Özel Odadaki Kadın
18 Mayıs 2019 Öykü

Özel Odadaki Kadın


Twitter'da Paylaş
0

Günler geçmiyordu orada. Saatler daha bir uzun akıyordu sanki. Yani birden başlıyor ve altmışa kadar değil de yüze kadar sayıyormuş gibiydim. Günü bu kadar uzun yaşamamın nedeni belki de çok erken uyanmak zorunda kalmamdı. Zınk diye saat 6’da uyanıyordum. Çünkü temizlik başlıyordu ve saat 7’de kahvaltımızı dağıtıyorlardı. Koğuşun en küçüğü bendim. Oturmak ve hiçbir şey yapmamaktan sıkılmıştım. Oysa ilk günlerde evden uzaklaşmış olmak, sırtıma yüklenmiş olan işlerden kaçmak ne kadar da güzeldi. “Daha buradasın,” demişti doktor sabah vizitesinde, her iki ciğerim hâlâ dumanlıymış. Nasıl olmuştu ki bu iş? Temmuz ayında, yazın bu kavurucu sıcağında zatürre olup hastaneye yatmak… Hep babanın işi diyordu annem. Nasıl yani demiştim, gerçi bizim ev de öyledir, yaz günü kar yağsa annem babamdan bilirdi. Ama bu defa haklı olduğunu ben de biliyordum. Öylesine, onu kızdırmak için soruyordum işte. Bir benim yattığım odanın bir de karşı odanın pencerelerini açıp temiz hava girsin diye de kapıları açık bırakınca beni cereyan çapmış işte. Böyle söyleyince koğuş arkadaşlarım ve hemşiler gülmüşlerdi. Ne demek “Cereyan çaptı” diye. Onu elektriğe tutulanlar için söylerler kızım demişlerdi. Ama bizim oralarda soğuk almaya da cereyan çarpması derler, beze çaput, domatese frenk dedikleri gibi, diyerek anlatmaya çalıştım da yine dalga geçmelerine engel olamamıştım. Kendi kelimeleri var bizim oraların insanlarının. Neyse işte piyango bana vurdu. Ah babam ah!

Yattığım oda dört kişilikti. Her kafadan bir ses çıkıyordu burada. Gecemizi çığlıklar bölüyordu ilk günler. Üst üste üç gece aynı saatte uyanıp ve bir daha uyuyamamıştık. Dördüncü günün sabahında uykusuzluğa daha fazla direnemeyen bedenim derin bir uykudayken, çığlıkların sahibi artık yatağında yoktu. Onun öldüğünü söylediler. Sabaha karşı alıp götürmüşler. Sonra hayal meyal hatırladım. Belki o sıralar sık sık gördüğüm rüyalardan bir yaşadığım ana sızıntıydı. Her gece uykumda rüya görür olmuştum. Gerçekle hayalin mükemmel bir karışımı, tatlı bir şerbet gibi bir şey. Sonradan düşününce rüyalarımla beynim ruhumu rahatlatmaya çalışıyor diyor düşündüm. Hiç unutmadım o gece gördüğüm rüya tam olarak şöyledi: Karanlıkta önce uzaktan gelen çığlıklar duyuyor sonra onların kahkahaya dönüştüğünü fark ediyordum. Gözlerimi açtım, yaşlı bir kadın, uzun seyrek saçları ak yer yer kınayla kızıla boyanmış, yattığımız odanın iki kanatlı kocaman camını açmış, içini dolduran binlerce yıldızdan karanlığını yitirmiş gökyüzüne doğru uçtu. Odada acıdan çığlıklar atan hastanın yüzünü hep merak ederdim, ilk defa o zaman gördüm. Böylece rüyamda gördüğüm yüzüyle artık ölü olan oda arkadaşım hatıramda cisimleşmişti. Çok üzgündüm… ve korkuyordum. Burada bu kadar uzun kaldığıma göre beni de böyle bir son bekliyor olabilir miydi?

Odadaki yataklar bir doluyor bir boşalıyordu. O katta tek kişilik odalar da var ama onlar parası olanlara. Benim refakatçim bile yoktu. Çünkü refakatçiden de para alıyorlar demişti annem. Belki de evde kalmak ve diğer kardeşlerimle ilgilenebilmek için beni kandırmıştı bilmiyordum. O zaman bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum. Düşünürsem ona yine kızacaktım. Beni burada yalnız bırakıp gittiği için onu affetmeyecektim. O yüzden artık düşünmüyordum bütün bunları, içinden çıkamadığım her şey için yaptığım gibi küçük bir bohça yapıp aklımın derinliklerinde bir yerlere fırlatmıştım. Bu o zamanlar bulduğum bir oyundu. Çözemediğim sorulardan ve sorunlardan kurtuluş yöntemim.

O katta bir tane tek kişilik oda vardı, bizim odanın hemen sol çaprazında. Her sabah kahvaltıdan sonra çıkıp koridoru turlamayı iş edinmiştim ve o odanın önünden sıkça geçiyordum. Çoğu zaman kapısı kapalıydı. İçinde peri padişahının kızı mı kalıyor yoksa yakışıklı bir prens mi merak ediyordum. O zamanlar yakışıklı bir prens olmasını tercih ederim tabii. O sabah yürürken kapının yarısına kadar açık olduğunu fark ettim. Başımı uzatmama gerek kalmadan bulunduğum yerden odanın tamamını görebiliyordum. Bir kadın vardı yatağın üstünde. Dizlerini bağdaş yapmış, her iki elinin baş ve orta parmaklarını birleştirmiş, ellerini dizlerine dayamış, öylece dimdik, gözleri kapalı oturuyordu. Dudaklarından hafif mırıltıya benzer sesler çıkartıyordu. Bir an kadının oturduğu yerden havalandığını düşündüm. Büyülü bir şey vardı halinde. Bulunduğum yerde öylece dikilip izledim. Gözlerini aniden açınca olduğum yerde irkiliverdim sanki derin uykuda olan birini bakışlarımın gücüyle uyandırmıştım. Kızacak diye çok korktum. Kocaman iri mavi gözleri vardı, gülümsedi, gelsene içeri dedi. Ya da konuşmadı da gözleriyle işaret etti, hatırlamıyorum. Dedim ya, büyülü bir şey vardı halinde, masal dünyasından fırlamış gibiydi. Bana o kadar yabancıydı. Karşı gelmek olmazdı. Hastaneye yattığımdan beri ilk defa böyle bir odaya giriyordum. Bizim odalarımız gibi karmakarışık değildi. Birbirine karışmış nefes kokusu yoktu. Ferah ve aydınlık bir yerdi. Tanıştık, sohbet etmeye başladık, çok güzel konuşuyordu. Ağır ağır, kelimeleri vurgulayarak ve gözlerimin içine içine bakarak. Hayran kalmıştım, hiç susmasın istiyordum. Biraz konuşup ısınınca ona, cesaretim ve merakım geri gelmişti. Az önce ne yaptığını sordum. “Yoga,” dedi. “O da nedir?” dedim. Bir çeşit trans haline geçiyormuş. Kendi kendini iyileştiriyormuş. Düşüncelerine odaklanıyormuş. Anlattı uzun uzun. İlgini çekerse sana da öğretirim dedi. Ben zihin bohçası yöntemini kullanıyordum çocukluğumdan beri ama bunu da öğrenirdim neden olmasın? Benim vaktim çoktu, doktor daha buradasın demişti ama onun vakti var mıydı acaba? Sonra aklıma daha önemli bir soru geldi annem onunla konuşmama kızmaz mıydı? Kızacağını biliyordum ama çok da umursamadım. Hastane de bir başına olmak bir anlamda özgürlük de tanıyordu bana. Kendi dostlarımı kendim seçebilirdim. Madem ki beni yalnız bırakıp gitmişlerdi. Ayrıca bu kadın merakımı uyandırmıştı bir kere bana hiç bilmediğim bir dünyanın kapılarını açmıştı. İlk defa duyduğum şeylerdi anlattıkları.

Odasında dikkatimi çekin bir başka şey de yanı başında bir sürü kitap olmasıydı. Ne iş yaptığını sordum? Yazar olduğunu söyledi. İlk defa bir yazarla tanışıyordum. Ziyaretçileri de onun gibi değişik tiplerdi. Değişik derken bizden, yani annemdem babamdan tanıdığım tüm akrabalarımdan, komşularımdan farklı tipler. Ziyaretçileri gidip de yalnız kaldığında hemen yanına koşuyordum artık. Hastane benim için sıkıcı bir yer olmaktan çıkmıştı. Son derece keyifli, merak duygumu doyuran, kimi zaman azdıran keyifli sohbetler yapıyorduk. Çoğu zamanda elindeki kitaptan bölümler okuyorduk. Okudukça içimin açıldığını hissediyordum. Ama onu da çok sıkıp bezdirmek istemiyordum. Yeni şeyler öğrenmeye olan iştahım çoğu zaman insanları bezdirir. Hâlâ da öyledir. O yüzden kendimi tuttuğumu da hatırlıyorum.

Konuştuklarımızdan mı, okuduğumuz kitaplardan mı, onun beni büyüleyen güzelliğinden mi bilmiyorum artık geceleri rüyalarım daha bir karmaşık olmaya başladı. Her gece sanki başımı yastığa kor komaz bir rüya görüyordum. Hepsinde de o oluyordu. Belki hayal gücümün etkisi ama dostluğumuz ilerledikçe benden sakladığı, söylemek istemediği bir sırrı olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncemde gece boyunca gördüğüm rüyaların da etkisi vardı. Ama bilinçaltımda büyüttüğüm yalnızlığımın çaresizce burada, bu hastane odasında, tanımadığım insanların arasına hapsolmuş olmamın, ilk günlerde şahit olduğum ölümün etkisi de elbette vardı. Ona sen neden buradasın, hastalığın ne diye soruyor cevap alamıyordum. Her seferinde ustaca başka bir konuya geçiyorduk. Bu da beni daha çok bu soruya takıntılı hale getiriyordu. Onu son gördüğüm günün gecesinde rüyamda bana veda etti. Çok hüzünlüydü. Ağlayarak ter içinde yataktan fırladım. Pencereden bakınca dışarısı hâlâ aydınlanmamıştı. Ama sabaha yaklaşmış olduğumuzu hissediyordum. Odasına koşmak ona sarılmak istedim. Sonra böyle erken bir vakitte rahatsız etmekten çekindim. Biraz daha bekleyebilirdim. Elime bana ödünç verdiği öykü kitaplarından birini aldım, hüzünlü rüyamı tamamlayacak, gözyaşlarıma yatak olacak olacak bir öykü seçtim, tekrar tekrar okudum.

Nihayet saat 7’ye geldiğinde kahvaltı dağıtılırken odasına koştum. Boştu, gitmişti, hastabakıcı odayı temizliyordu. “Nerede?” diye sordum, görevli bilmediğini hemşireye sormam gerektiğini söyledi. Gece ağır bir kriz geçirmiş, ailesi alıp başka bir hastaneye götürmüş, hemşirenin söylediği. Giderken bütün kitaplarını da bana bırakmış. Çok üzüldüm. Bir kez daha bu koskocaman hastanede tek başıma kalmıştım. Bir şekilde yine terk edilmiştim.

Ondan bir daha da haber alamadım. Bir şekilde kaderin karşıma çıkardığı, yolumu bulmamı sağlayan bir dost oldu. Özel odadaki kadının bugün ne yüzünü ne sesini hatırlayabiliyorum. O gittikten sonra bir kaç gün içinde ben de taburcu oldum. Bana bıraktığı kitapları yaşamım boyunca tekrar tekrar okudum. Her birinin girişinde bana hitaben yazılmış küçük bir not var. Bugün kitaplığımda bu kitaplar önemli bir yeri onun verdikleri tutuyor. Çoğu zaman düşünüyorum da insan hayatı ranstlantısal bir salınım içinde. O olmasaydı, onunla tanışmasaydım, bana bu kitapları bırakmasaydı bugün ben başka bir ben olacaktım.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR