“İnsanlar nasıl oluyor da sanal bir karakter olmayı göze alabiliyorlar bir türlü anlayamıyorum? Oysa böyle yaparak kendi hayatlarını tehlikeye atıyorlar ve üstüne üstlük bunun da farkında değiller. Bir gün kapana kısılmış bir fare gibi orada kalıp çıkamadıkları zaman her şeyi anlayacaklar, ama iş işten geçmiş olacak,” dedi adam. Bakışları bir karısına, bir de artık televizyonların yerini alan holograma gidip geliyordu. “Saçma,” dedi kadın. Kocasına hiç bakmıyor, adeta büyülenmişçesine seyrine devam ediyordu. Öyle ki gözlerini arada bir yakan tuzlu su da olmasa, hiç kırpmayacaktı. Onun kendisiyle mi yoksa hologramdakiyle mi konuştuğunu anlayamamıştı. Söylediklerine adeta bir monoloğun içindeymiş gibi devam etti:
“Hem zaten tüm çabama rağmen hiçbir karaktere ısınamıyorum, hepsi yabancı geliyor bana.”
Oysa yaşadığı çağda her şey gerçeğe sadece bir tüy kalınlığı kadar uzaklıktaydı. Karısına biraz daha sokuldu. Konuşurken arada bir onun göğsünde birleştirdiği kollarına dokunuyordu. Sonra birden durup, “Sahi bizim oğlan nerede?” dedi. Oğlunu neredeyse gün boyu görmemişti. “Odasında,” dedi karısı. Birçok şey değişse de çocuklar halen odalarındaydı.
“Biliyor musun?” dedi adam daha yüksek bir sesle. “Eskiden büyülü gerçekçilik diye bir şey varmış. Olağan ve olağanüstü. Düşünsene o zamanın yazarları şimdi yaşasalardı ne hissederlerdi?”
Dünya ne kadarda hızlı değişiyordu. Daha dün gibi hatırlıyordu, yazdığı ilk kitap için gönderdiği elektronik postaları. Oysa şimdi sadece bir el çırpması yetiyordu iletişim kurmak, istediği kişiye ulaşabilmek için.
“Peki, hangi karakter sana daha yabancı geldi?”
Kadın yeni duyduğu bir şeye cevap verir gibi gayet doğaldı.
“Bilmiyorum,” dedi adam. O an anladı dinlenildiğini. Garip hissetti. Gözlerini hologramdaki adama dikti. Adam geleceğin daha güzel olacağından bahsediyordu. Oturduğu kanepeden kalktı. Karısını heyecanla seyrettiği programla baş başa bıraktı. Mutfağa girerken, “Daha güzel,” diye tekrarladı. Işığı açmak için herhangi bir komut vermedi. Karanlıkta durdu biraz. Tekrar salona döndüğünde karısını uyur buldu. Kollarına aldığı bedeni yatak odasına götürürken, “Kaslar vazgeçilmez olan tek şey,” dedi.
Salona döndüğünde hologramda geçmiş ile geleceğin kıyasını yapan ve şimdiyi galip çıkaran bir yayın başlamıştı. Elini gözlerinin önünden geçirdi. Karşısındaki görüntü kayboldu. Uzandı, boşlukta ki kadehi alır gibi yaptı. Bu biyonik hizmetçiye içecek bir şeyler getir demekti. Hizmetçi, sadece hassas kulakların duyabileceği mekanik sesler çıkararak servisini yaptı ve gitti. Adam kadehteki sıvı ile dudaklarını ıslattı. Ardından yeniden seçemediği karakterleri düşünmeye başladı.
Nasıl bir seçim yapmalıydı? Yenilerde hiç iş yoktu. Varsa yoksa gelecek kurgusu. Oysa geçmiş öyle miydi? Bir kere ruh vardı orada. Mekanik ses yeniden yaklaştı kadehi tazeledi. Hologram tekrar açıldı. Zamanı anlatan bir yayın vardı şimdi. Soyut kavramlar yavaş yavaş somutlaşıyordu. Ama o bir türlü açıklamaları ikna edici bulmuyordu. Aslında bulmak istemiyordu. Her şeyin somutlaştığı bir zamanda insan nasıl yaşayabilirdi ki?
Hizmetçiyi bir daha çağırmadı. Sehpadaki boş kadehe baktı. Uzanıp aldı ve parmakları arasında sıktı. Tekrar yerine koydu. Listesini artık alıştığı hareketlerden birini yaparak açtı. Saydam bir ekran geldi önüne. Ekran giderek büyüdü; kocaman bir kapı oldu. Adımlarını usulca atarak girdi içine. Sağında solunda koşuşan insanlar onun farkında bile değillerdi. Her adımında dünyası daha da belirginleşiyordu. Usulca yürüyüp kocaman beyaz bir binaya girdi. Burası daha önce hiç okumadığı ya da görmediği bir yerdi. Binanın dolambaçlı merdiveninden hızlıca çıkmaya başladı. Topraktan giderek uzaklaştığını hissedebiliyordu. Her adımında basamaklar yenileniyor ve bir türlü son bulmuyordu. Durmak istiyor, fakat bacaklarına bir türlü söz geçiremiyor, etinin, kemiklerinin eridiğini hissedebiliyordu. Aklına gençlik yıllarında başkarakteri olduğu roman aklına geldi. İsmi, “Azrail koşuyordu”* galiba. Neyse ki söz dinletemediği uzuvları sadece bacaklarıydı. Başını geriye döndürdü. Bir baykuş gibi çevirmişti boynunu. O an kendinden korktu. Ekran gözle görülemeyecek bir uzaklıkta kayboluyordu. “Durun artık! Ne olur durun!” diye bağırdı bacaklarına.
Ağzına dolan terin tadını alabiliyordu. Yüksek bir yerde gökyüzüne bakıyordu. Güneş bulutsuz gökyüzünde öylece asılıydı. Geniş ve sıcak betondan doğruldu. Bedeninden akan terler yattığı yeri ıslatmış, fakat kalkar kalkmaz kurumuştu. Güneş kafatasını delip beynini haşlıyordu. Az önce var gücüyle koşan bacaklarını şimdi ancak sürüye sürüye kımıldatabiliyordu. Yaklaştığı kıyıdan etrafa bakındı. Dünyanın tüm tarihi sonsuz bir alanda cereyan ediyordu. İlk insanlar, büyük savaşlar, keşifler, yaşanmış her şey adeta onun için yeniden sahneleniyordu. Tâ ki üzerinde bulunduğu yapıya kadar. İki yana uzayan duvar adeta tüm zaman akışını durduran bir set gibiydi.
Upuzun bir seyredişin ardından, uçakların gemilere ölümüne daldığı anda geriye döndü. Betonun diğer kıyısına doğru yürüdü. Ayakkabıları erimeye başlamıştı. Geride bıraktığı onca keşmekeşin aksine bu yakada huzur vardı. Onu olabildiğince geniş ormanlar, tertemiz ve masmavi bir deniz karşılamıştı. Koca su kütlesi dalgalarını beton yığınına kadar ulaştırıyor, her vuruşta suyun serinliğini hissedebiliyordu. Güneş, bu kıyıda ısıtıyor ama yakmıyordu.
Kendini maviye attığında çırılçıplaktı. Nasıl olsa kimse yok, diye düşünüp atlayıvermişti. Başlangıçta attığı neşeli kulaçları, bitmek bilmeyen kol hareketleri takip etti. Çıldırmış gibiydi. Tüm yorgunluğuna rağmen durmak istemiyordu. Ne de olsa toprak az ötedeydi. Fakat az öteye bir türlü yaklaşamıyordu. Kalbi deli gibi atıyor, göğüs kafesine sığmıyordu. Tüm umudunu kaybedeceği görüşüne yüksek ve oldukça kambur bir tepe girdi. Gücünün son damlalarını da oraya ulaşmak için harcadı. Sonunda kıyıya vurmuştu. Parmak aralarına dolan çakıllara aldırmadan yürüyor, gözlerini tepeden ayırmıyordu. Yokuş, hep yokuştu.
Kambura çıktığında geriye baktı. Bina oradaydı. Hafif bir duman yükselmişti arkasında. Ne olduğunu daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı. Duman giderek kararıyor, büyüyor ve yapıyı sarmaya başlıyordu. Büyük bir korku hissetti. Tırmandığı yokuştan aşağıya hızla koşmaya başladı. Tabanları kanlar içinde kalmıştı. Denize atladığında elbiselerinin yeniden üzerinde olduğuna şaşırmadı bile. Kollarına asılan gömleği, ceketi onu kımıldayamaz hale getiriyor ve giderek ağırlaşıyorlardı. Gözlerine, burnuna dolan su onu boğuyor, küçük dalgalar önünde devleşiyordu. Fakat pes etmeye hiç niyeti yoktu.
Her şeye rağmen binanın isli duvarlarına ulaşmıştı. Ama nasıl girecekti oraya? Muhakkak bir kapısı vardı ama nerede? Etrafını dolaşmaya karar verdi. Aynen beton zemin gibi, elbiseleri de bir anda kuruyuvermişti. Ayakları acımıyordu artık. Sonunda koruyucu derilerde ayaklarını yeniden sarmıştı.
Bugün her şey bir soruna dönüşüyordu. Şimdi de duvar uzayıp gidiyor, köşeyi bir türlü dönemiyordu. “Hangi zihin böyle bir kurguyu yapmış olabilir,” diye düşündü.
O yürüdükçe duvar adeta inceliyor, az evvel işitmeye başladığı garip sesler giderek daha da duyulabilir oluyordu. Kulağını dayayıp dinledi. Çekiç veya balyoz ile bir yere vuruyor gibiydiler. Birden duvar sarsılmaya ve çatlamaya başladı. Birkaç adım geri çekildi. Çatlaklar çoğalıyor ve her birinden kara bir duman sızıyordu.
Genzini yakan duman ile gözlerini açtı. Karısı yanında öylece duruyor ve zevkle soluduğu sigara dumanını burun deliklerinden çıkarıyordu. Rüya gördüğünü sandı ama değildi. “Dur, ben sana tam da senin istediğin gibi bir karakter bulayım” diyen kadına şaşkın gözlerle baktı.
“Sen uyumamış mıydın?”
Kadın, kocasına bu saatte ne uykusu der gibi baktı ve elini küçük bir hareketle kımıldattı. Listesi geldi önlerine. Hologramda duvara inen çekiçler görünüyordu. Karısı, “Buraya baksana diyordu,” uzaklardan. Kulağına dolan teri silip ona döndü. Hologram yıkılan evleri kaçışan insanları gösteriyordu. “Bak bu tam senlik,” dedi kadın. Ama o artık romanlarda yaşamak istemiyordu. Hizmetçiden yıllardır bir hatıra gibi sakladığı kalemi ve kâğıdı isteyecek oldu, ama vazgeçti. Kalktı yatak odasına gitti. Çekmeceyi eliyle açmaya çalıştı. Sonra önünde ki panele dokundu. Açılan çekmeceden iki nesneyi de aldı. Karısı, “Nereye gittin,” diye sesleniyordu arkasından. Onu duymuyordu sanki. Salona döndü. “Hangisini öneriyorsun?” dedi. Ardından yaşamak istemediği kurguyu, kâğıda dökmeye başladı.
* Stephen King, Azrail Koşuyor (The Running Man), 1982






