Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Kasım 2021

Öykü

Öfke

Uygur Aydemir

Paylaş

2

2


“Sert bir tokat attı köpeğe. Köpek susup arka ayakları üzerinde çömelerek sahibine baktı. Buldok cinsi bir köpek. Açık kahverengi, boğazından karnına doğru beyaz tüyler iniyor.
Sahibi gururla terrierin sahibine baktı, görüyorsunuz halloldu der gibi sol elini köpeğe doğru uzattı. Adam şaşkın, yüzü kızarmış, tikleri belli belirsiz oynamaya başlamış, kalakalmıştı olanları görünce. Hızla oradan uzaklaştı...”
“Niye anlatıyorsun ki bana bunu. O kadar çok oluyor ki. Daha kötülerini görüyoruz, anlamaya, anlatmaya kelimeler yetmiyor, biliyorsun. Bir sıralama yapılsa en masum olanlardan sayılır” dedi telefonda.
Zorun, acının yarıştırılmasını sevmiyordum. Bir şey, birinin canını acıtıyorsa onun için “daha” sözcüğünün bir anlamı olmazdı.
Belki de konuşulması gereken o tokat sonrası duruş olmalıydı?..
Çocukluktan başlayarak böyle bir duruşun erdemleri mi dayatılıyordu bizlere?
Ya da diğer yanağı uzatmanın…
Konuyu değiştirip, “Nasılsın?” diyorum. “Arkadaşları görüyor musun, oralarda havalar?..”
Aynı ciddiyette cevap vermeyi sürdürüyor. “Ofisi kapattım. Dışarı  çıkmıyorum artık, gerekmediği sürece. Boğuluyorum. Kendimi korumaya çalışıyorum. Sadece kendimi...”
Ofisi kapatmak, kendini korumaya çalışmak...Kafam karışıyor...
Saate bakıyorum. 11.26, acıktım… Arabayı bakımdan almama daha dört saat var. Gül Sokak’a sapıyorum. Köşe başındaki kafede gördüğüm ıspanaklı börekler hoşuma gidiyor. Oturuyorum. Sokak tertemiz. Önümden bisikletine binmiş bir çocuk geçiyor. Mutlu. Yan tarafımda bir gürültü  başlıyor. Rahatsız oluyorum. Bakıyorum. Genç biri bitişik mağazanın kamera sistemini kuruyor. Masadaki kasımpatılara bakıp yazmaya devam ediyorum...
Servisten ana yola çıktığımda bir arabanın acı freniyle irkilmiştim. Arabadan çıkan adam kapıyı hızla çarparak öndeki arabaya koşmuştu.
“Çık ulan dışarı, neden ani firen yapıyorsun?”
Kadın sinmiş oturuyordu, direksiyondaydı elleri. Önüne  bakıyordu.
Kapıyı açmaya çalışmıştı adam, kapılar kilitli.
Arabanın etrafında bir tur atmış, kadının karşısına geçip eliyle sert bir işaret yaparak küfür etmişti. Arabayı tekmelemeye başlamıştı sonra, silecekleri koparmaya çalışmıştı. Kadın hiç kımıldamamış,  önüne bakmıştı, uzaklara...
Yolun kenarındaki mağazaların birindeki gözlüklü, uzun sakallı adam elinde süpürgesiyle  hiçbir detayı  kaçırmak istemezcesine bakmıştı.
Diğer mağazanın önündeki iki kişi olanları birbirlerine anlatıp katıla katıla gülmüşlerdi.
Adamın elleri acıyordu silecekleri koparmaya çalışırken. Arabasına gidip bir levyeyle dönüyordu. Arabanın arka camlarına yöneliyor, içindeki tüm zehri çatlayan camın damarlarına akıtıyordu. Kadın elleriyle başını korumaya çalışıyor, ağlıyordu. Adam artık rahatlıyor, arabasına dönüp hızla uzaklaşıyordu...
Olmadı diyorum. Her şey olumsuz. Güzel bir şeyler yok mu sanki hayatta?
Telefonum çalıyor. Servisteki müşteri temsilcisi. “Abi sileceklere baktım iz bırakıyor sürekli. Değiştirelim mi? Önümüz kış...”
Arka cam, arka cama baktın mı diyecek oluyorum bir an, sonra rahatlıyorum.
“Tamam,” diyorum.
Yazdıklarımı silip kafeden çıkıyorum. Sahile vuran güneşe doğru yürüyorum. Deniz kenarında balıkçılar olta atmış bekliyor.
Birine yaklaşıp selam veriyorum. Üç oltası var denizde.  Leğenine bakıyorum, boş. Taburesine oturmuş sessizce oltalarını izliyor. Ellili yaşlarda sanırım. Üzerinde gri tonlarda bir oduncu gömleği var. İnce bıyıkları, kavisli burnu ve geniş alnına dökülen beyaz saçları dikkatimi çekiyor. 
Bir balıkçı gözleri misinanın saydam  inceliğine kapıldığında neler düşünür acaba diyorum. Ya da oltaya takılan balığın son çırpınmalarını izlerken...
“Nasıl durum?”
“Yok. Üç dört gündür tık yok...”
Gülümseyip ayrılıyorum yanından.
Sahil kalabalık. Maskeye pek rağbet yok. Corona artık etkili olamıyor belleklerde. Ölümler doğal kabul ediliyor.
Bisiklet yolunda yürüdüğümün farkına varıp yürüyüş yoluna geçiyorum. Arkamda yüksek ve gergin bir ses telefonla konuşuyor. İşten çıkarılmış. Pandemi döneminde olmazmış. İyi bir avukat soruyor...
Her şeye kulaklarımı tıkayıp yazacağım yazıya odaklanmak istiyorum.
Arabasıyla kırmızı ışıkta duran kadın hemen yanındaki BMW’deki yakışıklı oğlanı fark etse mesela. Gülümsese... düşüncemin ucuzluğuna şaşırıyorum...
Televizyonda gösterilen ana muhalefet partisi başkanına yapılan linç girişimi geliyor aklıma, bir şehit cenazesindeydi. Bir grup toplantısında tekrar gösterilmişti. Sonra ünlü bir futbolcunun gazeteciyi uçakta  hırpalaması... Annenin üvey babayla birlikte, iki çocuğuna  tacizi sonrasında, mahkemece serbest bırakılması... Yürüyüşe katıldığı için bir genç kadının yerde sürüklenmesi...
Üst üste yığılmaya başlıyor her biri. En üsteki hangisiydi acaba diyorum. Çocuk sesi, itfaiye sesine karışıyor. Köpek sesini çıkarmıyor, sahibi gururla bakıyor etrafına. Anneannem geliyor, şimdi olmaz diyorum. Senin bu kısımda rolün yok. Yangını arıyorum. Hangi sesin geçiş üstünlüğü vardı. O yöne koşmak  istiyorum. Ayaklarımı bulamıyorum...
Köpeğe vurulan tokatın futbolcudaki etkisi, atamadığı golün acısıyla nasıl kıyaslanacak?
Ya da şehit cenazesine katılmak için gelen bir siyasi lidere vurulan yumruğun, atılan taşın ağırlığı, levyenin cama vuruş şiddetiyle aynı mı? Ya çocuk sesleri, onları duyabiliyor muyuz?..
“Koruyabiliyor musun?” dedim. “Kendin olabiliyor musun?”
Sustu. Sonra, “İnsan ne zaman kendine biçilen rolün dışına çıkabiliyor ki?” dedi.
Yıllar önce anneannem Üsküdar’daki evimize geldiğinde onu sahile götürmek istemiştim. Yeşil mantosunu giymiş, kahverengi tonların hakim olduğu eşarbını takmıştı. Suyunu aradı. Yeşil şişesinin kapağını sıkıca kapadıktan sonra çantasına koydu. Ayakkabılarını giyerken duasını okudu, her zaman yaptığı gibi...
Evden çıktığından itibaren gördüğü herkese selam veriyordu. Şaşırmıştım. Hoşuma da gitmişti.
“Anneanne,” dedim. Bana doğru başını çevirdi.
“Tanıyor musun onları?”
“Kimleri?”
“Selam verdiğin insanları?”
“Hayır.”
“Tanımadığın insanlara neden selam veriyorsun öyleyse?”
Şaşkınlıkla bana baktı. Yorulmuştu. “Dinlenelim,” dedi. Yol kenarındaki banka attı kendini. Derin bir nefes aldı.
“Tabii vereceğim, Allah’ın selamı değil mi,” dedi.
Adamın levyesiyle kırılan camda bıraktığı yaralar onarılabilecek miydi?  Süpürgesiyle etrafı süpüren sakallı adamın faraşında topladığı onca kir, pas nereye konulacaktı bilmiyorum…
“Nerede biriktiriyorsun peki,” dedim, “onca öfkeyi?”
“Biriktirmiyorum artık. Bir baktım parçası olmuşum farkına varmadan. Acıya gülmeyi, neşeye zehir katmayı öğrenmişim. Kalan parçalarımı koruyorum anlayacağın. Ne kadarı kaldıysa.”
Üniversite yıllarının o her şeye çare bulmaya çalışıp, girdiği her yere enerjisini taşıyan arkadaşım şimdilerde kalan parçalarını korumaya çalışıyor.
Kadın geliyor aklıma.
Elleri direksiyondaydı son gördüğümde.
Ellerini direksiyondan alabildi mi?
Ya anneannemin selamları? Onlara tekrar kavuşabilecek miydik?

YORUMLAR

Gülseren Safak

Gayet güzel ! Toplumun zafiyetlerini iyi incelemiş yazar,Bu toplumu yetiştirenlere ne demeli...

28 Kasım 2021

Gülseren Safak

Gayet güzel ! Toplumun zafiyetlerini iyi incelemiş yazar,Bu toplumu yetiştirenlere ne demeli...

28 Kasım 2021

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024