Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Şubat 2013

Edebiyat

Öykücülüğümüzün Kısa Tarihi

Semih Gümüş

Paylaş

19

0


[button]Semih Gümüş[/button]

Türk Edebiyatında Öykünün Kaynakları

Türk edebiyatında öykü, öteden beri zengin bir anlatı geleneğine dayanır. Yalnızca Batılı (çağdaş) anlamda ilk öykü örneklerinin yazıldığı Tanzimat döneminden değil, Türk anlatı geleneğinin yazılı ve sözlü kaynaklarından da beslenmiştir. Öykünün kaynaklarını yazılı edebiyatın başlangıcına götürenler, edebiyatımızda öykünün birikiminin ne denli eski ve zengin olduğunu anlatır. Sözlü halk edebiyatının ardından, yazılı halk hikâyeleri de öyküyü besleyen kaynaklar arasında anılabilir. Bu arada Dede Korkut Kitabı'nın hem konusu ve içeriği, hem de anlatım biçimleri bakımından öykücülüğümüze bir temel oluşturduğu söylenebilir. Gene de halk hikayelerinin ve Dede Korkut öykülerinin yeni öykücülüğümüz üstündeki etkilerinin sınırlı olduğu kabul edilmelidir. Selim İleri, Aziz Efendi'nin 1796/97'de yazdığı Muhayyelat' ın, eski hikâyeciliğimizin özelliklerini az çok içerdiğini belirtir. Muhayyelat'ın en önemli özelliği, anlatılan olayların 18. yüzyıl İstanbul yaşamından seçilmesidir. Halk hikâyelerinden de güç alan Tanzimat sonrası öykücülüğü, Ahmet Mithat Efendi ile Emin Nihat'ta belirgin bir kimlik kazanmış, ama eski geleneklerden kurtulamamıştır. Denebilir ki, bu yazarlar hangi toplum ve kültür içinde yaşadıklarının bile tam farkında olmadan yazmıştır . Yeni bir öykü anlayışının ipuçlarını ilkin Samipaşazade Sezai ve Nabizade Nazım vermiştir. Samipaşazade Sezai'nin (1860-1936) Küçük Şeyler’le kısa öykünün bir tür olarak ne olabileceğinin ipuçlarını verdiği düşünülür. Nabizade Nazım'ın ''Karabibik'' (1890) adlı uzun öyküsü ise, değişimin başlangıç noktasını oluşturur. ''Karabibik'', konusunu Anadolu gerçekliğinden alışı ve yalın Türkçesiyle ötekilerden hemen ayrılır. ''Karabibik''le eski edebiyat geleneğinden kopuş olmasaydı, halk hikâyelerinin çağdaş öykücülüğümüzün gelişimine katkılarından değil de, belki ancak kısıtlayıcılığından söz edilebilirdi.

Çağdaş Öykücülüğümüzün Başlangıcı

Öykücülüğümüzün çağdaşlık yolundaki atılımı, yüzünü eski edebiyata değil de Batı'ya dönen Halit Ziya Uşaklıgil (1866-1945) ile başladı. Halit Ziya Uşaklıgil, öykücülüğümüzün önde gelen yazarlarından sayılmaz belki, ama yeni öykü anlayışının başlangıcında durduğu da yadsınamaz. Daha yalın bir dille yazılmış öyküleri romanlarına göre yaşama daha dönük, gerçekçi bir anlayıştadır. Gündelik yaşamın çeşitli yanlarını konu eder. Biçim olarak klasik öykünün tüm özelliklerini taşır. Servet-i Fünun edebiyatında öykü yazarları olarak Mehmet Rauf 1875-1931), Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957), Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) gibi yazarlar da anılabilir. Ne ki, hiçbiri Halit Ziya Uşaklıgil kadar öyküye emek verip bugüne ışık tutacak öyküler yazmamıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864-1944) bu dönemin öykücüsü olmakla birlikte, Edebiyat-ı Cedide akımı içinde yer almamıştı. Ne Edebiyat-ı Cedidecilerden etkilenmiş, ne de onları etkilemiştir. Bir başına değerlendirilmesi gereken bir yazardır Hüseyin Rahmi. Dönemin yazarlarının tersine, doğrudan sokağa yönelip kenar mahalleleri, oralara özgü insanları anlattı. Yalın ve doğrudan bir dille yazması, onu bugün de okunan bir yazar yaptı. Alafranga özentileri, köhnemiş gelenekleri, eskimiş davranış biçimlerini, kadın-erkek ilişkilerini, evlilik ve aile kurumlarını irdeledi. Mizah duygusu da öykülerinde belirgindir. Bu özellikleriyle, Hüseyin Rahmi Gürpınar öykücülüğümüzün duraklarından biri, bir halk yazarı olarak nitelenebilir. Kısa öykünün ilk ustalarından olan Ömer Seyfettin (1884-1920) gelir sonra. ''Türkçülük'' ve Milli Edebiyat akımının çıkardığı yazarların başında gelen Ömer Seyfettin, Edebiyat-ı Cedide yazarlarının ağdalı, Batı öykünmecisi diline karşı arınmış, yalın halk dilini savunan tutumuyla bir dönüm noktası oluşturdu. Onun ''Türkçülük'' anlayışı elbette ''Osmanlıcılık'' ve ''İslamcılık''la da iç içe girmiş; ''kahramanlık'' öykülerinde aşırı milliyetçili yaklaşımları öne çıkmıştır. Düşüncelerini öykücülüğüne yansıtmıştır. Ömer Seyfettin kısa ömrüne 140 öykü sığdırdı. Geleneksel dil ve yazın anlayışlarını aşmaya çalışan tutumuyla, çağdaş öykücülüğümüzün başlangıcında özel bir yeri vardır. Neden sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974), hem içerik hem de biçim bakımından daha tutarlı, çağdaş öyküler yazdı. Milli Savaş Hikayeleri adlı kitabında, yenilikçi dil tutumu ve ülkenin yakın geçmişinde yaşananları değerlendirme biçimiyle öykücülüğümüzün önemli örneklerini verdi... Yakup Kadri kadar önemli olmayan dönem öykücülerinden Halide Edip Adıvar (l884-1964), öykülerinde kurtuluş savaşında yaşananları ve yeni Cumhuriyet'i yüceltti. Bu dönemin önemli öykücülerinden biri Reşat Nuri Güntekin'dir (l889-1956). Önceki hiçbir öykücü onun kadar insancıl öyküler yazmadı. Romanlarındaki insan ve yaşam sevgisi öykülerine de yansımıştır. Ama onun öykülerinin de edebiyatımızdaki yerinin romanları kadar önemli olmadığı saptanabilir. Refik Halit Karay (l888-1965) da Memleket Hikâyeleri’ndeki öyküleriyle öykücülüğümüzün yapıtaşları arasında yer alır. Arı ve yalın Türkçesi yanı sıra, Anadolu gerçekliğini yansıtma kaygısıyla önem taşır. Anadolu'yu tanımayan aydınlara memleket gerçeklerini anlatma kaygısı vardır öykülerinde.

Anadolu Gerçekliğiyle Tanışma ve Sonrası

Bu arada Cumhuriyet'in ertesinde Anadolu ile, halk gerçeğiyle yüzleşen aydınların toplumsal sorunlarla iç içe geçme kaygıları öyküde de izdüşümünü yarattı. Sadri Ertem (1900-1943) toplumcu ve gerçekçi öykücülüğümüzün ilk önemli adı olarak öne çıktı. Ne var ki, onun da doğalcılığı aşamayan, sert anlatım biçimleri yüzünden etkili olduğu söylenemez. Gerçekçilikten ödün vermez yazarlardan Selahattin Enis'in (1892-1942), köy yaşamını anlattığı öykülerinde, Sadri Ertem'e göre, edebiyata daha yakın durduğu söylenebilir. Benzer bir gözlemciliği F. Celalettin'de (1895-1975) de görürüz. Osman Cemal Kaygılı (1890- 1945), Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan sonra ''halk yazarı'' sıfatını en çok hak eden öykücülerdendir. İstanbul'un sıradan günlük yaşamını, halkçı tutumla anlatmıştır. Bekir Sıtkı Kunt (1905-1959) da, gerçekçi eğilimin dikkat çeken öykücülerindendi; neden sonra katı gerçekçilikten uzaklaşıp Memduh Şevket Esendal'ın öykü dünyasına benzer bir öykü anlayışına geldi. Nahit Sırrı Örik (1894-1960), uzun öykülerinde anlatılan yaşantılarla da diliyle de eski bir yazardır. Onu hiçbir yazara benzetemeyiz; hiçbir yazarı da adamakıllı etkilediği söylenemez. Halikrnas Balıkçısı (1886-1973) apayrı bir dünyayı öyküye getirdi. Denizi ve deniz insanlarını büyük bir sevgiyle yazdı. Öykü dilinin yer yer bozuk, eski sözcüklerle dolu olduğu belirtilir, ama şiirsel diliyle apayrı tatlar veren bir öykü dünyası da yaratmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), kendine özgü bir söz ve kavram dünyası yaratmaya çalıştı. Düşünsel yoğunluğu olan öyküler yazdı. Daha sonra, geçmiş ve bugün arasında kalan, uyumsuz, sıkıntılı insanların öykülerini anlattı. Gerçeklikten çıkıp iç dünyalarına kapanan kişiliklerin ruhsal çatışmalarını çözümledi. Kenan Hulusi Koray (1906-1943) da meraklılarınca unutulmamış, anlatım biçimlerine önem veren, kendine özgü öykücülerden biri olarak anılır.

Çağdaş Öykücülüğümüz Ustaları

Öykücülüğümüzün çağdaş atılımını önceleyen yazarlar, denebilir ki, Türk edebiyatında öykünün niçin bu denli zengin ve etkin bir tür oluşunu da açıklar. Sonra gelen öykü yazarlarıysa, öykücülüğümüzü çağdaş Türk edebiyatının burçlarına çıkardı. Öykücülüğümüzdeki köktenci değişikliğin başında, ilkin Memduh Şevket Esendal (1883-1952) var. Onun da gerçek değeri on yıllar sonra anlaşılabildi. İlk iki öykü kitabı 1946'da, altmış üç yaşında yayımlanabildi. O yılda bile açık adı yerine ''M.Ş.E.'' adını kullanarak. En belirgin özelliği arı duru bir Türkçeyle yazmış olmasıydı. Popülizmi aşan bir halkçılığı vardı. Anadolu gerçekliğini kentli aydının gözlemiyle yansıtmış; bürokrasinin sıkıcılığını yermiş; kent insanını gündelik yaşantısı içinde işlemiş; kadın ve erkek arasındaki ilişkileri kadınlardan yana gözlemlemiş; yumuşak bir dille eleştirmiştir. Olağanüstü bir dinginlikle kurduğu öykülerinden kısacık ruhsal çözümlemeleri, anlık durumları yakalama biçimi dikkat çekicidir. Tipik bir kısa öykücüdür Esendal. Ayrıntılara önem veren, bir tek ayrıntıdan bir öykü yaşantısı çıkaran yazar tutumuyla kendinden sonra gelen kısa öykücülere örnek olmuş, yenilikçi bir öykücü. Öykücülüğümüzün iki büyük adı Sabahattin Ali (1907-1948) ve Sait Faik (1906-1954), kendilerinden sonra gelen öykücüleri de çok etkilemiştir. Pek çok genç öykü yazarı kendi öykü anlayışını bu iki büyük yazara bakarak belirlemeye, ikisinden birine yakın durmaya çalıştı. Şu var ki, kendi benzerlerini daha çok yaratan Sabahattin Ali gibi de, Sait Faik gibi de olunamadı. Sabahattin Ali, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun oluşturduğu memleket gerçekçiliği çizgisi ile sonra gelen yeni arayışlar arasında sağlam bir köprü kurdu. Kendi dönemini geleceğe taşıyan bir öncü oldu. Değirmen'de (1935) yer alan öykülerindeki coşkusal ve romantik anlayışını Kağnı (1936) ve Ses (1937) ile birlikte gerçekçilik temelinde yeniden kurdu. Anadolu'yu yakından tanıdıktan sonra ülke gerçekliğini yeni bir bakış açısı içinde almaya başladı, toplumculukla beslenen bir kaygı ve duyarlığın öykülerini yazdı. Onun köy ya da kentten çok kasaba gözlemlerinin gelişmiş olduğunda birleşilir. Kasabanın eşrafı ve bürokratı ile yoksul halktan bireyleri arasındaki çatışmayı, kasabalı erkek duyarlığını içerden gözlemlerle anlatır. ''Hanende Melek'', ''Gramofon Avrat'' ve ''Yeni Dünya'' öyküleri bu kasaba gerçekliğini etkileyici öykü kişilerinin (özellikle kadınlarının) dünyaları içinde, yetkinlikle yansıtır. Yurt ve insan sevgisi öykülerinin belirgin özelliklerindendir. Yeni Dünya (1943) kitabıyla birlikte sıradan insanların yaşantılarını çıkış noktası olarak aldığı, döneminin öykü anlayışını değişmeye zorladığı ve kendinden sonra gelen öykücülere yeni bir öykü kalıtı bıraktığı belirtilebilir. Sabahattin Ali, geleneksel öyküleme biçimlerini ustaca kullanmanın yanı sıra, getirdiği gerçekliğin yeni oluşu ve şaşırtıcı ölçüde yalın Türkçesiyle de tarihsel bir önem kazandı. İnsancıl, hümanist özü yanı sıra, anlatım biçimlerindeki başarısı ve altmış yıl sonra bugün, ilk yazıldığı biçimlerinde değişiklik yapılmaksızın kendini okutturacak denli yalın, arı duru diliyle, eskimemiş bir yazardır. Sait Faik edebiyatımızda öykü türünün akla gelen ilk adıdır. Sıradan insanların sorunlarını, mutluluklarını, yoksunluklarını, yaşam sevinçlerini, iç dünyalarının zenginliklerini anlatmak, Sait Faik'e her şeyden önemli gelmiştir sanki. ''Varlık'' dergisinde yayımladığı öyküleriyle (1934) öykü sanatımıza yenilikçi bir yol açmıştı. Klasik öykü kalıplarının ve anlayışının değiştirilmesine öncülük etti. Öykülerinde bir konu ya da olaydan çok, bir küçük yaşantı parçasını, bir kişilik özelliğini ya da bir durumun şiirsel etkilerini çıkış noktası olarak aldı. Bu seçimi ona benzersiz bir anlatım zenginliği sağladı. Kapalı mekânların değil, dış dünyanın, doğanın ve özgür yaşantıların öykücüsü oldu. Sıradan insanların iç dünyalarını, yaşantılarındaki gizli kalmış zenginlikleri, elbette ilkin denizi, Burgaz adayı, balıkçıları, kırları, hayyanları, kent yaşamının ayrıntılarını dile getirdi. Sait Faik denince, akla ilk gelen özelliklerinden biri de bütün bu yaşantıları benzersiz bir hümanizmin ışığında almasıdır. Sait Faik'in Semaver (1936) ve Sarnıç’taki (1939) düzanlatımdan Havuz Başı (1952) ve Son Kuşlar (1952) kitaplarına doğru geçirdiği değişim, Alemdağda Var Bir Yılan'da (1954) köktenci bir dil anlayışına yönelir. Dil bazen öykülerdeki yaşantının kendisi olur, onunla özdeşleşir. Tamamıyla kendine özgü bir öykü anlayışı geliştirmiş olan Sait Faik, geleneksel öykü biçimini, denebilir ki kendi başına yeniledi. İnsan sevgisi de başlıca özelliklerindendir. Dili yalın, konuşma dilinden yararlanarak gelişen, anlatım biçimi kısa öykü türünün özelliklerini dışa vuran, kendinden öncekilere benzemediği gibi, kendinden sonraki öykücülerce de öykünülmesi olanaksız bir öykü biçimi kurdu.

Arayış Dönemlerinin Yazarları

Sabahattin Ali ve Sait Faik kendilerinden sonra gelen öykü yazarlarını derinden etkiledi. Neden sonra, "Sabahattin Ali çizgisi" ve "Sait Faik çizgisi" olarak nitelenen iki ayrı öykü anlayışı üstünde gelişti öykücülüğümüz. Genç yazarlar bu iki yazardan birini usta belleyip onun çizgisini benimsedi. Sabahattin Ali çizgisindeki yazarlar edebiyat anlayışı olarak gerçekçiliği seçti, toplumsal sorunlara, kırsal kesim insanlarına ve emekçilerin yaşantılarına eğildi. Bu yazarların önde gelenlerinden Kemal Bilbaşar (1910-1983), kasaba gerçekliğini yansıtan başlıca yazarlardandır. Romanları daha çok ilgi görmesine karşın, öykülerinin daha başarılı olduğu söylenebilir. Anadolu kasabalarının tipik insanları arasındaki ilişkileri anlattığı öykülerinde başarılıdır . Kemal Tahir (1910-1973) de önce romancılığıyla bilinir. Pek çok romanı yanında, yalnızca bir tek öykü kitabı var. Romanları edebiyat dünyamızı ikiye bölecek tartışmalar yaratmasına karşın, öykülerini topladığı tek kitabı Göl İnsanları olumlu karşılanmıştır. Gerçekten de, Göl İnsanları'ndaki öyküleri, Kemal Tahir'in iyi bir öykücü olduğunu gösterir. "Arabacı" gibi nefis bir öykü bile Kemal Tahir'in ustalığını göstermeye yeter. Romanlarındaki yanılgılara düşmeden yazdığı öykülerin Kemal Tahir'in aynı zamanda iyi bir öykü yazarı olarak anılmasını sağladığı belirtilebilir. Yaşar Kemal (1922) de romancıdır elbette. Onun de pek çok romanı yanında, Sarı Sıcak adıyla yayımlanan bir tek öykü kitabı var. İlk öyküsü “Pis Hikaye” ile yayımlandığı günlerde etkileri büyük olmuş "Bebek'' öyküsü Yaşar Kemal'i öykücü katına çıkarır. Köyün sert gerçekliğidir Yaşar Kemal'i ilgilendiren; “Pis Hikaye” ve "Bebek'' de bunun çarpıcı örnekleri. Bu anlayış neden sonra Orhan Kemal'i (1914-1970) çıkardı. Orhan Kemal ilk öykülerini yayımlamaya başladığı yıllarda Türk edebiyatının çağdaşlık yönsemi doğrultusunda epeyce yol alınmıştı. Sabahattin Ali ve Sait Faik o sıralarda öykücülüğümüzün etkin adları olarak okunuyordu. Orhan Kemal'i, kendinden önceki kuşağın toplumsal kaygılarla iç içe öykücülerinin, özellikle Sabahattin Ali öykücülüğünün süreği olarak görebiliriz. Üstelik öyküye Sabahattin Ali'nin getirdiği konu ve sorunlardan daha ileri bir aşamayı getirmiştir. Gecekondu ya da hapishane insanlarının, işçilerin, çocukların içler acısı durumlarını Orhan Kemal kadar sorun etmiş yazar edebiyatımızda azdır. Orhan Kemal'in öykülerinde betimlemelerden arınmış, kısa tümcelerden oluşur konuşmalar. Uzun, ayrıntılı ya da karmaşık tümcelere rastlanmaz. Onun öykülerinin insanları hiç kuşku yok ki, başka türlü de konuşamaz. Küçücük dünyalardan, ancak kısacık ve apaçık tümcelerle oluşan yaşantılar dışavurabilir. Bunu Orhan Kemal'in gerçekçiliği ve başarısı olarak değerlendirmek gerekir. Bu dönem içinde İlhan Tarus (1907-1967), Umran Nazif Yiğiter (1915-1964), Samet Ağaoğlu (1909-1982), Mehmet Seyda (1919-1986) gibi, yaşadıkları günlerde ilgi görmüş, ama sonradan okurun ilgi alanından çıkmış öykücüler de var. Bugün onları öykücülüğümüzün tarihsel kalıtı içinde değerlendirmek en doğrusudur. Dönemin öykücüleri arasında Aziz Nesin (1915-1995) ile Rıfat Ilgaz'ı (1911-1993) ayrı bir yerde değerlendirmek gerekir. İkisi de mizah öykücülüğünün ilk akla gelen adlarıdır. Toplumsal ve siyasal yerginin öykü alanındaki dikkate değer bu iki temsilcisi, mizah aracılığıyla geniş okur yığınlarınca benimsenen iki öykücü olarak anılmalıdır. Haldun Taner (1915-1986), mizah öğesini yazınsal değerlerle iç içe kullanma başarısını göstermiş bir öykücü olarak, Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz'dan ayrılır. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın halk hikâyeciliğinden beslenen, günümüzün popüler ilgileri içinde alınabilecek öykü anlayışları karşısında, Haldun Taner'in öykülerini yalnızca mizah edebiyatının içinde değerlendirmemek gerekir. Ziya Osman Saba (1910-1957), ilkin içe dönük, duyarlı şiirleriyle tanındı. Öykücü olarak yeterince değerlendirilmedi, öne çıkmadı. Oysa kent yaşamına ilişkin canlı gözlemler, değişen gelenekler ve değer yargılarıyla örülü, geçmiş zamanın olumlu yanlarını ayrıntılarda işleyen, kalıcı öyküler yazdı. İstanbul'un yaşadığı yıllardaki yaşamı öykülerinin asıl mekânı olarak belirdi. Yayımlanan iki kitabında yer alan öyküleri tek bir kitapta toplandı. Sabahattin Kudret Aksal'ı (1920) bir öykücü olarak düşünmek, özellikle de bugünün genç kuşak okurları için oldukça güç olabilir. İki öykü kitabından sonra neredeyse kırk yıl boyunca öykü yazmadığı ve öykülerinin değerlendirilmediği düşünülürse, bu sonuç anlaşılabilir. Gene de yarım yüzyıl önce yayımlanmış Gazoz Ağacı (1954) ve Yaralı Hayvan (1956) ile öykücülüğümüze unutulmayacak bir gelişi var Sabahattin Kudret'in. Sait Faik ve Esendal'ın açtığı yola bilinçli bir seçimle girmiş olmasına karşın, bir öykünmeci olmanın ötesinde başarı kazandı. Kısa öykünün özelliklerini ustaca gerçekleştirmesi sonunda tamamıyla kendine özgü bir yazar olarak öykücülüğümüzde yer etti. Necati Cumalı (1921-2001) da bireyler arasındaki çelişkileri duyarlı bir anlatımla verdiği öykülerinde başarılı oldu. Ege yöresinin insanlarının sorunlarını işledi. Makedonya 1900 gibi kitaplarında öykücülüğümüzde anlatılmamış yaşamların içinden getirdiği gözlem1erle ustalığını gösterdi. Zeyyat Selimoğlu (1922-2000) konularını genellikle deniz insanlarının renkli yaşamlarından aldı. Ekmeğini denizden çıkaran insanların günlük yaşantıları, yaşam kavgaları ve sorunlarıyla ilgilendi. Hem kişilerinin iç dünyalarını verişi, hem yazınsal düzeyiyle önem1i bir başarı gösterdi. Öykülemedeki başarısı, yalın dili, gerçekçi ve canlı anlatımıyla ilgiye değer öykücülerimizdendir. Yusuf Atılgan (1921-1989) romanlarındaki titizliğini öykülerinde de sürdürdü. Öykülerini Bodur Minareden Öte ve Eylemci kitaplarında topladı. Vüs'at O. Bener (1922-2005) öykücülüğümüzün olanaklarını zenginleştiren yazarların ilk akla gelenlerindendir. 1950'lerde yayımlanan öyküleri yayımlandıkları o yıllarda oldukça tuhaf karşılanmış, aykırı ve kapalı bulunmuştu. Oysa bugün çok yalın, titizlikle ve özenle örülmüş, usta işi öyküler olarak pekala alınabiliyor. Demek ki giderek çetrefilleştiği görülen sonraki dönem öyküleri de, yakın bir geleceğin okurlarına büsbütün açık ve dolaysız gelecektir. Neden sonra Yaşamasız (1957) adlı ikinci kitabından epeyce sonra gelen öykülerinde geleneksel kısa öykü çizgisinden bütünüyle koptuğu, kendine özgü yenilikçi bir anlatım kurduğu görülür. 1993'te yayımlanan Siyah Beyaz ile de, çok ustalıklı, has bir edebiyat adamının gitgide yetkinleşen ürünleriyle çıkageldi. Titizlik, ayrıntıcılık, kusursuzluk, tutumlu bir dil ve anlatım biçimi, okura bırakılmış geniş yorumlama alanları... İnsana uzak duruşunu başlıca özellikleri arasında saymak gerekir. Duygucu değildir. İnsanları sevgisizdir, yalnızdır, çevrelerinden kendilerini yalıtlamışlardır, tuhaftır... Bununla birlikte, Vüs'at O. Bener'in öyküleri, bütün edebiyatımızın en has, en etkileyici ve usta işi ürünleri arasındadır. Oktay Akbal (1923), savaşın yarattığı etkiler altında sıkışıp kalan insanların yoksunluklarını, acılarını ele aldığı ilk öykü kitabı Önce Ekmekler Bozuldu (1946) kitabıyla ilgi gördü. İlkin Saba- hattin Ali ve Sait Faik etkileri arasında kalan, ama sonra kendine özgü bir yazınsal dünya kuran öyküler yazdı. Günlük yaşamın sıkıntıları, duyguları arasında sıkışıp kalan öykü kişileriyle yalın bir öykü atmosferi kurdu. Birbirine benzeyen öykülerindeki bu sıkıntılı kişiliği oluşturmak için, çoğun kendisi ya da çevresindeki gerçek kişilerden yararlandı. Günlük yaşamdan aldığı öykü dilini tam bir damıtmayla yazınsal dile dönüştürdü. Şiirsel özellikleriyle Sait Faik'in öykü diline yakın durduğu da saptanabilir. Öykücülüğümüzün tam öykücülerindendir. Nezihe Meriç (1925), kadın öykücülerin öncüsü denebilir. "Seçilmiş Hikâyeler Dergisi"nde yayımlanan öyküleriyle (1950- 1952) edebiyat kamuoyunun ilgisiyle karşılanan bir çıkış yaptı. Toplum içinde bile kendi duyarlıklarını koruyan kadın kişilerini anlatmadaki başarısı özellikle dikkat çekti. Kadın bakış açısının getirdiği konuları ve kişileri titiz bir ayrıntıcılık, şiirsel bir anlatımla dile getirdi. Aydın bir kadının kendine sorun ettiği konular öykülerinin de konuları oldu. Erkek egemenliğine dayalı bir toplum içinde, ezilen, iç dünyaları örselenmiş, geleneklerin kıskacı içinde bunalan kadınları bazen yenik, bazen başkaldırıcı kimlikleriyle yansıttı. Türkçeyi en güzel yazan yazarlarımızdan; öykücülüğümüzün geleneksel yolu ile yenilikçi yönsemi arasındaki en sağlam köprülerden de biridir. Muzaffer Buyrukçu (1928-2006) özellikle orta sınıftan insanları, kadın ve erkek arasındaki ilişkileri, aydınları işlediği öyküleriyle dikkat çekti. Uzun soluklu öykülerinde gerçekliği geniş bir çevren içinde görmeyi amaçladı. Kişilik çözümlemelerinde, kişilerin karşılıklı konuşmalarında geniş bir ayrıntı zenginliğine ulaştı. Adalet Ağaoğlu (1929), öncelikle romancı olarak bilinmesine karşın, öykünün izini bırakmamıştır. Öykülerinin çoğunda da romanlarındaki düşünsel yoğunluğun izi görülür. Yüksek Gerilim'den (1974) Hayatı Savunma Biçimleri'ne, bu özelliği belirgin biçimde görünür. Bilge Karasu (1930-1995) edebiyatımızın yenilikçi ustalarından, has bir edebiyat adamıdır. Çok ince eleyip sıkı dokuduğu, güç sökülür, çetin metinler yazdığı için geniş okur yığınlarına ulaşamamış, seçkinci bir yazardır. Öykücülüğümüzün özel ve özgün bir yazarı oluşu, yazınsal teknikleri büyük bir ustalıkla kullanmasında, dahası, kendine özgü anlatım biçimleri geliştirmesindedir. İnsanın iç ve dış çatışmalarını teknik yaratıcılıklar içinde yansıtmayı amaç edindi. Sevim Burak (1931-1983) Yanık Saraylar'daki (1965) öyküleriyle herkesi şaşırtmıştı. Dili, anlatım biçimi, alışılmamış deneyselliği, aykırılığı şaşırtıcı olmayı da amaçlarken yaşama dönük apayrı bir bakış açısı yarattı. Hiç kimseye benzemeyen bir öykü biçimi ve dünyası kurdu. Yaşamı saçmalık, umutsuzluk ve acı olarak anlamaya ve anlatmaya eğilimlidir. Aykırılığı yüzünden edebiyatımızda yeterince değerlendirilememiş bir yaratıcıdır. Tarık Dursun K. (1931) ilk yapıtlarında sanayileşmenin hızlandığı bir dönem içindeki Ege insanlarını anlattı. Gençlik serüvenlerini, işçilerin, esnaf ve küçük memurların yaşam kavgasını konu etti. Esendal ve Sait Faik çizgisine sımsıkı bağlı, tipik bir ''küçük insanlar'' öykücüsüdür. Günlük yaşamın bütün alanlarından öykü çıkarır. Yer yer ince bir mizahla da örülüdür öyküleri. Leyla Erbil (1931) öykücülüğümüzün serüveninde yapılmış yeni keşiflerin ilk akla gelen adlarındandır. İlk kitabı Hallaç'tan (1961) başlayarak, yenilikçi yazınsal arayışların öncülerinden oldu. Dile, kurmaca biçimine, Türkçenin olanaklarına yaptığı şaşırtıcı buluşlarla dikkat çekti. Özellikle sözdizimini bozan, sözcükleri değiştiren, yazım kurallarını dilediğince kullanan dil tutumuyla kendine özgü bir sözdizimi ve anlatım biçimi kurdu. Alışılmış olanı, klasik yazınsal biçimleri aşma kaygısı onu yepyeni biçim arayışlarına yöneltti. Varoluşçuluk, hiççilik, bunalım izleklerini neden sonra aşıp daha dışa dönük bir anlayışa, doğrudan belli etmediği bir siyasal derinliğe ulaştı. Tahsin Yücel (1933), ilk öykülerinde çocukluk yıllarını geçirdiği Güneydoğu Anadolu insanlarının yaşamından kesitler getirdi. Büyük bir dil özenini ilk öykülerinden bugüne titizlikle korudu. Arı Türkçeyle yazdı. Anlatım biçim ve öyküleme tekniğini son yıllarında gittikçe yetkinleştirdiği görülüyor. Ruhsal çözümlemelere dayalı bir dünya yaratmakta başarılı oldu. Neden sonra, bir de çok ustaca kullandığı bir mizah dili oluşturdu.

Köy Gerçekliği

Özellikle Köy Enstitüsü kökenli yazarların Anadolu gerçekliğini, köyün ve köylülerin sorunlarını edebiyatımıza dolaysızca taşımaları "köy edebiyatı''nı yarattı. Bu akımın özelliği, köyü ve köyün sorunlarını dile getirirken sert toplumsal mesajlar da vermesi, toplumcu gerçekçiliği yöntem olarak seçmesiydi. Aslında daha çok doğalcı tutumla tanımlanabilecek öyküler yazdı bu akım içindeki yazarlar. Güncel siyasal sarsıntılara kendi getirdikleri gerçekliğin eklenmesini amaçladılar. Bu yüzden çoğu kalıcı olamadı. İnsanal sorunlar ikinci planda, dışsal sorunlar birinci planda kalınca, yeni toplumsal koşullarda o yazılanlar da unutuldu. Bu akımın en önemli yazarı Fakir Baykurt (1929-1999) Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) genel başkanlığını yapmıştı. Mahmut Makal'ın (1933) ünlü Bizim Köy (1950) kitabının yarattığı yankıların ertesinde öyküye geçti. Gerçekçi, giderek doğalcı bir edebiyat anlayışına uygun biçimde köy gerçekliğini, köylülerin yaşam kavgalarını anlattı. Keskin gözlemleriyle 1960'ların toplumsal ve siyasal koşullarında çok okunan ve büyük ilgi toplayan bir yazar oldu. Talip Apaydın (1926) da aynı kuşaktan, köyü, köylüleri yakın gözlemciliğine dayanarak anlatan yazarlardandır. Muzaffer Hacıhasanoğlu (1924-1985), Mehmet Başaran (1926), Yusuf Ziya Bahadınlı (1927) da bu anlayışın önde gelen öykücüleri oldu. Neden sonra sert bir gerçekçiliğin izinde, Güneydoğu gerçekliğinden doğan öyküler ve öykücüler geldi. Bekir Yıldız (1933-1998) konularını çocukluk yıllarını geçirdiği Urfa yöresinin yokluk ve yoksulluk içindeki insanlarının günlük yaşam kavgalarından aldığı öyküleriyle yankılar yaratan bir çıkış yaptı. Ardından Osman Şahin (1938) aynı çizgiye eklendi. Onun da Güneydoğu gerçekliğini gerçekçi bir anlayışta alan öyküleri ilgiyle karşılandı.

Öykücülüğümüzde Yeni Açılımlar

Orhan Duru (1933) ilk öykü kitabı Bırakılmış Biri (1959) ile geniş bir yankı yarattı. Toplumsal işlevi önde tutan başlangıç yıllarından sonra yeni bir anlatım biçimine yöneldi ve kara mizahtan, gerçeküstünden yararlandığı değişik öyküleriyle kendine özgü bir öykü dünyası yarattı. Devrik tümcelerden yararlanan etkili, incelikli bir dil kurdu. Öykücülüğümüzün girmediği dünyalara girdi, olağandışını yazınsallaştırdı ve bu özellikleriyle başkalarına benzemez bir öykü dünyası yarattı. Son dönemde gerçeküstünden bilimkurguya doğru bir geçiş yaptığı da görülüyor. Oğuz Atay'ın (1934-1979) öyküleri onun yalnızca Tutunamayanların (1971) yazarı olmadığını tanıtlar. Toplumun olumsuz etkileriyle denebilir ki kara bir atmosfer içinde sıkışıp kalmış, kendi dışlarına da yabancılaşmış, yaralı bireylerin öyküsünü yazdı. Tek öykü kitabı Korkuyu Beklerken'de (1975) topladığı öyküleriyle Oğuz Atay'ın öykücülüğümüzün sıradışı yazarlarından olduğu belirtilebilir. Adnan Özyalçıner (1934) toplumsal kaygılar içinde, yoksul insanları anlattığı ilk dönem öykülerinden sonra, 1950 kuşağının tamamlayıcısı olan yeni biçim arayışlarına yöneldi, dilini başlangıçtaki yalın biçiminden çıkarıp dolaylı anlatımları seçti ve anlattığı kişilerin ruh durumlarını ustalıkla çözümleyen öyküler yazdı. Son dönem öykülerinde, tamamıyla toplumsal sorunları öne çıkardı. Demir Özlü (1935) öykücülüğümüzde "a" kuşağı adıyla tanınan devinimin başlıca yazarlarındandır. Varoluşçu ve gerçeküstü öğelerle oluşturduğu öykü dünyasıyla gerçekçiliğin dışında kalan bir yazınsal evreni seçti. Toplumcu görüşlere duyduğu yakınlığın sonunda öykülerinin içeriği de değişti. Öykülerini bunalım ve toplumsal kuşkuların hiçleşmeye götürdüğü kişilerden toplumsal sorumluluklara yakın duran kişilere götüren bir yazarlık serüveni oldu. Ahlak, gelenekler, yabancılaşma, yalnızlık gibi izlekleri hiç bırakmadı. Erdal Öz'ün (1935-2006)) ilk öykü kitabı Yorgunlar'dı (1960). 1970'lerin genç devrimcilerini konu eden öykülerine yer verdiği Kanayan (1973) ile öyküleri de değişmeye başladı. Sıcak ve etkili anlatımı, canlı kişileriyle başarılı bulundu. Cam Kırıkları (2001) ile öyküye yeniden, sıkı bir dönüş yaptı. Füruzan (1935) 1968-72 yıllarının en başarılı ve en çok ilgi uyandıran öykücülerindendir. Geleneksel anlatım biçimleriyle geleneksel ilişkilerin dramatiğini yepyeni çağrışımlara yol açacak biçimde vermeyi başardı. Bunun asıl nedeni, doğal, akıcı, açık seçik bir dili duru ve yalın biçimde kullanması ve öykülerinin yükünü can alıcı ayrıntılarda aramasıdır. İnsancıl bir içeriği yansıtmaya çalışır. En başarılı öykülerinin ilk üç kitabı Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972) ve Benim Sinemalarım'da (1973) yer aldığı belirtilebilir. Ferit Edgü (1936), karamsar bir dünyanın, gerçeklikten kaçan bireylerin iç dünyalarını ve iletişimsizliklerini yazdı. Kişilerini gerçeğin dışından bulurken yeni bir gerçeklik arayışı içine girdi. Oldukça karmaşık dünyaları kapsarken giderek felsefi bir boyut da kazanan anlatısını yalın bir dil üstüne kurdu. Son iki kitabı Doğu Öyküleri (1996) ve İşte Deniz Maria (1999) ile öykücülüğünü romanlarındaki izleklerden beslenen, apayrı bir düzeye taşıdı. Türkçeyi en güzel kullanan öykücülerdendir. Onat Kutlar (1936-1995) 1959'da yayımlanan ilk ve tek öykü kitabı İshak ile öykücülüğümüzde yer etti. Sonradan öyküyü sürdürmemesine karşın, bu tek kitabıyla bugün de kırk yıl önceki ilgiyi görüyor. Masalsı, yer yer gerçeküstü, gizemli, bazen çocuk gözünden anlatılan bu öyküler, son derece titiz bir işçiliğin ürünüdür. İmgeli, şiirsel ve yalın diliyle de dikkat çekti. Tek kitabı ve kitaptaki dokuz öyküsüyle öykücülüğümüzün en seçkin köşelerinden birinde duruyor. Sevgi Soysal (1936-1976) genç ölümüyle edebiyatımızın en büyük kayıplarından oldu. Her zaman ilgiyle izlenen, sevilen, tartışılan bir yazardı. İncelikli mizahı ve ayrıntılara değer veren gözlemciliğiyle etkileyici öyküler yazdı. Mamak Cezaevi'ndeki tutukluk günlerinin siyasal gözlemlerini öykülerine yansıttı. Kimi eleştirmenler öykülerini, kimileri de romanlarını daha başarılı bulur. Tomris Uyar (1941) öykücülüğümüzün en seçkin adlarındandır. İlk kitabından bu yana yüksek bir düzeyi korumayı başardı. İç dünyalarını çözümlediği kadınlar öykülerinin başlıca kişileriydi. Hem etkili, usta işi, hem de tamamıyla kendine özgü bir öykü dünyası kurdu. Yıllar içinde öykü kişileri çeşitlilik kazanırken dış dünyanın sorunlarıyla da daha içli dışlı oldu. Dil ve anlatım biçemi ve teknik becerisiyle her kitabı ilgiyle karşılanan bir öykü yazarıdır. Tezer Özlü (1943-1986) yaşam ve yazarlık serüvenini birleştiren bir yazar. Kendi yaşantısından derlediği izleklerle sarsıntılı, bunalımlı iç dünyaların öykücüsü oldu. Yalın, kolay ilişki kurulabilir bir dille yazdı. Necati Tosuner (1944) kısa öykü türüne en sadık yazarlarımızdandır. Gerçek yaşamdan süzülmüş verilerle, acılı duyarlıkları, eziklikleri, bunalımlı iç dünyaları yansıtır. Kişilerinin bu zor dünyalarını son kertede yalın, duru, tutumlu bir dille, çoğun kısacık öykülerde vermekte büyük başan gösterdi. Şiirsel dile tutkusunu açıkça sezdirir. Sıradanmış gibi görünen öykülerinin usta işi ürünler olduğu belirtilmelidir. İnci Aral (1944) 1977'den sonra çeşitli dergilerde yayımladığı öykülerinden sonra çıkan ilk öykü kitabı Ağda Zamanı (1979) ile ilgi çekti. Günlük yaşamın olumsuz etkileri altındaki kadınların özel duyarlıklarını konu aldı. Sonra güncel sorunlar içindeki bireylerin toplumsal konumlarından gelen özelliklerini irdelemeye başladı. Kıran Resimleri''nde (1983) doğrudan Kahramanmaraş katliamını içinde yaşayan kişilerin öyküsünü anlattı. Doğrudan siyasal şiddet içindeki insanları yazınsallaştırabilmeyi başardı. Nazlı Eray (ı945) alışılmadık öykü tatları veren bir yazar. Başkalarına benzemez bir anlatım biçimiyle yazdığı öykülerinde, gerçekle gerçeküstü arasında gelgitler yaratarak günlük yaşamın ayrıntılarını deşer. Kadın dünyasına özel bir ilgi gösterdi. Fantastiği arayışı içinde düşsel bir dünya ve masalcı öğelerle buluşturur okuru. Bu arada yalın, kolay ilişki kurulabilir diliyle de dikkat çeker. Selim İleri (I949) öykücülüğümüzün genç kuşağı içinden süzülen en önemli yazarlardan. Çok genç yaşta kendini yazın dünyamıza kabul ettirdi. Daha başlangıçtaki özenli diliyle dikkat çekti. Genç insanları, değişen büyük kent ortamını, yitip giden gelenekleri konu etti. Selim İleri hem öykülerinde, hem romanlarında, denebilir ki, eskil bir duyarlığın da yazarı oldu. Gelenekle ilişkisinde ayıklamacı değil, bütüncüdür. Kendi kırılgan duyarlığını öykülerine yansıttığı söylenebilir. Aşklar, umutsuzluklar, hiçlikler, çaresizlikler, zayıflıklar, acılar... Selim İleri'nin başlıca izlekleridir. Hulki Aktunç (I949) son dönem öykücülerimizin önemli adlarından. Toplumun kıyısında kalmış insanların küçük yaşamlarından kesitlerle toplumsal sorunların acısını duyan insanların yaşantılarını irdeledi. Genç kuşak yazarları arasında dil yetkinliğine en çok önem verenlerden biri olarak göründü ve bu çabasını çok başarılı ürünlerle tamamladı. Öncü bir yazar olarak benimsendi. Tekniğe, yapıya, kendine özgü bir anlatım biçemi kurmaya özen gösterdi. Tümceleri kıran, sözcükleri yer yer bozan dil anlayışıyla soyutlamalara varmaya çalıştı. Bu soyutlamalar içinde kişilerin iç dünyaları kopuk kopuk, yer yer iç konuşmalarla gerçeklik kazanırlar. Son yapıtlarında biçimsel arayışlarını derinleştirdiği görülüyor. Necati Güngör (1949) başlangıçta yöresel izlenimlerle anıların güçlü izlerini taşıyan öyküleriyle dikkat çekti. Sıcak bir öykü atmosferi oluşturdu. Sevgi Ekmektir (1978) adlı kitabıyla önemli bir çıkış yaparken en başarılı öykülerini de yazmış bulunuyordu. Orta tabaka insanlarının ezikliklerini, dirençlerini, yitikliklerini anlattı. Ayrıntıları önemseyen, sıcak bir dil kullandı. Nedim Gürsel (1951) Uzun Sürmüş Bir Yaz (1975) adlı kitabıyla öykücülüğümüze girdi ve genç yaşta geniş bir ilgi uyandırdı. Genç aydınların baskıcı bir ülke ortamı içindeki olumlu ve olumsuz tutumlarını yansıttı. Akıcı, şiirsel bir anlatım biçimi kurdu. Uzun yıllardır Paris'te yaşaması öykülerinin içeriğini de etkiledi ve yurdundan uzakta kalmış bir aydının yurt ve İstanbul özlemini, göçmenliğin üstündeki ruhsal etkilerini öykülerine aktarmaya başladı.

Genç Öykücülerin Birikimi

Öykünün edebiyatımızda özellikle 1980'den sonra içine girdiği suskunluğu niçin uzun süre atamadığı, genç öykücülerin öykülerinin niçin birbirini çoğalttığı, dolayısıyla birbirine benzeyen yaşantıları yineleyerek birbirine benzer öyküler yazdıkları, üstünde durmaya değer konulardandır. Genç öykücüler çocukluklarını anlattıkları ya da özyaşamlarından devşirdikleri ilk öykülerinde yabana atılmayacak bir başarıyı yakalıyor. Çocukluk, saflık dönemlerinin öyküyü hep içinde taşımasının payı epeyce bunda. Çocukluk günlerinin küçük kentleri, kasabaları, bugün yaşadıklarımızdan kuşkusuz farklı yaşam biçimleri, duyarlı eviçleri, ilk cinsel uyanış günleri, anne, baba, dede ya da teyze ile çocuk arasındaki sıcak ilişkiler öykünün dünyasını kendiliğinden kuruverir. Geçmiş özleminin öykü tadını önsel olarak taşıdığı belli değil mi? Yazarın çabasından önce bu gizilgüç yaratır öyküyü. Kısa öykü (öykü denince akla ilkin kısa öykü gelir), hem de yaşadığımız dünyada insanı tedirgin etmeksizin yazılabilir mi? Genç öykücülerin yazdıkları yalnızca kendilerini tedirgin ediyor. Kendisiyle baş başa kalmakla yetinen genç öykücü, başkalarının dünyalarında yaşamaya gönül indirmiyor. Oysa ancak başka yaşamları paylaştıkça insanları ve yazdıklarınızı paylaşmaya zorladığınız okuru tedirgin edebilirsiniz. İnsanın, iç dünyasının sesini dinlemeye gereksinimi vardır hiç kuşkusuz. Ne ki, iç dünyaların ötesinde bir de başkalarını tanımak, onların düşünme ve davranış biçimlerini öğrenmek, onlarla ilişki kurmak ister insan. Edebiyatın gerçeklikle arasında kurduğu köprüde karşılaşır bu insanlar. Genç edebiyatımızın yeni bir oluşumun taşlarını döşeyecek yeterliğe ve yetkinliğe ulaşıp ulaşmadığını anlamak için sonunda ortaya çıkan yazarların ve yapıtların toplamına ve niteliğine bakmaktan başka yol var mı? Başlangıçta ancak ipuçları olarak alınabilecek örneklerin, sonunda bugün adamakıllı önemli, edebiyatımızda gerçekten kaydedilmesi gereken bir varsıllık alanını devindirdiğini, yarattığı birikimin bir dönemin karşılayabileceği boşluğu doldurmaya başladığını artık söylemek zorundayız. Feride Çiçekoğlu'nun (1951) Sizin Hiç Babanız Öldü mü (1990) kitabındaki öyküler, edebiyatın değerlerini bir de unutulmaya yüz tutmuş yerlerde arama kaygısının da ürünleriydi. lOO'lük Ülkeden Mektuplar'da (1996) da, iki kitap arasında, kopukluğa da yol açmadan, yenilikçi bir atılım içinde görünüyor. Yaşadıklarımızı, yaşayamadıklarımızı, kırık döküklüklerimizi, yersiz yurtsuzluğumuzu ayrıksı bir bakış açısıyla sorgularken genç edebiyatımızın ustalığa varan yaratıcılarından oluyor. Mahir Öztaş (1951) Ay Gözetleme Komitesi (1987) ve Korku Oyunu'yla (1989) keşfedildi. Öykülerinde yakaladığı etkileyici dünya dikkat çekti. O denli ürkütücü, ürpertici, insanı tuhaf duygulara götüren bir öykü dünyası yaratmak kolay değil. Benzerleri edebiyatımızda yok. Tamamıyla kendine özgü yazarlardan. Edebiyatımız içinde yabancı bir duruşu mu var? Poe'ya ve Cortázar'a gönderme yaparak, Füsun Akatlı da imlemişti onun yabancılığını. Ama genç yazarların has edebiyata ne denli yaklaştıklarını en iyi tanıtlayanlardan. Cemil Kavukçu (1951) Uzak Noktalara Doğru (1965) kitabıyla bambaşka etkilerle gelmişti. Ondaki sıradan dünyaların çarpıcılığı, öykü dilinde yakaladığı apayrı, ayrıksı dilin biricikliği... Hiç anlatılmamış insanları el değmemiş ayrıntılarla kurmaca kişilere dönüştürme becerisi, ergenlik döneminin yazılmamış öyküleri Cemil Kavukçu'yu edebiyatımızın gündemine de ciddi biçimde getirdi. Birer yıl arayla yayımlanan Yalnız Uyuyanlar İçin (1996) ve Bilinen Bir Sokakta Kaybolmak (1997) en güzel öykü kitaplarımız arasında sanırım yer aldılar. Murathan Mungan (1955) kendine apayrı bir yatak açmış, edebiyatımızı kendi katkısıyla zenginleştiren bir düzyazının izinde. Cenk Hikiiyeleri’nden (1986) Kırk Oda'ya (1987), bugüne, özellikle Kaf Dağı’nın Önü'ne (l994), halk hikâyelerinin anlatım coşkusunu çağcıl yazının disiplini içinde yeniden köpürten öyküleriyle, anlatılarıyla hiç kuşku yok ki biricikliği olan bir anlatı evreni kurmuş durumda. Bir yandan geleneksel anlatıyı demlendirirken, öte yandan günümüz insanının sorunlarını da sevgiyle, tedirginlikle yazıyor, bir edebiyat adamının emekçiliğini, üretkenliğini yükleniyor... Kendi okurunu yaratmaktan söz edilirse eğer, bunu genç kuşakta başaran yazarların ilk akla gelenlerindendir Murathan Mungan. Mehmet Zaman Saçlıoğlu’nu (1955) Yaz Evi (l994) tanıttı. Böylece iyi bir öykücü daha kazandı genç edebiyatımız. Kolay ilişki kurulan, düşlemden yararlanan öykü anlayışını Beş Ada'da geliştirip derinleştirdi. Mario Levi'nin (l957) edebiyatı bir yaşam biçimine dönüştüren anlatıları, öykücülüğümüzün saygınlığını güçlendiriyor. Hasan Ali Toptaş'ın (1958) genç edebiyatımızla sınırlı bir alanda değerlendirilmesi doğru da değil... Ayrıksı bir yaratıcılığın sahibi Toptaş. İnsanın yaşadığı yerle ilişkisi içindeki hallerini acıtıcı bir etkiyle vermesindeki sorumluluğu, elbette buna olanak veren benzersiz dili içinde anlam kazanıyor. Hasan Ali Toptaş'ı içinden çıkaran kuşağın yakın gelecekte sorgulanabilir olmaktan çıkıp bütün bir edebiyatı sorgulamaya kalkışacağı, bunu hak edeceği öngörüsü yapılabilir mi? Özcan Karabulut (1958) "politik" edebiyatın yepyeni bir biçimini getiren son dönem öyküleriyle yeni bir çizgi yarattı. Gerçek yaşamdan beslenen öykülerinde, yakın geçmişin izlerini yazınsal yapıya geçirmekte başarılı oldu. Belki de Kaybeden Zaman (l998) ile bu çizgisini derinleştirdi. Aslı Erdoğan (1967) da yaratıcılığı ve çok az el değmiş bireylik sorunlarını sarsıcı biçimde anlatışıyla dikkat çeken yazarlardan biri olarak ortaya çıktı. Mucizevi Mandarin (1996), "Tahta Kuşlar" öyküsü ve sonunda okurunu da bulmasına yol açan Kırmızı Pelerinli Kent (1998) ile alışılması için zaman gerektiren, ama yaratıcılığı, dilinin coşkusu, anlattığı yaşantıların acıtıcı, burkucu gerçekliği, gizemli duruşuyla merakla okunan bir yazar oldu. Faruk Ulay'ın (1957) anlatım biçimi ve dil üstünde dururken yaşananları da gözeten olgun tutumu; Mehmet Günsür'ün (1955) Caique adlı tek öykü kitabından sonra yazdıkları (özellikle "Hırça Mapası'' ve "İçeriye Bakan Kim''); Murat Yalçın'ın (1970) tamamıyla estetize edilmiş bir anlatı gerçekliği kuran öykücülüğü; Ayfer Tunç'un (1964) uzun öyküdeki ustalığını üstelik kısa öyküde daha da yetkinleştirmesi; Müge İplikçi'nin (1966) postmodernin olanaklarından yararlanarak yarattığı kendine özgü öykü dünyasıyla genç edebiyatımıza getirdiği yaratıcılığı; Faruk Duman'ın (1974) arayışını hep ileri götürmesi; Jale Sancak'ın (1958) hep aynı düzeyde koruduğu çalışkanlığı; Dost Körpe'nin (1972) kendine özgü öykülerinin taşıdığı ruh durumu ve öyküyü insanı odağına alan bir gerçekliğin kıyısında araması; Niyazi Zorlu'nun (1965) öykünün yaşama dönük yüzünde duran sertliği yazınsallaştırmaktaki yetkinliği; Nalan Barbarosoğlu'nun (1961) edebiyatın ne olduğunu bilinçle kavrayıp kendini sürekli aşmaya yönelen öykücülüğü; Suzan Samancı'nın (1962) Kürt insanının duyarlıklarını sert ilişkiler içinde anlatması, siyasal olanı öyküye sokmakta gösterdiği cesareti; ilk kitabını yayımlamamış Hürriyet Yaşar'ın (1961) geleneksel dili kusursuz biçimde kullanma ve insan ilişkilerini ayrıntılarda yakalama çabası; Sema Kaygusuz'un (1972) ikinci kitabı Sandık Lekesi’nde (2000) gösterdiği aşama; Murat Gülsoy'un (1967) postmodern anlatım biçimlerinin olanaklarından yararlanarak kendine özgü bir öykü dünyası kurması... Öykücülüğümüzün genç kuşağı önemli bir birikimi şimdiden yaratmış durumda. Böylece geçmişe bağlandığını saptayabiliriz...

Kaynakça

Füsun Akatlı, Öykülerde Dünyalar, Boyut Yayınları, 1998 Feridun Andaç, Gerçekçilik Yolunda, Cem Yayınevi, 1989 Feridun Andaç, Öykücünün Kitabı, Varlık Yayınları, 1999 Asım Bezirci, Seçme Hikâyeler, 1981 Asım Bezirci, 1950 Sonrasında Hikâyelerimiz, ABeCe Yayınları, 1980 Semih Gümüş, Öykünün Babçesi, Adam Yayınları, 1999 Zehra İpşiroğlu, Alımlama Boyutlan ve Çeşitlemeleri, Yazın, Papirüs Yayınları, İstanbul 2001 Cevdet Kudret, Edebiyatımızda Hikâye ve Roman-l; ll; lll, İnkılap Yayınları "Türk Dili", "Türk Öykücülüğü Özel Sayısı", S : 286, Temmuz 1975
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bob Ross’un Eserlerine Ne Oldu?Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

K. Shahandeh

18 Mayıs 2026

İran’ın Venedik Bienali’nden Çekilmesi..

2026 Venedik Bienali başlamadan günler önce organizatörler İran’ın bienalden çekildiğini duyurdu.  Peki bu durum, sanat ve siyaset hakkında bize neler söylüyor? 4 Mayıs tarihinde Venedik Bienali’nin internet sayfasında yayınlanan kısa duyuruda..

Devamı..

Çernobil ve Nükleer Kibrin Bedeli

Paul Josephson

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024