Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Eylül 2020

Edebiyat

Oscar Wilde: Özdeyişler ve Söyleşiler

Oggito

Paylaş

1

0


Derleyen ve çeviren: Şakir Eczacıbaşı

Wilde’ı tanıyanlar, onun olağanüstü bir konuşmacı olduğunu söyler: André Gide’e göre Wilde’ın “en güzel yazıları bile, konuşmalarının görkemli parlaklığının soluk bir yansımasıdır”. Bernard Shaw’a göre Wilde “bütün çağların en büyük konuşmacısıdır”. Lord Alfred Douglas’a göreyse, Wilde’ın konuşmacılığı ancak Sokrates’le karşılaştırılabilir, “üstelik Wilde’ın nükte gücü yoktur Sokrates’te”.

Wilde’ın konuşmalarından alıntılar:

İnsanoğlunu yaratırken, Tanrı’nın kendi yeteneğini aşırı abarttığını düşünüyorum bazen.

Hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka...

Bir çağı harekete geçirenler kişilerdir, kurallar değil...

İnsanın gerçek yaşamı, yaşamadığı şeylerdir çoğu kez.

Nesnelerin arkasındaki gerçeklere ulaşamıyoruz. Bunun nedeni, belki de, görünüşleri dışında hiçbir gerçekliklerinin bulunmamasıdır.

Yaptığı budalalıklar karşısında insanı avundurabilen tek şey kendi kendisine yaptığı övünmelerdir.

Din öğretmenlerinin çoğu kanıtlanmayanı, kanıtlanamayacaklarla kanıtlamaya uğraşarak yitiriyor zamanlarını.

Yanıtlanmamalı dualar; yanıtlanırlarsa dua olmaktan çıkıp karşılıklı yazışmaya dönüşürler.

İnsanları parlamento yasalarıyla iyi kılamazsınız!

Çağın hep gerisindedir doğa... Ancak büyük bir sanatçı gerçekleştirebilir tümüyle modern olmayı.

Ne kadar çekicidir bütün başarısızlıklar!

Üç gün susuz yaşayabilir bir insan, ama bir gün bile şiirsiz kalamaz.

Öyle şiirseldir ki biriyle evlenip birçoğuna âşık olmak...

Hep iyiyizdir mutlu olduğumuz zaman, ama hep mutlu değilizdir iyi olduğumuz zaman...

Düş gücü bulunmayanların son sığınağıdır tutarlılık.

Sığ olanların tek sığınağı ciddiliktir.

Bir sanat yapıtına dönüşmektir yaşamın amacı.

Düşmanlarınızı bağışlayın her zaman, başka hiçbir şey onların canını bunun kadar sıkmaz.

Moda öylesine katlanılmaz bir çirkinlik biçimidir ki her altı ayda bir değiştirilmesi gerekir.

Yüksek sosyeteye girebilmek için insanları ya yedirip içirip eğlendirmek ya da şok etmek gerekir.

Sosyete üstüne sakın saygısızca konuşmayın!.. Yalnız sosyeteye giremeyenler yapar bunu.

Sosyetede bulunmak can sıkıcıdır yalnızca. Ama dışında kalmak bir trajedidir açıkça.

Övülünce alçakgönüllü olurum ama sövülünce yıldızlara eriştiğimi anlarım.

Tüm dehamı yaşamıma koydum, yapıtlarıma ise yalnızca yeteneğimi.

Ne acıklı! Dünyanın yarısı Tanrı’ya, yarısı ise bana inanmıyor...

Oscar Wilde’a, özellikle Punch dergisinde, birçok ad verilmişti: Oscuro Wildegoose, Drawit Milde, Ossian Wilderness, His Aesthetic, Two-Twoness Oscar, Mr. Wilde Hoscar, The O’scar, The O’WiIde, Our Oscar. Yaşamının son yıllarında ise Wilde, büyük amcasının yazdığı bir romanın kahramanına verdiği Sebastian Melmoth adını kullanmıştı. Oysa Wilde’ın tam adı Oscar Fingal O’Flahertie Wills Wilde’dı:

Adımda iki “O”, iki “F” ve iki “W” var. Ağızlardan düşürülmeyecek bir ad çok uzun olmamalı. Reklamı pahalıya oturuyor. Tanınan biri için birkaç ad yararlı, belki de gereklidir. İnsanın ünü arttıkça adlarından bazıları bırakılabilir, tıpkı baloncunun balon yükselirken safra atması gibi... Adlarımdan ikisi şimdiden kullanılmaz oldu. Yakında birini daha atıp yalnızca “Oscar” ya da “Wilde” olarak bilineceğim.

Oxford’da girdiği bir sözlü sınavda, Eski Yunanca İncil’den bir bölümü başarıyla çevirdiği görülüp durması istenince:

Ne olur devam edeyim, sonunu çok merak ediyorum.

Oxford’daki sınıf arkadaşlarından William Ward’a:

Kuruyup kalmış bir Oxford öğretim üyesi olmak değil benim amacım. Bir ozan, bir yazar, bir tiyatro yazarı olmak isterim. Şöyle ya da böyle üne kavuşacağım. Ünlü olamazsam kötülükten dillere düşeceğim.

Nüfus sayımında verdiği yanıtlar:

Yaşım on dokuz, mesleğim deha, kusurum yetenek.

Wilde’ın Estetikçi akımın bir simgesi olarak elinde tuttuğu zambakla Londra’da dolaştığı söylenir:

Bir insanın yaşamı üstüne gerçekler yaptıkları değil, kendisiyle ilgili yarattığı destansı öykülerdir. Elime bir zambak alıp Londra sokaklarında dolaşmadım hiç, her kapıcı ya da arabacı yapabilirdi bunu... Ama bu öykü gerçekten yaptığım şeylerden daha iyi gösteriyor yaradılışımı.

Londra’da karşılaştığı, taşkın davranışlarıyla tanınmış bir aristokrat, Wilde’ın sırtına vurur ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Oscar, şişmanladıkça şişmanlıyorsunuz.

– Siz de kabalaştıkça kabalaşıyorsunuz.

Tanımazlıktan geldiği eski bir dostuna:

Sizi tanıyamadım... O kadar değiştim ki...

Bir anda karşısına çıkıp, “Beni tanıdınız, değil mi?” diyen bir kadına:

Adınızı hemen anımsadım ama yüzünüzü tanıyamadım!

Yazında bir akım başlatmaktan söz edildiği bir yerde:

Kurulmaya değer tek okul, çömezleri bulunmayan okuldur.

Roman yazarı George Moore’u tanıyıp tanımadığını sorarlar:

Onu tanıyor muyum? Onu o kadar iyi tanıyorum ki on yıldır hiç görüşmedim kendisiyle.

Oscar Wilde’ın 1892’de bir dizi konferans için gittiği ABD’de gümrükten geçerken, bildirmesi gereken bir şeyi bulunup bulunmadığı sorusuna verdiği yanıt:

Bildirmem gereken hiçbir şeyim yok, dehamdan başka.

Ölümünden bir yıl önce, bir gazetecinin “Kiminle evlenmek isterdiniz?” sorusuna şu yanıtı vermişti:

Kraliçe Victoria, Sarah Bernhardt ya da Lillie Langtry.

New York’ta gittiği bir otelde kendisine güzel manzaralı bir oda önerilir:

Benim için hiç önemli değil. Manzaranın fiyatını faturaya ekleyen otel sahibi için önemlidir bu ancak. Bir centilmen pencereden dışarıya bakmaz hiçbir zaman.

New York’ta “Estetikçilik”in anlamını soran bir gazeteciye:

Estetikçilik güzelliğin simgelerini aramaktır. İnsanın güzellik aracılığıyla sanatın karşılıklı ilişkilerini incelediği bir bilimdir. Daha açık söylemek gerekirse, Estetikçilik yaşamın gizinin araştırılmasıdır.

ABD üstüne söylediklerinden:

Herkes trene yetişecekmiş gibi koşuşuyor Amerika’da. Ne şiire ne de aşka uygun bir ortam orası... Romeo ve Juliet’in sürekli trene yetişme kaygıları olsaydı ya da kafaları gidiş-dönüş biletlerinin sorunlarıyla karışmış bulunsaydı Shakespeare o dokunaklı, şiir dolu sahneleri yazabilir miydi?

Amerika yeryüzündeki en gürültülü ülke. .... Tüm sanat öyle ince ve kolay etkilenen bir duyarlılıktan kaynaklanır ki, bu denli kargaşa müzik yeteneği için yıkıcı olur önünde sonunda. Amerika’da resimleri yükseğe, tavana yakın asma alışkanlığı önceleri mantıksız gelmişti bana. Resimlerin ne denli kötü olduğunu görünce, bu geleneğin yararını anladım ancak.

Güzelliği verin çocuklara; tarih dedikleri kayda geçirilmiş kanlı katliamları, barbarca dövüşleri ya da coğrafya dedikleri kimsenin gitmek istemeyeceği yerlerin enlem ve boylamlarını değil. .... Tarih adı altında, Avrupa’nın işlediği ağır suçların takvimini veriyorsunuz çocuklarınıza.

New York, hatta Boston’da iyi bir model o kadar az bulunuyor ki, ressamların çoğu Niagara’nın ya da milyonerlerin resmini yapmak zorunda kalıyor.

Philadelphia’da en beğendiği Amerikalı ozanların kimler olduğu sorulunca:

Walt Whitman ve Emerson. .... Whitman’la buluşmak istiyorum. İngiltere pek tanımıyor onu, ama hiçbir ozana ölmeden önce değer verilmez İngiltere’de.

31 Ocak 1882’de Boston’da verdiği bir konferansa Harvard Üniversitesi öğrencileri tıpkı Wilde gibi giyinmiş olarak ellerinde birer ayçiçeğiyle gelir, ama bunu daha önce öğrenen ve herkes gibi koyu bir elbise giyen Wilde:

Tanrı beni çömezlerimden korusun!

Şubat 1882’de Chicago’da:

Saatte altmış kilometre hızla gitmenin bir insana ne katkısı olabilir? Herhangi bir budala, bir tren bileti alıp gezisini saatte altmış kilometre hızla yapabilir. .... Uygarlığın araçlarıyla sonuçları karıştırılmamalıdır. Buharlı makine ya da telefonun değeri kullanılış biçimlerine bağlıdır tümüyle. Telefonun değeri iki insan arasında konuşulanların değeriyle belirlenir. Michelangelo’nun bir ürünü Edison’un yüz ürününe bedeldir.

27 Mart 1882’de The Daily Examiner’ın Estetikçi akım üstüne sorusuna yanıtı:

Makinelerin yaptığı kötülük yalnızca ürettiği şeyler değil, aynı zamanda insanların kendilerini makineye dönüştürmesidir. Oysa biz bireylerin sanatçı olmalarını, daha doğrusu insan olmalarını istiyoruz. .... Güçlü bir ulusun genç yaşamında insanı canlandıran bir şey var. Sizinki gibi ulusal yaşamın açılmaya başladığı bir ülkede sanatın gelişmesi ve yayılması için olağandışı fırsatlar ortaya çıkmıştır. Öte yandan çok amatör var burada. Amatör sanat sanatsız kalmaktan daha da kötüdür.

oscar wilde

Nisan 1882’de Denver’da:

O kadar sıkıcı oldu ki basımcılık. .... Gelecekteki yayınlarımda daha doyurucu örnekler vermeyi umut ediyorum bu alanda: Harfler ender görülen tasarımlardan oluşacak, virgül yerine ayçiçeği, noktalı virgül yerine nar kullanılacak.

Gümüş madenlerinin bulunduğu Leadville üstüne izlenimlerini şöyle dile getirmişti:

Madenlerden çıkarken gördüğüm pırıl pırıl parlayan gümüşlerin çirkin dolarlara dönüşeceğini düşündükçe üzüntü duyuyordum.

9 Mayıs 1882’de Philadelphia Press’e:

Özgürlük kanlı ellerle gelirse çok güçtür onunla el sıkışmak. İngiltere’nin ne denli suçlu olduğunu unutuyoruz bazen. Yedi yüzyıllık haksızlığın meyvelerini topluyor İngiltere.

ABD'de Vera ya da Nihilistler'i sahneye koymak isteyen bir tiyatro yöneticisi oyunda değişiklikler yapmasını önerince:

Ben kimim ki bir başyapıta dokunabileyim.

ABD'den döndükten sonra:

Amerika’yı uygarlaştırdım.

Mark Twain'in Wilde'dan duyup hep yinelediği söz:

Öbür gün yapabileceğin hiçbir şeyi yarına bırakma.

Wilde Fransa’da mutlu olduğunu söyler, sık sık Paris’e giderdi:

Fransa’nın İngiltere’ye büyük üstünlüğü, Fransa’da her burjuvanın bir sanatçı, İngiltere’deyse her sanatçının bir burjuva olmak istemesidir.

Paris’e neden yakınlık duyduğunu soran bir gazeteciye:

Londra’da insan her şeyi gizliyor, Paris’teyse her şeyi açıklıyor.

Emile Zola ile Oscar Wilde birbirinden hoşlanmazdı. 1883’te Paris’te verilen bir yemekte Zola sanat üstüne yaptığı bir konuşmanın sonunda, “Ne yazık ki sayın Wilde barbar bir dil olan kendi dilinde yanıt vermek zorunda kalacak” deyince, Wilde kusursuz bir Fransızcayla:

Ben doğuştan İrlandalıyım, evlatlık olarak İngilizim ve sayın Zola’nın dediği gibi Shakespeare’in dilini kullanmak zorundayım.

Kasım 1883’te Punch dergisinde Wilde ile ressam Whistler’ın bir kulüpte Sarah Bernhardt’ın bir oyunu üstüne tartıştıkları haberi çıkınca, birbirlerine şu telgrafları gönderirler:

Wilde: Punch’taki haber gülünç! Beraberken kendimizden başka bir şeyden söz etmeyiz ki...

Whistler: Hayır Oscar, unutuyorsun, hep benden söz ederiz.

Wilde: Haklısın Jimmy. Senden söz ederiz ama ben hep kendimi düşünürüm.

1884’te zengin bir ailenin kızı olan Charlotte Montefiore, Wilde’ın evlenme önerisini geri çevirince:

Senin paran ve benim beynimle öylesine ileriye gidebilirdik ki...

Violet Hunt da Wilde’ın evlenme önerisine olumlu yanıt vermemişti:

Sen ve ben, senin güzelliğin ve benim aklımla dünyaya egemen olabilirdik...

Ünlü bir oyun yazarı, başarılı bir açılıştan sonra Wilde’a oyunu nasıl bulduğunu sorar:

Başından sonuna kadar uyuyabildiğim en iyi oyundu.

Shakespeare “Bir sahnedir yeryüzü”, Shaw da “Bir sahnedir yeryüzü, ne yazık ki...” demişti. Wilde:

Bir sahnedir yeryüzü, ama çok kötüdür rol dağılımı.

Wilde “Kalem ve Zehir” adlı denemesinde, “Maskeler yüzlerden daha çok şey anlatır” diyordu. Londra’da bir gün Olive Schreiner’le karşılaşmıştı:

Schreiner: Yoksulların olduğu Doğu Yakası’nda oturuyorum, çünkü orada kimse maske takmıyor.

Wilde: Bense zenginlerin olduğu Batı Yakası’nda oturuyorum, çünkü orada herkes maske takıyor.

oscar wilde

Mutlu Prens ve Başka Masallar, Narlı Ev gibi masal kitapları yayımlayan Wilde ozan ve gazeteci dostu Richard Le Gallienne’e:

Çocuklarına masallar yazmak her babanın görevidir.

Wilde İngilizcenin insana sıkıntı veren bir rengi olduğunu söylerdi. En sevdiği öyküsü “Prenses’in Doğum Günü” için şöyle demişti:

Öyküyü siyah ve gümüş renginde tasarladım. Fransızcaya çevrilince pembe ve maviye dönüştü.

Boş inançlara karşı kurulan Onüç Kulübü’nün çağrısına yanıtı:

Boş inançlara bayılıyorum: Düşüncenin ve düş gücünün renkleridir onlar. Sağduyunun karşıtıdırlar. Sağduyu serüvenin düşmanıdır. Gerçek dışına çıkmamıza olanak verin. Kırıcı olacak kadar mantıklı yapmayın bizi.

Genç bir ressamın üstünde çalıştığı resmin konusunun Vikingler olduğunu öğrenince:

Neden o kadar gerilere gidiyorsunuz? Arkeolojinin başladığı yerde sanat biter.

Ocak 1889’da “Yalanın Gözden Düşmesi” denemesi yayımlandığı sırada:

Sıkıcılığın kapıları karşısında borazanımı öttürdüm.

oscar wilde

Dorian Gray’in Portresi’nin Temmuz 1890’da Lippincott’s dergisinde yayımlanması üstüne basında şu tür sözleri içeren ağır eleştiriler çıkmıştı: “Wildest” (en çılgın), “cafcaflı bayağılık”, “pislikte aranan tat”, “alevlere atılmalı”, “kokuşmuşluk”, “gençleri zehirleyecek bir yapıt”, “ahlakı korumakla görevli örgütler dava açmalı”... Eleştiriler karşısında Wilde’ın verdiği yanıtlardan:

Sanat ile ahlak birbirinden ayrı, bambaşka alanlardır.

Hiçbir sanatçının ahlaksal bağlılıkları yoktur. Paletteki renkler bir ressam için neyse, iyilik ve kötülük de bir sanatçı için odur. Bir sanat yapıtına ilgi göstermez İngilizler, söz konusu yapıtın ahlaka aykırı olduğu söylenmedikçe.

Anlatılan öykü süsleme sanatı üstüne bir denemedir. Sıradan gerçekçiliğin yabanıl kabalığına bir tepki... Yapıtın zehirli olduğunu söyleyebilirsiniz ama kusursuzluğunu da yadsıyamazsınız. Sanatçıların amacı kusursuzluktur.

Dorian Gray’de herkes kendi günahını görür. Dorian Gray’in günahlarının neler olduğunu kimse bulamaz. Bulanlar, kendi günahlarını yanlarında getirenlerdir.

Gerçekte sanat, izleyicisini yansıtır, yaşamı değil.

Sonraki yıllarda Dorian Gray’in Portresi üstüne:

Romanım nerdeyse kendi yaşamıma benziyor; hareket yok, hep konuşma var. Hareketi canlandıramıyorum ben: Kişilerim birer sandalyeye yerleşip karşılıklı söyleşiye dalıyor.

Harper dergisi büyük bir para karşılığında yüz bin kelimelik bir kitap yazmasını önerince:

Önerinizi yerine getiremem, yüz bin kelime yok İngilizcede.

Bir yayıncının en iyi yüz yapıtı seçmesini istemesi üstüne:

En iyi yüz yapıtı seçmem olanaksız, ancak beş kitap yazabildim bugüne dek.

Aralık 1891’de Écho des Paris dergisi birkaç anısını anlatmasını isteyince:

Hiçbir şeyi anımsamak istemiyorum. Sanatçı belleğini yok etmeli ve yalnızca o anla, geçmekte olan saatle ilgilenmelidir. Geçmişini düşünen adamın geleceği olamaz.

Wilde’ın bütün kitaplarını New York ve Londra’da aynı anda yayımlayan yayıncı James R. Osgood’un ölümü üstüne yakın dostu Richarde Le Gallienne’e:

Sanıyorum Osgood’u New York ve Londra’da aynı anda gömecekler.

Wilde Salomé'yi 1891’de Paris’te Fransızca yazmış, sonra Lord Alfred Douglas İngilizceye çevirmişti. Londra’da sahneye konacak oyunda Sarah Bernhardt başrolü oynayacaktı. Provalar başladıktan sonra oyunun sansürce durdurulması üstüne:

Her prova sonsuz bir keyif kaynağı oldu benim için. Sözcüklerimin dünyadaki en güzel sesle söylenmesi en büyük sanatsal sevinci duyurdu bana... Ama sahne ve oyunculuk üstünde bir sansür var: Bu sansürün temelinde, “En bayağı konular sahneye getirilip oynanabilir ama hiçbir oyuncunun, sanatsal koşullarda, Kutsal Kitap’taki ulu ve soylu konuları sunmasına izin verilemez” düşüncesi yatıyor. Salomé’nin engellenmesiyle yapılan hakaret bir sanat biçimi olan tiyatroya yapılan hakarettir.

Yakın dostu Robert Ross bir söyleşide Salomé'yi Fransızca yazmasının nedenini sormuştu:

Kullanmasını iyi bildiğim bir enstrüman var elimde: İngiliz dili. Başka bir enstrüman daha var ki onu yaşamım boyunca dinledim: Fransızca. Güzel bir şey yapabilir miyim diye bu yeni enstrümana dokunmak istedim.

Fransa’da yayımlanan Salomé oyunu için çizimleri yapan Aubrey Beardsley’e (resimlerin bir bölümü açık saçık bulunarak İngiltere’deki basımından kaldırılmıştı):

Baudelaire şiirlerine Kötülük Çiçekleri adını vermişti. Senin çizimlerine “Günah Çiçekleri” diyeceğim ben de.

1892’de Paris’te “Sfenks” adındaki şiiri üstünde çalışırken gün boyunca ne yaptığı sorulunca:

Bütün sabah bir virgül çıkardım, öğleden sonra yine yerine koydum.

Fransız oyuncu Coquelin ile Padua Düşesi oyunu üstüne konuşmasından:

Shakespeare ve Hugo her konuyu tüketti. Günahta bile özgün olunamaz artık. Anlatılmamış hiçbir duygu kalmadı – olağanüstü tanımlamalar yapmak dışında.

20 Şubat 1892’de Lady Windermere’in Yelpazesi oyununun ilk gecesinde alkışlarla sahneye çıkan Wilde:

Bayanlar baylar, bu geceden büyük bir zevk duydum. Oyuncular güzel bir oyunun hoş bir yorumunu yaptı, sizin değerlendirmeniz de çok akıllıcaydı. Oyunumun nerdeyse düşündüğüm kadar üstün bir yapıt olduğuna beni inandıran gösterinizden ötürü sizi kutluyorum.

19 Nisan 1893’te, Önemsiz Bir Kadın oyununun ilk gecesinde alkışlarla, bağrışlarla sahneye çağrılan Wilde oturduğu locadan:

Bayanlar baylar, Oscar Wilde’ın şu anda tiyatroda bulunmadığını üzülerek açıklamak zorundayım.

Önemsiz Bir Kadın’ın çok başarılı geçen galasından sonra Herbert Beerbohm Tree’ye:

Wilde: Oyunlarımın en iyi eleştirmeni olarak düşüneceğim sizi hep...

Tree: Ama oyunlarınızın eleştirisini hiç yapmadım ben?

Wilde: O nedenle zaten.

Kasım 1894’te Alfred Douglas’a:

Güzelliğe hayranlık duymanın, sevgiye tutkun olmanın kötülük sayıldığı bir ülkede yaşamak ne tuhaf! İngiltere’den nefret ediyorum, sen burdasın diye bu ülkeye katlanıyorum.

oscar wilde

Wilde’ın da adının geçtiği Max Nordau’nun Degeneration (Yozlaşma) adlı incelemesinde, “Tüm dâhiler delidir” dendiğini duyunca:

Dr. Nordau’nun “Dâhiler delidir” savına katılıyorum, ama Dr. Nordau tüm aklı başında insanların budala olduğunu unutuyor.

İdeal Bir Koca’nın 3 Ocak 1895’te Londra’da, Haymarket Tiyatrosu’ndaki açılışından sonra 9 Ocak’ta The Sketch’te yayımlanan, Gilbert Burgess’la yaptığı söyleşiden:

Bir insanın tiyatro eleştirmeni olması destan, pastoral şiir ya da türkü sözleri eleştirmeni olması kadar budalaca ve sanatsallıktan uzak bir şeydir. Tüm sanat biçimleri aynı kapıya çıkar; sözcükleri araç edinen bir sanat ise hiçbir biçimde bölünemez.

Bir çiçeğin rengi bir trajedi konusunu akla getirebilir, bir müzik parçası bir sonenin dizelerini çağrıştırabilir, ama gerçek bir olay sanatçıya hiçbir şey veremez. İnsanın yaşadığı bir aşk sanatı için yitirilmiş bir serüvendir. Bir roman ya da bir oyunda tanıtılan gerçek kişiler düş gücü bulunmayan bir aklın, kaba ve gelişmemiş bir gözlem yeteneğinin, tümden bir deyiş yoksulluğunun simgesidir.

Eleştirmenler oyundaki eylemlerle melodramın olaylarını birbirine karıştırıyor. Önemsiz Bir Kadın’ın ilk perdesini Lady Windermere’in Yelpazesi’nde hiçbir eylem bulunmadığını söyleyen eleştirmenlere yanıt olarak yazdım: Hiçbir eylem yoktu ama kusursuz bir ilk perdeydi.

Eleştirmenler İdeal Bir Koca’daki psikolojik savı anlayamadı: Bir erkeğin kadını sevme biçimi ile bir kadının erkeği sevme biçimi arasındaki başkalığı; kadınlardaki ideal yaratma tutkusu –gerçekte bu onların zayıf yanıdır– ile erkeklerdeki sevdiklerine kusurlarını göstermekten korkmalarındaki güçsüzlüğü.

Aylaklık sanatçıya yazabilmesi için gerekli ruhsal durumu, yalnızlıksa gerekli koşulları yaratır. İnsanın kendisi üstüne yoğunlaşması, olağanüstü bir dünyayı devinim içindeki renkler ve kadanslarla yansıtma olanağını verir. .... Eleştirmenler sanatçının kamuoyunu sevindirmekle görevli olduğunu, o alçaltıcı dogmayı ortaya attı. Rossetti’nin sözcüklerle soneler dokuması, Corot’nun alacakaranlığı gri ve gümüş renklerle boyaması kamuoyunu sevindirmek için değildi. Halkı mutlu etmek için belirli bir sanat biçiminin benimsenmesinin istenmesi sanatçının o biçimden kaçmasına yol açar. Oyunun bir şiir ya da bir resim kadar kişisel ve bireysel bir anlatım biçimi olduğu bilininceye değin gerçek bir tiyatroya kavuşamayacağız.

Basının sanatçıyı kamuoyuna hep anımsatması çok gereksiz, basının kamuoyunu sanatçıya hep anımsatmasıysa çok yakışıksız.

Önünüzde büyük bir yazın geleceği bulunduğunu düşünüyorum. .... O kadar kötü söyleşi yapıyorsunuz ki iyi şiir yazabileceğinizi umuyorum. Kravatınızın rengini çok beğendim. İyi günler.

Lord Alfred Douglas’a duyduğu sevgiyi dile getirdiği bir mektubu ele geçiren Allen adında bir şantajcı Wilde’dan altmış sterlin isteyince:

Bu uzunluktaki bir düzyazı yapıtıma bu kadar büyük bir para almadım hiç. İngiltere’de bir mektubuma altmış sterlin değer biçen birinin bulunduğunu görmek beni sevindiriyor.

18 Ocak 1895’te St. James’s Gazette’te yayımlanan bir söyleşiden:

Oyunlarınızdaki bütün kişilerin sizin gibi konuştukları söyleniyor.

Bir sanatçı olan oyun yazarının yapıtları da, her sanat yapıtı gibi sanatçının egemenliğinde olmalıdır. Shakespeare’in her oyununda Shakespeare’in egemenliği görülür. Ibsen ve Dumas’nın yapıtları da böyledir. Benim oyunlarıma da kendi kişiliğim egemendir elbet.

Sizden önceki yazarlardan hiç etkilendiniz mi?

Victor Hugo ve Maeterlinck’ten yalnızca.

Başka yazarlar da vardır elbet.

Eski Yunan ve Roma yazarlarını bir yana bırakırsak, beni etkileyen yazarlar Keats, Flaubert ve Walter Pater’dir, ama onlarla buluşmadan önce yarı yolu çoktan aşmıştım zaten. Başkalarını sezinlemeden önce anlatım biçimini kendi ruhunda bulabilmelidir insan.

İdeal Bir Koca en iyi oyununuz mu sizce?

Artık klasik olan sözümü unuttunuz mu? Yalnızca sıradan kişiler ilerleme gösterir.

Gerçekçiliğe hiçbir eğiliminiz yok mu?

Hiç yok. Gerçekçilik bir arka plandır. Sanat yapıtı olması istenen bir oyun için gerekli sanatsal güdüyü yaratamaz.

Günlük yaşamın trajedileri ele alınacak hiçbir şey çağrıştırmıyor mu sizde?

Sokakta yürürken bir gazetecinin araba altında kaldığını görmek (ne yazık ki bugüne değin böyle bir olaya tanık olmadım) dramatik açıdan benim için hiçbir anlam taşımaz.

14 Şubat 1895’te oynanmaya başlayan Ciddi Olmanın Önemi büyük bir ilgiyle karşılanmıştı. O gece, başrolü üstlenen George Alexander oyunu nasıl bulduğunu sorunca:

Hoştu, çok hoş. Zaman zaman bana yazdığım bir oyunu, Ciddi Olmanın Önemi’ni anımsattı.

Ciddi Olmanın Önemi üstüne yaptığı açıklamalar:

Bir kelebeğin kelebekler için yazdığı küçük bir oyun.

İnce düş köpüklerinden oluşan hoş, küçük bir oyun, ama felsefesi var. .... Yaşamın önemsiz şeylerini çok ciddi bir biçimde karşılamamız, önemli şeylerini ise içten ve tasarlanmış bir aldırmazlıkla ele almamız gerektiğini anlatıyor.

oscar wilde

25 Mayıs 1895’te suçlu bulunan Wilde elleri kelepçeli, yağmur altında cezaevine götürülürken:

Kraliçe Victoria suçlularına böyle davranıyorsa onların hiçbirine layık değil.

Wilde Mayıs 1895-Mayıs 1897 arasında tam iki yıl cezaevine kapatıldı:

Parlak bir komedi olacağını düşünüyordum yaşamın, korkunç ve itici bir trajedi olduğunu anladım.

Cezaevinde bulunduğum için en ufak bir utanç duymuyorum. Ama beni buraya gönderen yaşamın maddeciliğinden utanıyorum. Sabırlı olabilirim; bir erdemdir sabretmek. Sabır değil duyumsamazlıktır burada istenen, duyumsamazlık ise bir kusurdur.

Her gün Dante okudum İtalyancadan. .... Okuduklarımdan en iyisi Cehennem. Cehennem’i nasıl sevmem? Cehennem içindeydik... Cehennem hapishaneydi...

Yaşamı görmek istiyorum, turistler için bir anıt olmayı değil.

En sevdiğim iki karakter, Lucien de Rubempré (Balzac) ve Julien Sorel’di (Stendhal). Lucien kendini asmış, Julien ise giyotinle başı kesilerek ölmüştü. Zindanda öldüm ben de.

Dinsel inançlar üstüne kuşkular duyduğunu anlatan bir tutukluya:

İnsanlar tanrılarını kendi anlayışlarına göre biçimlendirir. Önce tanrılarını yaratır, sonra onlara taparlar. Şimdilik bir karara varmayı ertelemenizi öneriyorum: O arada ölürseniz ve öte yanda bir gelecek varsa, anırır gibi bağıran şu insanların çoğundan daha iyi durumda olursunuz orada.

Reading Zindanı’nda gardiyan Thomas Martin’e:

Komedinin parlak bir yıldızı değilim artık. Yaşamımı tümüyle trajediye adayacağıma ant içtim. Bundan sonra yeni yapıtlar yazarsam bir ağıt kitaplığı oluşturmak için olur bu ancak! Yalnız acı çekmişler ya da çekmekte olanlar için yazacağım. Ben onları anlıyorum, onlar da beni anlayacak. Keyif dünyasının gizemi, keder dünyasının sözcüsü olacağım.

Wilde cezaevinden çıkar çıkmaz, gösterişli bir şapkayla onu görmeye giden romancı, gazeteci ve yakın dostu Bayan Ada Leverson’a:

Böyle bir günde giyilebilecek en uygun şapkayı bilecek tek kadın sensin tüm yeryüzünde.

Reading Zindanı’ndan çıktıktan sonra:

Trajediyle komedi yaşamımda öylesine karıştı ki onları birbirinden ayırma duygusunu yitirdim.

Wilde yıllar önce yaşamı için, “Uzun süren, hoş bir intihar” demişti. Cezaevinden çıktıktan birkaç ay sonra dostu Carlos Blacker’a şöyle diyordu:

Neden bir insan çöküntüye koşar? Neden böylesine bir çekiciliği vardır yıkımın? Neden dorukta duran biri kendini aşağıya atma zorunluğunu duyar? Kimse bilemez bunu, ama durum böyle işte.

Saturday Review gazetesinin yöneticisi yazar Frank Harris (1855-1931), “Wilde İngiliz yazınının şampanyasıdır” diyordu. Harris’in yazdığı yaşamöyküsü (Oscar Wilde: His Life and Confessions, 1916) için Bernard Shaw, “Wilde’ın en iyi anlatımı; Wilde bu yapıtla ya ayakta kalacak ya da düşecek” demişti. Wilde’ın Frank Harris’le yaptığı söyleşilerden:

Sanatçının yaşama bakış açısı tutulabilecek tek yoldur ve her şeye uygulanmalıdır: en başta da din ve ahlaka. Şövalyeler ve püritenler giysilerinden ötürü ilginçtir, inançlarından ötürü değil.

Tutkuyu kısıtlarsanız yaşamı yoksullaştırırsınız; sanat kaynağının gücünü azaltır, güzellik ülkesini daraltırsınız. İnsanoğlu arılar kadar akıllı olsaydı tüm yetenekli kişilerin geçimi toplumca sağlanırdı, arıların kraliçelerine bakması gibi. Devletin ilk toplumsal yükümlülüğü sanatçılar olmalıdır. Sokrates giderlerinin kamuca karşılanması gerektiğini söylemişti.

Çalışmak ülkenin içkici sınıfının laneti olduğu gibi, eğitim de oyuncu sınıfının lanetidir.

Şu dünyada şan ve üne ulaşmak, yaşam süreniz içinde başarılı sayılmak istiyorsanız ele geçirdiğiniz her fırsatı değerlendirmelisiniz. .... Sıkıcı kalabalıklar buna inanıncaya değin, gittiğiniz her yerde ne kadar büyük bir adam olduğunuzu yinelemeniz gerekir. .... Pears sabunu neden başarılıdır? Öteki sabunlardan daha iyi ya da daha ucuz olduğu için değil elbet. Abartılı bir biçimde daha yoğun övüldüğü için. Benden söz eden her gazeteye bir Mesih olduğumu hemen söylüyorum. “Vaftizci Yahya”mdır gazeteci.

İnsanlar bana kötü davrandıklarında daha da kötü davrandım hep kendime. Kendimize karşı işlediğimiz günahlardır hiç bağışlamadıklarımız.

Acıların arasından kurulur yeni dünyalar. Bir bebeğin ya da bir yıldızın doğuşunda hep acı vardır.

Wilde cezaevinden çıkar çıkmaz Paris’e gitmişti ama kendisine eskisi gibi ilgi gösterilmiyordu artık. Neden yazmadığını soranlara:

Yaşamım bir sanat yapıtını çağrıştırıyor. Bir sanatçı hiçbir zaman yinelemez kendisini. Cezaevine girmeden önce yaşamım uyumlu bir başarıya ulaşmıştı, ama ölü geçmişte kalmış bir şey bu artık.

Absent içkisi üstüne bir dostuna:

Bir bardak içtikten sonra nesneleri olmasını istediğiniz gibi görürsünüz. İkinciden sonra nesneleri olmadıkları gibi görürsünüz. Ama üçüncüyü içtikten sonra nesneleri gerçekten oldukları gibi görürsünüz ki, bu en korkunç şeydir dünyada.

Reading Zindanı Türküsü’nü yazarken:

Yaşamın amacı insanın kendi kişiliğini, kendi doğasını anlayabilmesidir. Şimdi sanat yoluyla içimde bulunanları kavramaya çalışıyorum.

W.B. Yeats’in Özyaşamöyküsü’nde aktardığı Oscar Wilde’ın bir beyanı:

Ozan olabilmek açısından, aşırı şairaneyiz biz İrlandalılar... Çok parlak başarısızlıkları olan bir ülkeyiz ama Eski Yunan’dan bu yana gelmiş geçmiş en büyük konuşmacılarız biz.

Sir Arthur Conan Doyle’nin Anılar ve Serüvenler adlı yapıtında Wilde’dan bir alıntı:

Yaşamla aramda hep puslu sözcükler var. Olasılıkları fırlatıp atıyorum bir söz uğruna ya da bir özdeyişe fırsat tanımak için gerçeklerden uzaklaşıyorum.

Gazeteci, sanat eleştirmeni Robert Ross, Wilde’ın en yakın dostuydu. Wilde Ciddi Olmanın Önemi yapıtını ona ithaf etmişti. Wilde’ın Ross’a yazdığı mektuplardan:

Yaşam karmaşık değildir, biz insanlarız karmaşık olan. Yaşam yalındır ve yalın şeyler doğru olan şeylerdir. Kadınlar çok güvenilirdir, çünkü önem taşıyan şeyler için bellekleri yoktur onların.

Çalı çırpı toplamak ya da bataklıklarda kakao ağacı dikmekten çok daha doğal bir yaşam sürmek olurdu bir kahvede oturup Baudelaire okumak.

Ne acı ne de zevk vermektir sanatın amacı. Sanatın amacı sanat olmaktır. Sanat yapıtı izleyicisine egemen olmalıdır, izleyicinin sanata egemen olması yerine.

Alçakgönüllülük ikiyüzlüler içindir, ılımlılık yetersizler içindir, üstünlüğüne güvenmek ise sanatçının hem görevi hem de ayrıcalığıdır.

Bir romantik yazar için romantik çevreler bulunabilecek en kötü çevrelerdir. Stevenson Gower Sokağı’nda yeni bir Üç Silahşörler yazabilirdi. Samoa’da yaşarken The Times gazetesine Almanlar üstüne mektuplar yazdı.

Sahneye konan oyun bir sanat yapıtıysa, sınavdan geçen oyun değil sahnedir; ama bir sanat yapıtı değilse, sınavdan geçen oyun değil kamuoyudur.

Fransız tiyatrosuna dinlemek için, İngiliz tiyatrosuna bakmak için gidilir.

Zindan yaşamı kişilerin ve nesnelerin gerçekte nasılsalar öyle görülmelerini sağlar. İnsanın orada taş kesilmesi bundandır. Sürekli devinen yaşamın görüntüsüne yanılsama içinde bakanlar dışarda yaşayanlardır. Onlar yaşamla birlikte döner durur ve yaşamın gerçekdışılığına katkıda bulunur. Görenler ve bilenler zindanda kıpırdamadan duranlardır.

Dante okuyorum cezaevinde... Kalem ve mürekkep kullanmanın tadı için notlar alıp özetler çıkarıyorum. .... Almanca öğrenmeye başlayacağım. Böyle bir çalışma için gerçekten çok uygun bir yer hapishane.

Yazarlığa aykırı bir şey sayılmaz tutuklu bulunmak. Evcil erdemler sanatın temeli değildir.

Salıverildiğim gün bir zindandan başka bir zindana geçmiş olacağım yalnızca. Bazen tüm dünya ancak yaşadığım hücre kadar büyük ve aynı ölçüde korkuyla doluymuş gibi geliyor bana. Tanrı’nın daha başlangıçta her insan için ayrı bir dünya yarattığına ve herkesin içinde bulunan o dünyada yaşamaya çalışması gerektiğine inanıyorum.

Haziran 1899’da Paris’teki Alsace Oteli’ne, büyük amcası Charles Maturin’in yazdığı bir romanın kahramanına verdiği Sebastian Melmoth adıyla yerleşmişti:

Her zamanki durumumdayım. Sürüklenip gidiyorum... Yoğunlaştığım amaçlarımın ve denetim altında aydınlanmış bir aklımın bulunmasını isterdim.

O sıralarda karşılaştığı Oxford’lı dostu Max de Mores’e şöyle demişti:

Ben bir serseriyim. Bu yüzyılın iki serserisi var: Paul Verlaine ve ben.

Ozan, romancı, oyun yazarı, ressam Laurence Housman’a:

Bir ozanın en görkemli dizeleri, tiyatro yazarının en büyük sahnesi ölümle ilgilidir hep, sanatçının birinci görevi başarısızlığın güzelliğini göstermektir çünkü.

Wilde ağır bir hastalığa, menenjite tutulmuş, otel odasında acılar içinde yatıyordu. Odanın aşırı süslü duvar kâğıdıyla ilgili olarak Robert Ross’a:

Duvar kâğıdıyla ölümüne bir düelloya giriştik. Birimizin gitmesi gerekiyor.

16 Ekim 1900’de Wilde’ın yakın dostları yatağının yanında onun son doğum gününü şampanya içerek kutluyordu.

Ölürken de yaşarkenki gibiyim: Varlığın ötesinde...

Oscar Wilde 30 Kasım 1900 günü, saat 13.50’de Paris’te öldü. Bagneux Mezarlığı’na gömüldü. Bir defasında Ross’a şöyle demişti:

Borazan son kez çalınca, somaki mezarımıza konulduğumuzda sana dönüp fısıldayacağım: “Robbie, Robbie, o sesi duymamış olalım...”

Ölüm üstüne şunu söylemişti:

Ölüm yokmuş gibi yaşamalı, yaşamamış gibi ölmeli insan.

Şakir Eczacıbaşı, Oscar Wilde: Tutkular, Acılar, Gülümseyen Deyişler, Remzi, 2001, ss. 325-362.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024