İlk olduğuna inanması zor, her bir sözcüğün, cümlenin üstüne düşünülmüş, fazlalığı bulunmayan bir kitap Hayalet Bakıcısı.
Oğlumu doğurduktan kısa bir süre sonra pek de anaç olmadığımı anlamıştım. Hep dile getirdiğim gibi belki çok erken yaşta doğurmasaydım hiç doğurmazdım. Mükemmel olamayacağımı biliyordum elbet ama yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken ikinci çocuğum olsa ne bu sabrı ne de özenli tutumu gösterebilirdim, bundan eminim. Ne yazık ki çocuk yaşamınıza girdiği an hiçbir zaman bitmeyecek bir kaygı olarak yerini alıyor ve o yeri hiç boş bırakmıyor.
Yedi sekiz yıl kadar sonra biraz rahata ermenin, biraz da devlet okullarında duyulan, görülen türlü türlü üzücü olayların neticesinde kendimi “koruyucu aile olsak mı” diye düşünürken buldum. Yeniden doğurmaya kesinlikle cesaretim yoktu, bebek istemiyordum, belki şu adaletsiz dünyada bir çocuğa güzel bir yuva olurum, o da oğluma arkadaş olur gibi hayaller… Sonra bir gece birden benim o ideal insan olmadığımı anladım.
Anne babaların çocuklarını ayırdığını çok erkenden ve birinci elden öğrenmiştim. Çocukken sık sık buna isyan etsem de yetişkin olmanın gereklerinden biri bununla yaşamaktı. Ne ben ne de çocuğumun babası o “ayrılan çocuk”tuk. Pedagojik olarak travmalar yaratacak bir eşitsizlik değildi yaşanan, sevilmiş, değer görmüştüm ama bilirsiniz işte ufacık bir his, jest, mimik bile belli ediyordu bazen.
İşte o gece birden ilkokula başladıktan sonra geceleri pıtır pıtır kitabını okuyan, uslu, duygusal ve hassas oğlumun tam da benim istediğim, hayal ettiğim gibi bir çocuk olduğunu yeniden idrak ettim. Ya yuva olmak istediğim çocuk tam tersi özelliklerde olursa, ne yapardım. Çünkü o güne kadar gördüğüm, hissettiğim, annelerin genelde kendilerine en çok benzeyen çocuğa düşkün olduklarıydı. İkinci çocuktan biraz da her anne babanın istemsizce bu ayrımı yaptığını görünce vazgeçmiştim. Şimdi daha beter bir eşitsizlik yaşatabilirdim. Ben kimdim ki böyle büyük bir sorumluluğun altına girecektim? Öğretmenliğimde bile ister istemez daha çok sevdiğim öğrenciler olmuyor muydu? O gece sandığım kadar iyi biri olmadığımı anladım. Ve vazgeçtim.

Kendi şeytanınla yüzleşmek
Bunca sene sonra bana o geceyi, kendi şeytanımla yüzleşmemi anımsatan okuduğum öykü oldu. Özlem Dikeçligil’in her biri ayrı bir damardan anneliği, kadınlığı yakalayan öykülerinin ikisinden bahsedeceğim. Notos Kitap’tan geçtiğimiz ay yayımlanan Hayalet Bakıcısı’nın dördüncü öyküsü “Farecik”i okuduğum andan itibaren kime kızacağımı, kime üzüleceğimi şaşırdım. Tek bir ajite cümle, kendini acındıran iç konuşma olmadan, olan bitenin mükemmel ayarlanmış bir mesafeden anlatılmasıyla ilk kitap gibi değil Hayalet Bakıcısı. Pek çok disiplinde farklı verimleri olan Özlem Dikeçligil belli ki çok çalışmış ve daha sonra bahsedeceğim tekniğini oluşturmuş bile.
Öyküler genellikle olayın tam göbeğinden başlıyor. Bu kez kayıp bir çocuk var ve polisler anneye “Ne vardı üzerinde” diye soruyorlar. Üçüncü tekil kişili anlatım var. Biz olup biten her şeyi annenin tarafından öğrendiğimiz halde ben anlatıcının tercih edilmemesi okuru anlatılandan uzak tutmak için gayet yerinde bir seçim. Anne, çocuğun ne giydiğini anımsamaya çalışırken pencerenin dışındaki anlamsız görüntülere, kendisini sorgulayan polislerin küpesine takılıp betimleyerek sahneyi gözümüzde bir film karesi gibi canlandırıyor. Sonra bir cümle: “Yan odadan öbür annenin sesi geliyor. ‘Bana anne derdi,” diyor.”
Sonrasında ise amniyon sıvısıyla ilgili bilimsel bir veriyle anne karnındaki çocuğa dair bazı duygular aktarılıyor. Hemen bir sonraki paragrafta kızın o kaygan sıvıyla nasıl da kolayca doğduğunu anımsıyor anne. Hah diyoruz, tamam, amniyon sıvısı ve gebelik, doğum bağlantısı, demek kız kayboldu. Oysa Özlem Dikeçligil öyküsünde bu kadar çabuk tamam dememiz büyük hata. Öğreniyoruz. Sonraki paragrafta küçük bir oğlanı bırakmaya uygun yerler neresi olabilir diyerek geçtiği yerleri düşünüyor anne. Hadi bakalım şimdi de oğlan çocuğu çıktı.
Kitap ilerledikçe hemen her öyküde yazarın nasıl bir çatı kurduğunu, formu nasıl oluşturduğunu ve çatının altında paragraflarla öyküyü nasıl inşa ettiğini anlıyoruz. Farklı zamanlarda yaşanan birkaç olayı, diyaloğu, ânı bir inşaatta önce örülen demir, sonra dökülen çimento, en son ıslatılan beton gibi sıraya diziyor. Öykülerine alıştıkça bu inşanın gayet sistematik bir biçimde yapıldığını ayırt edebiliyoruz. Bir içinde bulunduğumuz zamanda var oluyoruz (demir örüldü), bir iki paragraf sonra geçmişten bir âna tanıklık ediyoruz (çimento döküldü), ikisi arasında başka bir zamana dair duygularla (beton ıslatıldı) iki parçayı birbirine bağlıyoruz. Sonra yine, yeni bir katta buluşuyor ve daha iyi anlamaya başlıyoruz. Bir yazarın daha ilk kitabında bu tekniği ustalıklı bir biçimde kotarması çok değerli. Bu teknik nedeniyle Özlem Dikeçligil kolay okunma konforundan bilerek uzak durmuş. Kolay okunmayan ve genellikle ikinci okumada tam olarak yerli yerine oturan öyküler bunlar.
Biz işte bu teknikle annenin geçmişte kolayca doğan, tam istendiği gibi gamzeli, dünya tatlısı kızını ani bebek ölümü sendromuyla kaybettiğini, bu acı kaybın ardından girilen yas döneminden evlat edinme fikriyle çıkabildiğini, kocasının hiçbir biçimde yanaşmadığı (erkekleri genelde yanaşmaz) bu fikir sonrası bir biçimde boşandıklarını, annenin uzun görüşmeler, süreçler sonrası oğlan bebek evlat edindiğini, kaybolanın bu çocuk olduğunu çözüyoruz.
Bu satırları okurken asıl olarak öykünün ne anlattığıyla ilgilenip “ama spoiler verdin” diyenlere öykünün anlatılan olaylarla ilgisi bile yok diyebilirim. Günümüzde pek çok yazarda görülen ilginç fikir bulayım, onu sona kadar çok da belli etmeyeyim, sonda bir plot twist’le okuru şaşırtayım amacı yok burada. O nedenle masa başında düşüne düşüne bulunan ilginç fikirli öykülere çok sıcak bakamıyorum, öykünün yazara gelmesinin doğallığını seviyorum. Özlem Dikeçligil öyküleri beni genellikle tam kalbimden yakaladı, olması gereken yerden. Bu öyküler sıra dışı yaşamlara, olaylara değinse de asıl olarak duygusuyla okuru yakalıyor ve bunu başarmak gerçekten kolay değil.
Burada da öyküye adını veren Farecik, yası iyileştirecek bir müjde gibi gelmiş anneye. Benim koruyucu aile olmayı hayal ederken oğluma arkadaş istemem gibi. Ve olmamış. Öykü boyunca isteyerek, üstüne titreyerek evlat edindiği oğlana uzak duran, kaybettiği bebeğinden sonra aynı odada uyumamaya söz vermiş, kucağa almayan, sarılıp sarmalamayan bir anne karakteri çizmiş yazar. Öyle ki oğlan yuvadayken öğretmenine “anne” diyor ve annesinden “ev annesi” diye bahsediyor. Öykünün başında kafamızı karıştıran öbür anne o.
Öyküde bizi duvardan duvara vuran, annenin çocuğa nasıl uzak kaldığının dümdüz, yorumsuz aktarılması. Kendisini korumaya çalışması ama bunun herkese özellikle de çocuğa verdiği zarar isyan etmemize neden oluyor. Kimse suçlu değil ama herkes mağdur. O küçücük oğlanın şefkat ihtiyacıyla tepinmesi yüreklerimizi dağlıyor.
“Oğlan bu sefer başını sağa sola çevirip bir şeyler söylüyor. Kafasını her çevirdiğinde biraz daha yukardan bırakıyor yere. Dan dan dan. Sümükler ağzının içinde. Ellerinin dış yüzeyini bütün gücüyle kapı eşiğinin yükseltisine sürtüyor. Elleri çişli. Daha demin avuçiçleriyle kendi ıslaklığının içinde ilerlemeye çalışıyordu. Dikkatini söylediklerine vermeye uğraşıyor, ‘Bir daha söyler misin Farecik, anlayamadım,’ diyor. Oğlan o zaman, ‘Korkuyorum,’ diyor. Bu sefer net ve anlaşılır. Gözlerini gözlerine dikmiş. Kollarını kucağına al der gibi açmış.”
İnatla oğlanı kucağına almadığı o zor gecenin sabahı oğlanın ana okulunda kaybolduğu haberi geliyor anneye. Pek çoğumuzun zor bir çocukla yaşayacağı o harp, çocuğun istediğini yapmakla yapmamak arasında kaldığımız ikircikli anlar, yaptıklarından pişman olmaktan çıkıp gelecekten korkmaya doğru gitmek… hepsi yaşanıyor o gece.
“Bazen kendisini oğlanın evden gittiğini hayal ederken yakalıyor. Zaman çabucak geçmiş. O da büyümüş, gitmiş. Uzağa gitmiş. Çok uzağa. Artık kendi hayatı var. Burada evde değil. Ağlama, bağırma, saatler süren krizler, öfke nöbetleri, vurup kırmalar, kâbuslar yok artık. Kemirilmiyor.”
Şu paragrafta seçilen son sözcüğün ne anlama geldiğini pek çok anne biliyor. İki yaş sendromu, ergenliği derken hele de zorlu ve talepkâr bir çocuksa annelerin şu yukarıda alıntıladığım hayallere dalmaması imkânsız. Fakat buradaki şu ayrım bizi tam anlamıyla annenin yanında olmaktan alıkoyuyor: O zorlu gecede kim olsa çocuğu şefkatle kucaklar, yanında uyuturdu. Sonuçları ne olursa olsun. Burada evlat edinerek sorumluluğu alınmış bir çocuktan esirgenen sevgi söz konusu. Oyuncakmış, kılık kıyafetmiş, ana okuluymuş… bunların hepsinin fasa fiso olduğunu biliyoruz. Bilerek istenerek alınan o çocuğun kendisinden esirgeneni anlaması mümkün değil. O yüzden evet öykü boyunca herkese üzülüyor, dertleniyoruz ama sona geldiğimizde annenin sarılarak oğlana söylediği o cümle bizi hiçbir biçimde ikna etmiyor.
Öykü boyunca önümüze bırakılan ekmek kırıntılarından belki de her okur kendi yolunu bulacak. Benimki çocuktan taraf oldu. Edebiyatın güzelliği de bazen bu farklı yollarda.
Son çare: Binlerce yıldır
Edebiyatın güzelliğinden bahsetmişken, zamansızlığına da değinmek gerekir. Binlerce yıl önce yazılmış bir tragedyayı, Euripides’in Medea’sını Banyo Günü öyküsüyle yeniden yazan Özlem Dikeçligil bizi sözcüklerin gücü ve çaresizce okuduğumuz ölümlerle baş başa bırakıyor.
Rusya’da büyük bir fabrikanın sahibinin kızı bu öyküde M. harfiyle anılan Medea. Pek çoğumuzun bildiği tragedyanın konusunu tekrarlamaya gerek yok. Medea’yla parası için evlenen İason öykümüzde Yasin olmuş. Tragedyada İason’un uğrana Medea’yı terk edip evlendiği Korint kralının kızı Glauke ise G. harfiyle anılıyor.
Öykü aynen tragedyalarda olduğu gibi asıl bölüm ve koro bölümlerinden oluşuyor. Burada asıl bölümün iki anlatıcısı var, ikisi de kadın: M. ve G.
M. terk edildikten sonra kanser hastası köpekleri Oleg ve iki oğlan çocuğuyla yaşamına nasıl devam edemediğini aktarıyor aslında. Aç, bakımsız, pislik içinde yaşayan çocuklar artık babalarıyla ve cici anneleriyle görüşmeye başlamışlar. M. başına gelenleri kabullenemiyor, geçmişi aktardığı anlardaki mutluluk, çocuklarına duyduğu sevgi bambaşka bir şeye dönüşmüş artık. Yasin’in kendisiyle sadece babasının parası için birlikte olduğunu anılara düştükçe anlıyor. M.’nin yaşadığı depresyona bağlı olarak onun anlatıcı olduğu bölümlerde buz gibi bir anlatım var. Yazar bu uzaklığı öylesine ustalıkla veriyor ki anlatılan pislik, hasta köpeğin hali, çocuklara atılan tokatlar, babalarının nefretle anılması, bisküviyle doyurulan karınlar bizi tiyatro sahnesinin en gerilerine itmiş gibi. Uzaktan izliyoruz sadece.
G.’nin anlatıcı olduğu bölümlerdeyse dil değişiyor, Yasin’le evlenip o gerizekalı çocuklardan kurtulmayı kafasına koymuş küçük bir oyuncu var bu kez karşımızda, fingir fingir fingirdiyor, Yasin’e ayrı, bize ayrı oynuyor. Cıvıl cıvıl bir dille çocuklarının halini gördükçe yanına almaya karar veren Yasin’i her şeyin değişeceğine ikna ediyor.
Oyunun sonu maalesef belli. Yine aynen tragedyalarda olduğu gibi kötü ve kanlı olaylar koro tarafından aktarılıyor. Banyo Günü’nde koroyu dört kişi oluşturuyor: İlaçlama elemanı, rehber öğretmen, market sahibi ve çilingir. Yavaş yavaş koronun anlatımı ve yine yukarıda değindiğim bir geçmişten bir bugünden bahseden teknikle olay gününe geliyoruz. Özelikle rehber öğretmenin çocukların gerilemesinden bahsetmek için görüşmeye çağırdığı M.’yi görünce, kadının haline şaşırıp saçma sapan şeylerden bahsetmesi bize M.’nin yaşadığı yıkımı sezdiriyor. “Tırnaklarını yemiş olduğunu o zaman fark ettim. Yandaki etleri de koparmış, etrafları hep kurumuş kan. Parmak uçları gözümün önünde açık yaralar gibi sallandı.”
Medea aldatılıp dışlanan âşık bir kadın mı, çocuklarını öldürmüş acımasız bir katil mi, itildiği depresyon kuyusunda bakamadığını bilse bile çocuklarının elinden alınmasına kendince karşı koymuş bir anne mi? Binlerce yıl önce sorulmuş bu soruları günümüzde, son derece olası bir hikâyeyle yine soruyor Özlem Dikeçligil. M.’nin acıları öylesine hakiki, öylesine elle tutulur gibi ki yanıtlamakta zorlanıyoruz.
Bu öyküyü de yukarıda bahsettiğim teknikle inşa eden yazar aslında öykünün en başında, M.’nin ilk anlatıcılığında yaşananları zaten söylemiş. Tüm öyküler tekrar okuduğunda çoğalan anlamlarla dolu, ki zaten öykü türünde en önemli özelliklerden biri bu.
“Yasin daha başarılıydı. Refleksleri benden daha kuvvetliydi. Küçük de ona çekmiş. Minicik kemiklerden çatılmış bir gövde ama en zoru o oldu. Tutmak, saplamak, yakalamak, tekrar saplamak. Hızlı olmak gerekiyordu, çok hızlı. Rüya mı görüyor, gerçekten mi oluyor, anlamaya fırsat bulamadan. Hayal kırıklığı yaşatmadan.”
Alıntıyı buraya geçirirken bile sözcüklerin kuruluğu, anlatımın soğukkanlılığı, eylemlerin art arda dizilmesi içimi ürpertiyor. Meğer biz kim kimdir, nedir anlamaya çalışırken M. yaşanan trajediyi gözlerimizin önüne sermiş. Bu trajedinin pek çok benzerini hâlâ okuyor, izliyor olmak, hele şimdilerde yaşanan ekonomik krizle çocuğunu öldürmeyi seçen, seçmek zorunda bırakılan anne babaların yalnız kurmacada değil, gerçekte yaşıyor olduğunu bilmek, işte tragedya yazarlarının binlerce yıl önce yapmaya çalıştığını yaşatıyor bize: Katarsis.
Son olarak eklemem gerekirse, Özlem Dikeçligil’in öyküleri tüm fazlalıkları tıraşlanmış öyküler, sadece bu öyküde çocukların açlıklarının aktarıldığı paragrafta son cümleye gerek yokmuş dedim. Büyük çocuğun kardeşinin kremasını yalayıp kenara attığı bisküvileri yiyeceğini anlamıştık zaten. Paragrafın babalarının onları göndereceği uzaktaki yatılı okulun broşürüne bakarken sorulan “Yemek de vardır di mi” sorusuyla bitmesi daha etkili olurmuş.
Risk seven öyküler
Hayalet Bakıcısı’nı okuyup bitirdiğim an, bu iki öykü üzerine yazacağımı biliyordum. Kitabı kenara koyduktan günler sonra bile bu öyküler çıkmadı aklımdan. Bir süre demlenmeye bıraktım ve kitabı tekrar okudum, en baştaki kararım değişmedi. Hatta daha yakınlarda okuyup üzerine yazdığım Lucy Caldwell’in Yakınlıklar’ına o kadar benzettim ki dünyanın çeşitli yerlerinde kadınlık deneyimi üzerine, bambaşka ama hep aynı ipin üzerinde yürüyen öyküler yazılması beni sevindirdi.
Bu tip kitaplar bir risk taşıyor, erkek okurlar tarafından anlaşılmasının, içine girmesinin zor olduğuna dair serzenişler duyulabiliyor. Annie Ernaux Nobel Ödülü kazandığında bile “ama ama…” diye karşı çıkmaya çalışan erkek okur ve yazarlar gördü bu gözler. O nedenle Özlem Dikeçligil’in öykülerine dair de biz kadınlardan başka sözler edeceklerdir. Çünkü evet çok eminim, bu öykülerde onların çokça hissetmediği sevecenlik, anaçlık ve vicdan azabıyla karşılaşacaklar.
Kitabın taşıdığı bir başka risk de hemen hemen tüm öykülerde yukarıda uzunca açıklamaya çalıştığım tekniğin tekrarlanması, bu kitapta bir bütünlük olduğu için beni rahatsız etmedi ama bundan sonrası için Özlem Dikeçligil’in yepyeni yöntemler bulacağına eminim. Kitabın ilk öyküsü “Küçük Bir Tören”in okurla tanışmak için yanlış bir öykü olduğunu düşündüm bir de, “Küçük Bir Tören” tüm kadınlık dertlerinin dışında uyuşturucu meselesini içermesi, gazete kupürlerinden faydalanması gibi sebeplerle bu tarza alışkın olmayan okuru korkutacak denli zor bir öykü. Kitabın ilk öyküsünün en farklı, hatta yazarın zeki humor’unu hissettirmesi sebebiyle bence en eğlenceli “Zigotlarımız” olması, bana birkaç okurdan gelen zorlandık serzenişini boşa düşürebilirdi.
İlk olduğuna inanması zor, her bir sözcüğün, cümlenin üstüne düşünülmüş, fazlalığı bulunmayan bir kitap Hayalet Bakıcısı. Okuru tutmayı başardığı mesafeyle, ustalıklı anlatıcı seçimiyle, düşünmekten hiç hoşlanmadığımız meseleleri ele alışıyla, bizi sınırlarda dolaştırıp rahatsız etmesiyle okumanızı hararetle tavsiye ediyorum.






