Korumadığımız güzelim Ezidi kadınlara…
Dağlara kaçtılar. Tuzağa düşürülmüştüler. Dağlar korumuştu hep onları.
Artlarına bakmadılar. Geride duman, acı ve ölüm bıraktılar.
Yol sıcak. Yol uzun. Yol tehlikeli.
Kararlıydılar.
İliklerine kadar atmık kokusu. Ne yapsalar çıkıp gitmiyor. Kimi birkaç vahşi gövdenin birden ezip geçtiği kızının cansız bedenini ahırda bıraktı, kimi boynu kökünden koparılıvermiş ağabeysini sokakta, kiminin çocuğu esir. Onlar. Kalan kim varsa sırtlandılar, el ele tutuştular, derin bir nefes alıp yola koyuldular.
Açtılar. Susuzdular. Bitik ama atikti adımları. Kimi damarını kesip cerrah gibi, kanını içirdi çocuğuna, kimi mesanesinden akanı; bir damla su yoktu. Bir minik yaprak yoktu ki kımıldasın. Kadınlar. Korkmayalım dedilerse de korktular.
Çabaladılar, azmettiler. Yoruldular. 40 kişi çıktıkları dağdan 40 gün sonra 20 kişi indiler. Kadınlar; kiminin bebeği güneşe, aya yenildikleri o tek bir anda kucaklarından kayıp kayalıklara yuvarlandı. Arkalarından kendileri atladılar. Kimininkini alıcı kuşlar kaptı. Kiminin bebeği öyle, usulca toprağa karıştı. Pek çok bebekler, çocuklar, genç kızlar, genç erkekler o dağlarda helak oldular. Artlarından ağıt yakacak vakit yoktu.
Kadınlar. Kendi yetimleri olsun olmasın bir kez daha, bir kez daha ne kaldıysa topladılar. Sırtlarına, göğüslerine, kollarına. Bıkmadan el ele yapıştılar. Aç, susuz, yorgundular.
Kadınlar. Yürüdüler. Omuz omuza. Yirmi kişilik yek vücut. Tek bir kütle, tozun içinden, toz içinde, toz gibi.
Derin vadileri aştılar. Merhametsiz çöllerden geçtiler. Yolda başka kadınlar gördüler. Başka bebekler. İçleri, dışları, her yerleri kızıl, genç kızlar. Anneler, teyzeler, yengeler, halalar, nineler. Onları gören geldi. Gören geldi. Kol kola girdiler. Yaslana yaslana yürüdüler. Bebekleri dal taşıyamayacak sırtlardan alıp başka sırtlara yüklediler. Bir küçük adım daha atılamadığında birbirlerini yüklendiler. Bir sis bulutu içinde, kendini hiçlikten var etmiş bir koca siluet. Dakikalar aktı saatler geçti, anladılar. Anladılar ki tamamen yalnızdılar; yardımlarına gelen olmadığından. Bebekler bir süre inatla ağladılar. Sonra baktılar ki olacak gibi değil, sustular.
Derken erkekler çıktılar. Daracık girişlerini örümceklerin kapladığı mağaralardan. Dere demeye şahit ister çatlaklardan, acı göllerden ve dipsiz bataklıklardan. Kırkayağın tek bir ayağının bile sığmayacağı patikalardan. Erkekler. Kiminin gözü akmıştı, kiminin sarkmıştı dışarı bağırsakları. Kötülük. Bazısını daha çok kötülük etmek için kasten sıyırmamıştı canından, ruhunu eksiltip bırakmıştı. Ki karılarını, kızlarını delik deşip görüp güzelce kahrolsunlar.
Erkekler. Kadınlara eklemlendiler ama artık adaleleriyle, âdem elmalarıyla, er bezleriyle böbürlenecek halleri kalmamıştı.
Onlar. Kadınlı erkekli bir koca yığın oldular. Gezegenin utancını onun yerine yüklendiler.
Metreler metrelere, dağlar vadilere, miller millere eklendi. Gündüz geceye. Keder hüzne. Kimseden ses çıkmıyordu. Kimse kimseye bakmıyordu. Sadece bebekler. Havaya bakıp hortumu kasırgayı haber veriyordular.
Onlar. Öyle kırık, öyle bitkin, öyle heybetli bir kalabalıktılar ki, görenler daha şaşıramadan taş oldular! Onlar. Yarı çıplak medusalar. Arafta bir gam ve derman yığını; başlarının üstünde ıstırap bulutları.
Onlar. Suyu feyezanı toplayıp başka diyarlara gittiler. Artlarında hikayelerini anlatsın diye kara gözlü, yiğit bir karga bıraktılar.
Resim: Eva İlhan






