Öldüren Güzellik
5 Nisan 2017 Kültür Sanat Sinema

Öldüren Güzellik


Twitter'da Paylaş
0

“Rüya fabrikası” Hollywood’un, şu aralar ‘Rüyaları süsleyen kadın’ kontenjanındaki en önemli ismi Scarlett Johansson, Kabuktaki Hayalet’te elinde silahıyla âdeta güzelliğiyle öldürüyor. Film vesilesiyle oyuncunun kariyeri üzerinden küçük bir gezintiye çıkalım dedik.
Uğur Vardan
Önce ‘çeviride kayboldu’ (Lost in Translation), sonra bir tablo zarafeti (İnci Küpeli Kız) içinde kendini hatırlattı. 1984 doğumlu Scarlett Johansson, “Rüya fabrikası” namlı Hollywood’un, ‘Rüyaları süsleyen kadın’ kontenjanının belki de günümüzdeki en belirgin temsilcisi konumunda artık. Bir Vermeer tablosu güzelliğindeki ve masumiyetindeki görüntüsünün uzağında, bir arzu nesnesine dönüştü âdeta. Basamakları çıkarken de en güçlü yardımı Woody Allen’ın filmografisi içindeki en farklı yapımlardan biri olan Maç Sayısı’ndan aldı sanırım. Suç ve Ceza’nın bu modern uyarlamasındaki karakteri, bir anlamda ‘şuh’ kimliği üzerinde yoğunlaşılmasını ve kitlelerce ‘Seksi kadın’ unvanıyla ele alınmasını sağladı. KABUKTAKİ HAYALET Yönetmen: Rupert Sanders Oyuncular: Scarlett Johansson, Pilou Asbaek,Takeshi Kitano, Juliette Binoche, Michael Pitt, Chin Han ABD yapımı Peşi sıra gelen Ada, bugün itibariyle Kabuktaki Hayalet’e kadar uzanan Bilimkurgu kariyerindeki (!) ilk adım olacaktı. The Black Dahlia, The Prestige, The Other Boleyn GirlVicky Cristina Barcelona derken Demir Adam 2’yle ‘Marvel dünyası’na adım attı. O artık Yenilmezler ekibinin, üzerine siyah derileri çekmiş üyesi Kara Dul’du. Sırasıyla The Avengers. Kaptan Amerika: Kış Askeri, Avergers: Ultron Çağı’nda boy gösterirken takımdaki yeri giderek sağlamlaştı. Scarlett Johansson bu hafta Kabuktaki Hayalet’le huzurlarımızda. Canlandırdığı karakter, teknolojinin yardımıyla bir ölüm makinesine dönüştürülmüş eli silahlı bir güvenlik elemanı. Zaten üstün robotları yaratan şirketin yöneticisi Cutter, filmin bir yerinde, “Onu bir makine olarak düşünmüyorum. O bir silah ve şirketimin geleceği diyerek durumunun altını çiziyor.

Sonraki randevu bekârlığa veda partisinde

Kabuktaki Hayalet’in genel havası ve geleceğe ait mimari göndermeleri Beşinci Element’i de hatırlattığı için insanın aklına kimi yerlerde Milla Jovovich’in canlandırdığı Leeloo karakteri geliyor. Ki Johansson’un da Beşinci Element’in yaratıcısı Luc Besson’la çalışmışlığı var ve güzel yıldızımız, 2014 tarihli Lucy adlı bu ‘randevu’da, aşırı dozda aldığı bir kimyasalla fiziksel ve zihinsel açıdan insanüstü yeteneklere kavuşan bir karakteri canlandırıyordu. Bir bakıma Lucy, Kabuktaki Hayalet’in ana karakteri ‘Binbaşı’ Mira’nın öncüsüydü demek mümkün. (Aslında bir ölüm silahı olarak hareket eden Mira, Keanu Reeves’lı ‘John Wick’ esintileri de sunuyor doğrusu.) Ya sonrası? Scarlett Johansson’a ‘pek yakında’ bir parti ortamında rastlayacağız. 30 Haziran’da vizyona girecek olan Rough Night, bekârlığa veda partisi düzenlemek isteyen bir grup kız arkadaşın doyasıya eğlenebilmek için kiraladıkları villada başına gelenleri anlatıyor. Söz konusu film, en azından bir süreliğine de olsa (2018’de Yenilmezler’in yeni bölümünde tekrar ‘Kara Dul’ olarak karşımıza çıkacak) silah bırakması ve aksiyondan uzaklaşması anlamına da gelecek...

Bir ben vardır bende...

1995 yapımı anime klasiği Kabuktaki Hayalet, Hollywood eliyle aksiyon yüklü bir distopya olarak karşımızda. Film, arka planında insan-robot karışımı varlıkların kimlik sorunlarına yoğunlaşırken asıl olarak kurduğu görsel yapıyla dikkat çekiyor. Bugün için artık bir anime klasiği olarak kabul edilen 1995 tarihli Ghost in the Hell (Kokaku Kidotai), Hollywood işi bir bilimkurguyla huzurlarımızda. Kabuktaki Hayalet adıyla gösterime giren yapımın öncülü, Masamune Shirow imzalı manga serisinin uyarlamasıydı. Salonlarımıza uğrayan bu yeni adım ise Jamie Moss, William Wheeler ve Ehren Krugerüçlüsünün kalemlerinden çıkan bir senaryonun ifadesi. Önce kısaca öykü diyelim: Geleceğin dünyasında ortamın güvenliği insanlığın ve teknolojinin en iyi yanlarının bileşimi olan robotlarla sağlanmaktadır. Üstün özelliklere sahip bu ‘melez’ yapıların en mükemmel örneği ‘Binbaşı’ Mira’dır. Robotların tasarımcısı Hanka Corporation’ın ileri gelen yöneticilerine yönelik suikastlar, güvenlik teşkilatını harekete geçirir. Mira, olayı çözmek için partneri Batou’yla birlikte siber alem üzerinden iz sürmeye koyulur...

Westworld’e selam olsun

Kabuktaki Hayalet’in sunduğu öykünün yeni bir yanı yok; derinliğini robotların kimlik, köken yani varoluşçuluk meselesi üzerinden tanımlıyor. Malum, 70’lerde Michael Crichton’ın yazıp çektiği ünlü bilimkurgu Westworld (devamı Futureworld), içerik bakımından tekrar elden geçirilerek yakın zaman önce TV dizisi olarak karşımıza çıkmıştı. Kabuktaki Hayalet, kimi dertleri bakımından Westworld’e  ve tabii ki başta Yapay Zekâ (‘A.I.’) olmak üzere aynı sularda yüzen onca yapıma yakın duruyor. Öte yandan filmin itici gücü kuşkusuz konusundan ziyade görselliği... Sokaklar, kuleler, devasa gökdelenler, üstgeçitler, her tarafı kaplamış olan koca LCD ekranlar, neonlar, hologramlarla süslü reklam panoları vs... İşte bu göz alıcı (ya da boyayıcı) grafik karmaşa içinde ister istemez Blade Runner’ı, Beşinci Element’i, aksiyon sahneleri itibariyle de The Matrix’i hatırlıyoruz. Bütün bu çağrışımlar ve esintiler eşliğinde Kabuktaki Hayalet orijinal bir dünya (ya da atmosfer) sunmuyor ama filme kaynaklık eden ‘anime’nin 1995 tarihli olduğu düşünülürse orijinallik bahsini hoş görebiliriz. Öte yandan günümüz sinema seyircisinin hafızasının beslenme kaynaklarının çokluğu ve bu çokluğun yarattığı geniş skala, izlediğimiz onca filmi tanıdık imajlarla yüklüyor. Yani genel tablo, İngiliz yönetmen Rupert Sanders’ın (kendisini Pamuk Prenses ve Avcı’dan hatırlıyoruz) elinden çıkan bu aksiyonel distopyanın çıtasını ortalara çekmiş gibi görünüyor. Mira rolündeki Scarlett Johansson’ın sürüklediği filmde ana karakterin partneri Batou’da Pilou Asbaek’i izliyoruz (Danimarkalı aktör, Johansson’la daha önce de Lucy’de birlikte oynamıştı). Polis şefi Aramaki’de çok sevdiğimiz Japon yönetmen ‘Beat’ Takeshi Kitano karşımıza gelirken Juliette Binoche da kötücül sistemin iyi kalpli bilim insanı Dr. Ouetlet’i canlandırıyor. Michael Pitt de, öykünün ‘öteki’si yani ‘gizemli hacker’ Kuze’de sesi ve görüntüsüyle ‘genç Darth Vader’ (‘Kylo Ren’mi desek yoksa?) tadı veriyor. Sonuç? Kabuktaki Hayalet’i, görselliğiyle öne çıkan orta karar bir distopya olarak nitelendirebiliriz sanırım...

Bir Başka Schindler Hikâyesi

UMUT BAHÇESİ Yönetmen: Niki Caro Oyuncular: Jessica Chastain, Johan Heldenbergh, Daniel Bruhl, Timothy Radford, Efrat Dor, Shira HaasÇekya-İngiltere-ABD ortak yapımı Alman işadamı Oskar Schindler, İkinci Dünya Savaşı döneminde Nazilerin pençesinden kurtardığı yaklaşık 1200 Yahudinin hayatta kalmasına önayak olmuş, Steven Spielberg de o ünlü filmiyle (Schindler’s List) böylesi bir şahsiyetin bütün dünyaca tanınmasını sağlamıştı. Haftanın yenilerinden Umut Bahçesi (The Zookeeper’s Wife) de benzer bir hikâye anlatıyor. Önce konuyu kısaca özetleyelim: Varşova Hayvanat Bahçesi’nin yöneticileri Antonina Zabinski ve kocası Jan, tesisin işletmesini aksatmadan yürütmektedir. Lakin Nazilerin Polonya’yı işgaliyle birlikte bütün dengeler değişir. Savaş öncesi tanıdıkları Alman zoolog Lutz Heck, hayvanat bahçesini bir anlamda yağmalar ve kimi değerli hayvanları Berlin’e yollar. Çift, atıl durumu düştükleri süreçte Alman askerler için domuz yetiştirmeye başlarlar. Ama bu, yüzeydeki kılıftır; arka plandaki amaç ise önce yakın dostlarını sonra da Yahudi mahallesinden kaçırmayı başardıkları çocukları ve yetişkinleri tesis içindeki evlerinin bodrum katında saklamaktır...

Kurtarılan 300 hayat

Whale Rider, North Country, McFarland gibi filmleriyle tanıdığımız Yeni Zelandalı Niki Caro’nun imzasını taşıyan Umut Bahçesi, Diane Ackerman’ın 2007 tarihli romanından sinemaya uyarlanmış, Kimi yanlarıyla gerçek olaylara dayanan bu metnin görsel ifadesi, kuşkusuz kulak kabartmaya değer bir öykünün varlığını hatırlatıyor. Zabinski çifti, ‘Gestapo ruhu’yla donanmış zoolog Heck’le iyi geçiniyor gibi görünürken (ki Heck’in Antonina’ya zaafı da vardır) gizlice onca kişinin (sayıları 300 kadar) hayatını kurtarıyor. Hayvanat bahçesinin üyelerinden bir kısmı Berlin’e götürülüp bir kısmı da ‘değersiz’ bulunup yok edilirken tesis bir tür ‘kurtarma kampı’na dönüşüyor. Öykü çekici ama ne yazık ki Caro’nun rejisi aynı düzeyde heyecan sunmuyor. Farklı uluslara ait oyuncu kadrosunun kitabi diyaloglarının yarattığı inandırıcılıktan uzak atmosfer, derinliksiz karakterler derken Umut Bahçesi, kimi yanlarıyla karikatürize olmaktan kurtulamayan bir filme dönüşmüş. Evet, Spielberg’vari destansı bir film beklemiyorduk ama daha samimi bir anlatım ve maharetli bir rejiyle daha iyi sonuç alınabilirmiş sanki.

Yapımcı Chastain

Projeye para yatıran isimlerden biri olan Jessica Chastain de altını çizmeye çalıştığım nedenlerden dolayı oyunculuk açısından vasatı aşamıyor. Keza geçmiş işlerinde ne kadar iyi bir aktör olduğunu bildiğimiz Alman Daniel Bruhl de benzer bir kaderi paylaşıyor. Sonuçta kimi gerçek olaylara dayanan Umut Bahçesi, tarihi hatırlatmalardan öteye gidemeyen bir çalışma olmuş.

Uğur Vardan'ın yazısı


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR