çekin perdeleri. İçeri ışık girmesin. Ben karanlığa nicedir alışığım. Yarasa gibiyim. Karanlık mağarada, buz gibi bir taşa yapışıp kaldım.
Bana konuşmayı öğrettiler. Yalanın nasıl söylenmesi gerektiğini dilin yay gibi bükülebilmesinden öğrendim. Gerçekler böyle hedef alınıyordu. Kelimeler geriliyor, geriliyor ve sonra fırlatılıyordu. Sarf ettiğin sözcüler sana dönüyordu sonunda. Her şey bir yansıdan ibaretti. Sanki bir aynayla geziyordu herkes. Aynayla barışmayı, onun karşısındaki benle mutabık olmayı öğrendim. Savaşmayı öğretmediler ama. Çünkü çatışmanın fitili önce iç dünyada ateşlenirdi. Toplumun aynasına baka baka bütün kusurlarım gözümde büyümeye başladı. Gözümde mercek vardı. Beni devamlı kandıran bir mercek. Kendine baktığında gördüğünü, başkasında aramayacakmışsın; öğrendim.
Saçlarını düzelt, tara, şekil ver. Kravatının rengi olmamış. Çift ütü izi. Uyumsuzluk.
Sabahları uzunca esneme seansları. Peşinden uyuz bir öksürük. Genellikle kuru, kupkuru.
Dışarısı egzoz kokusu, telaş, kargaşa, kaos, koşuşturma, korna sesi, pislik. Kirli çarşaftan henüz ayrıldım oysaki. Asansörde sabahları evden kahvaltı etmeden çıkanların nefes kokuları, üstelik sigara içmişler. Bari parfüm sıkmasaydınız.
Toplantılara geç kalmak istiyorum. Hatta hiç katılmamayı tercih ederdim elimde olsa. Oranın da kendine has bir dili var. Sadece orada geçerliliği olan kelimelerle konuşuyorsunuz. Yazılı olmayan ama yerleşik kurallarla belirlenmiş, nasıl davranmanız gerektiği. Çok katı ve tavizsiz.
Profil fotoğrafı, photoshop, selfy, toplu fotoğraflar… Sonra herkes dağılıyor. Herkes darmadağın. Toparlanamıyor kimse. Şehrin akşamları kan şekeri düşüyor. Bir telaş beliriyor caddelerde. Titriyor lambalar. Öfkeli araba kornaları, sıkışık kahve kuyrukları, şişman hamburgerle geçiştirilen açlıklar. Kent öksürüyor. Kupkuru bir öksürükle herkesi ait olmaya çalıştığı yerlere fırlatıyor. Hayal ettiğin yaşam yok burada. En kusursuz planların bile küçük bir rastlantıyla bozulduğu bir hayat. Yaşayabilmek için değil, ölmemek için. Hayatı yaşanılır kılan bir eşik var mıdır sahiden? Bir kırılma noktası arıyor insan. Yaşamak için önce kırılmayı bile göze alabiliyorsun. Nereden başlamak gerekiyor hayata? Bir çukurun içinde çaresizce beklerken mi? Oraya ne zaman düştün. Belki de kendi rızanla indin o karanlık yere. Çukurdan çıktım. Başka bir çukura düşene kadar düz yerlerde yürüyorsun bir müddet. Yoruluyorsun. Takatin kalmıyor. Düz yolda yürüdüğünde düzlükten bıkıyorsun. Bayır çıkarken nefesin yetmiyor. Yaşamın düzü de yokuşu da inişi de engeldir kendi nispetinde.
Seminerleri dinlemek için katıldığım toplantılarda fırsat buldukça kestiririm. Konferans salonlarındaki koltuklar genellikle rahattır. En azından benim gittiğim yerlerdekiler öyle. Gevşe, kollarını yana koy, göğüsler açık, omuzlar rahat, derin enfes al, üç kere say, şimdi on saniyede nefesini boşalt, tüm bunları gözlerin kapalıyken yapıyorsun. Birazdan “gözlerini yavaşça aç” uyarısı gelecek. Aç gözlerini. Açgözlü insanlar arasındasın. Gözlerin açık olsun. Etrafı pürdikkat seyretmek zorundasın. Hoparlörden anlamsız sesler geliyor, konuşmacı sessizce bir şeyler söylüyor. Hafif bir müzik bastırıyor söylediklerini, daha da rahatlamamız gerekiyor şimdi. “kollarını başınızın üzerine koyun” diye bir telkin daha işitiyorum. Tutuklu muyuz? Hayırdır. Siren sesi işitiyorum şimdi de. Telsizlerden yükselen şırıltılı, hırıltılı, pütürlü birkaç cümle. Asla anlaşılmayan. İnsanların anlamadığı ama belki de sadece devletin bildiği bir lisan. Güvenlik önlemlerini artırın! Arttı mı? Her yer üniformalı insanlar tarafından çepeçevre sarıldı.
Eller yukarı! Herkes yere yatsın!
Hepimiz yerlerdeyiz. Yerlerdeyiz. Sürünüyoruz. Sürün asker! Alçak sürün. Topuklar yere yakın sürün, kafanı yukarı kaldırmadan. Etrafı dikkatlice süzerek sürün. Kamuflajlar çamura bulanıyor. Kollar yaralanıyor sürünmekten. Kalabalık koğuşlar. Soğuk duş. Mektup yok ama akıllı telefonlar var.
Nöbet. Nöbet geçiriyor insanlık. Nöbetteyiz. Kulakta rap müziği. Rap rap rap rap trap trap trap rap… Sağ, sol, sağ, sol, sa, sol, sa, ol… Dur!
Çatışma çıktı. Tatbikat. Çatışma var. Sol. Sağ. Kargaşa. Kaos. İn. Cin. Yok. Artık. Kim seçildi? Bizi kim seçti mi demeliydim?
Büyüdüm. Dünyanın en yüksek yerini merak ediyorum. Oraya tırmanmak istiyorum. Düşük rakımda yediklerimi en yüksek tepelerde kusmak ve rahatlamak istiyorum. Bağırarak kusmak içimde ne varsa, tüm zehirleri akıtmak ve her şeyden kurtulmak istiyorum. Beynimi de kusmaya hazırım. Aşağıda olan bitenleri düşünmek istemiyorum. Çukurlarda, o izbe ve karanlık mahzenlerde, nemli ve yapış yapış olan, insanın bilincini bulandıran ve hayal kurmaya bile fırsat vermeyen havasız, susuz, aşksız, insansız, umutsuz, neşesiz yerlerde işittiklerimi burada haykırarak hepsinden arınmak istiyorum.
Yukarıdayım. Yükseklik insanda her zaman ferahlık hissi uyandırmaz, bazen ürpertir de. Korkuyorum. Uçmak istiyorum. Uçmak ne düşündürür insana, ne hissettirir? Merak ediyorum. Uçuyorum şimdi. Ama kanatlarım var. Korkmuyorum.






