Annemin az önce getirdiği kısırı yiyorum. Yerken yan odadaki konuşmaları da dinliyorum. Kadınlar yüksek perdeden bildiklerini ya da duyduklarını söylüyorlar. Bazıları laf olsun diye soru soruyor.
‘‘Eski karısı gelmemiş.’’
‘‘Çocukları gelmiş.’’
Bahçeye çıktım. Kısır tabağını bahçemizi sokaktan ayıran duvarın üzerine koydum. Onu son kez gördüğüm yere doğru bakıyorum. O son bakışıyla yeniden orada sanki. Kadınların sesi buraya da geliyor.
‘‘Hayırsızlar. Zahmet etmişler.’’
‘‘Sağlığında hiç gelmediler.’’
Hayrettin Amca’yı ilk gördüğümde lise sondaydım. Altmış yaşlarındaydı. Ayağında yemeni, üzerinde kara şalvar, eski bir gömlekle ceket, başında da rengi solmuş bir kasket vardı. Başka türlü giyindiğini de hiç görmedim. Bunların dışında kışın soğuk günlerde ceketinin üzerine tiftik tiftik olmuş bir palto giyerdi.
‘‘Kaç çocuğu varmış?’’
‘‘Dört.’’
Evimizin karşısındaki arsa onunmuş meğer. Sokağımızdaki tek boş yerdi. Sahibinin kim olduğu yıllardır merak konusuydu. Arsaya tez elden bir bina dikti. İkinci karısıyla zemin kata taşındılar. Güllü Abla kırk yaşlarındaydı. Söylenenlere göre evde kalmış, Hayrettin Amca’nın köylüsü gariban bir kadın. Üst katlara kiracılar taşındı.
‘‘Güllü diyordu zaten.’’
‘‘Evet doğruymuş. İki kız, iki oğlan.’’
Soyadı İşbilir’di. Kimden çıktığını bilmiyorum ama bir süre sonra mahalleli ondan söz ederken İşbilir Emmi demeye başladı. Kendi halinde biri olmasına rağmen büyük küçük herkesin dilindeydi. Alayla karışık sayısız dedikodusu yapılmıştır. Özellikle giyimi, fırından bayat ekmek alması, külüstür bir motosiklete binmesi, bayramlaşmaya gelen çocuklara para vermemesine dair şeyler herkesin ağzına sakız olmuştu.
‘‘Babalarıyla alâkaları yokmuş.
‘‘Nasıllarmış?’’
‘‘Alman gibilermiş.’’
Doğruluk payını bilmiyorum ama hakkında çeşitli söylentiler vardı. Almanya’dayken bir gün yine para meselesi yüzünden çıkan kavgada karısı bu sefer cinnet getirmiş ve çok fena olaylar olmuş. Sonra boşanmışlar. Çocuklarından kimse babasını yanına istemeyince Hayrettin Amca da emekli olup köyüne dönmüş. Döndükten sonra da Almanya’ya bir daha gitmemiş. Başka bir söylentiye göre de İzmir’de bir kâğıt fabrikasına gitmiş. Kapıdaki görevliye müdürle görüşeceğini söylemiş. Görevli bunun üstünü başını görünce terslemiş. Bizimki, ‘‘Ben bu fabrikanın hissedarıyım,’’ demiş. Adam bu sefer hem gülmüş hem de yine terslemiş. Hayrettin Amca sinirlenip, ‘‘Çabuk müdürü arayıp adımı söyle, yoksa seni buradan attırırım,’’ demiş. O arada tesadüf bu ya fabrika yönetiminden biri bahçede gezerken bu didişmeyi görmüş ve yanlarına gelmiş. Hayrettin Amca’yı hemen tanımış. Görevli ikisinden de defalarca özür dilemiş.
‘‘Miras işini de halledip gitmişler.’’
‘‘Güllü’ye sadece oturdukları binayı vermişler.’’
‘‘Yetmez mi? Evinde oturmaya devam edecek. Üstündeki üç daireden de kira alacak.’’
‘‘Bir de kocasının emekli maaşı.’’
‘‘Onu da verirler mi kız?’’
‘‘Vermezler mi ya. Resmi nikâhlı karısı.’’
‘‘İyiymiş valla.’’
Üniversiteden mezun olup geldiğimin ilk günleriydi. Sabah bakkala ekmek almaya gidiyordum. Bahçe kapısından sokağa çıktığımda onu gördüm. Evinin ön tarafındaki duvarın ardında dikilmiş duruyordu. Yanına yaklaştığımda dikkatimi en çok çeken bakışları oldu. İleriye doğru boş gözlerle bakıyordu. Geldiğimi fark etti mi, ayak seslerimi duydu mu bilmiyorum ama istifini bozmadı. Tam karşısına geldiğimde, ‘‘Nasılsın Hayrettin Amca?’’ dedim. Göz göze geldik. Beni tanımamış gibiydi. Başını hafif yana eğdi, kısık bir sesle, ‘‘İyiyim,’’ dedi. Sonra yine boş gözlerle ileriye doğru bakmaya devam etti. Yürümeye devam ettim.
Bakkaldan dönerken durumunda bir değişiklik yoktu.
Evde babama, ‘‘Hasta mı? İyi görünmüyor,’’ dedim.
‘‘Bir iki aydır böyle,’’ dedi. ‘‘Adama bir haller oldu. Melül melül bakıyor sürekli. Söylüyoruz, neyin varsa git bir özel hastaneye, baktır kendine, diye. Gitmeyi bırak ağzını açıp bir şey de söylemiyor. ’’ ‘‘Bir derdi var,’’ dedi annem.
‘‘Adamın daha neleri varmış neleri.’’
‘‘Çarşıda apartmanı.’’
‘‘Üç yerde arsası.’’
O akşam öldü.
Almanya’dan gelen çocukları cenazeyi morgdan alıp köyüne götürdüler.
Mahalleden on kadar adam gülüp şakalaşarak cenazesine katılmak için yakınlardaki köyüne gitti.
Boş tabağı mutfağa bıraktım.
‘‘Yemeyenin malını yerler, demişler.’’
‘‘Ama kimseye bir zararı yoktu.’’
‘‘Ne diyelim gene de Allah rahmet eylesin.’’