Rüzgârı saymazsak sakin bir kıyı buldum. Yazı bitirip döneceğim. Karaya vuranlara yaraşır, kumsala yakın. Kaçıp denize sığınmış birkaç kasabalının arasında geçiciyim. Sokaklarda oynayan çocuklar yok. Anayol uzakta. Günler suskun. Köpekler geceleri havlıyor. Mahallenin sadık bir kedisi bile yok. Bazen bir tekir birkaç gün dolanıp kayboluyor. Arada bir aygazcı geçiyor bağırarak. Bahçeden bahçeye konuşmalar bazen. Bir de ihtiyar kadın.
At arabasının ilkel sesi sokağın başından girer girmez duyulur. Benim eve kadar gelir. Köşeyi dönüp uzaklaşırdı. Bıkmıştı tekerlekler, zoraki dönerdi taşlıkta. Ku-ru ta-li-hi-me diyerek söverdi her dönüşünde. Nallar cılızdı. Çağın hızına uymayan bir yavaşlıkla geçerdi. Ağır bir gıcırtıyla. Yoksa umursamazdım. Paslı, kırık, terk edilmiş hurdaların arasında, arabanın tahta zemininde sırtını kamburlaştırıp oturduğundan belki de, ilgimi çekiyordu. Her geçişini gözlerdim. Tülün arkasından. Bahçedeysem arabanın tıkırtılarını duyunca içeri kaçıyordum. Suratsızdı. Çenesi burnuna yakınlardandı. İhtiyarlıktan büzüşmüş esmer bir küçük yaratık olmuştu.
Kiraladığım güzel, taştan bir ev. Rüzgâr seversen, demişti ev sahibi. Poyrazı çoktur. Havası tertemizdir. Akşamları yaseminle, melisa kokar. Hemen taşındım. Aradayım. İki perde arası. Onca yılın ardından bir yaz boyu mola. Kargaşadan uzak. Yüzüyorum, yemek yapıyorum. Canım ne isterse. Televizyon, internet hiçbiri yok. Bağlarımı dondurdum. Zihnimi kirleten akış kesik. Arada şehirden arkadaşlarım geliyor. Kalmaya. Yakınlardaki köyde de kuzenim var. Kimseyle tanışmak zorunda değilim. Sere serpeyim burada. Keyfim yerinde çoğunluk.
Sadece ihtiyarın rahatımın içinden olmadık zamanlarda geçivermesi canımı sıkıyordu.
Öğle sonrası uzanmışım. Kitap elimde. Uyukluyorum. Kollarım denizde yorulmuş, sarkmış. Tavanda vantilatör yavaşça dönüyor. Beyaz tüller imbatın tuzlu havasıyla uçuşuyor. Çapa sesleri. Uzaktan uzağa. Kendimi salmışım ki, yaşına bakmadan sıcağın altında üç kuruşa. Yatamam artık, kalkarım.
Ya da tam serilmişim taş duvarların serinliğinde. Ayaklarım çıplak, çimenlere basıyorum. Yüzmekten acıkmışım. Tıkırtıları kısıktan işitirim.
Bir dilim kek versem nasıl hoşuna gider. Geçenlerde bahçedeki toprağı bellerken komşu, fırından çıkmış sıcak poğaça vermişti, peynirin soğumasını beklemeden yutmuştum. Dilim yanmıştı. Selam versem, arkası gelecek. Dokunsam dertlerini boca edecek üstüme diye korkuyordum. Geceleri de çok ıssız oluyor burası.
Elimde iki torba kayısıyla anayoldan eve yürürken sonunda yakalandım. Önümü kesiverdi.
Selamünaleyküm, dedi. Bırakayım seni evine.
Pusluymuş sesi. Kalınmış. İnce ve şiveli sanmıştım. Kuzenin bahçesinde beş kasa kayısı toplamıştık. Kollarım dallara uzanmaktan yorulmuştu. Minibüsten anayolda inmiş, ağır ağır yürüyordum. Demek beni tanıyormuş. Kendimi göstermemiştim oysa. Görmüş. Başörtüsünü açtı. Beyaz saçları döküldü. Uzunmuş. Örttü yeniden. Arkadan sıkıp tepesinde bağladı.
Korkma bir şey yapmaz, dedi, atı gösterip.
Yok, binerdim eskiden. Korkmam.
Yanında yer açtı. Kalakaldım. Ne yapmalı. Ev yakın. Yürüsem on dakika. Binmemi bekliyor. Tanımam etmem. Gereksiz bir durum. Tedirginliğimi anlamasın, kırılmasın diye de yalandan gülümseyip bahane sıralıyorum. Yolundan dönme şimdi, zahmet olmasın, sıcağın feri geçti zaten. At da bir uyuz. Başını eğmiş bekliyor. Kadın, ben, at. Duruyoruz. Bir yandan da ayıp düşer diyorum. Ne olacak yani, bitlenecek miyim? Kızıyorum da kendime. Kadına da. Zor durumda bıraktı beni.
Kayısı torbalarını hurdaların yanına koydum. Yanına oturdum. Tekerlek seslerinin içindeydim artık. Konuşmak gerek. Nasılsın, kim alıyor bu hurdaları, çoluk çocuk var mı?
Anlatmaya hevesliymiş. Atını besleyip çöpten çöpe sürecek sıradan gününü anlatırcasına, soğukkanlılıkla, tekdüze, Kız canına kıydı, dedi.
Keşke sormasaydım, dedim içimden. Acısını hatırlattım.
Oğlanın on sekiz ayı kaldı.
Hapiste mi? Vah.
Cinayetten. Amcasını bıçakladı.
Devam etmesi için onu yüreklendiremedim. Kemiklerim oturduğum tahtanın sertliğinden acıyordu. Katil doğurmuş kadının koluna dokunan kol başkasınındı. Sırtında şaplayan kırbaçlara aldırmadan aheste yürüyen umursamaz attan da, salladıkça çıplak bacaklarıma değen kuyruğundan da rahatsızdım. Huzursuz derimi sakinleştirmek için elimi ikide bir bacaklarıma sürtüp iğrenç hissi unutturmaya çalışacağımı, dahası böyle bir hissin var olduğunu düşünemezdim. Gazetelerin üçüncü sayfalarını okumazdım. Bilseydim. Gün gelip içlerinden biriyle hurda arabasında yan yana. Bu ıssız sahile gelmeyebilirdim. Kızının kusmuş, solmuş, beyaz ölüsünü bulduğunda saçlarının siyahını kaybetmiş bir kadın kaçıktan, deliden başka ne olabilirdi. Pislik torbasının içinden çıkıp alnıma konan karasinekleri kovan el. Tekerleklerin ürkütücü ritmik iniltisini dinledim. Gördüklerimi tekrarlamak, arabada gidenin ben olduğuna inanmam için gerekliydi. İşte şu mahallenin en bodur zeytin ağacı, şu meyveleri en hızlı büyüyen nar. Farklı görünüyorlardı.
İşte şu, dallarını yola salmış olan da benim ıhlamurum. Evin kapısına varınca atladım.
Sıcaklar kavurmaya başladığında hep birlikte koyverdik. Serçeler, petunyalar, ben. Tembellik mahalleyi sardı. Tıslayan böceklerden başka ses yok. Canlanmak için güneşin dağa yaklaşmasını bekliyorduk. Geceleri bahçeyi suladığımda gün boyu kurumuş toprak suya doyamıyordu. Çoğunluk evin içindeydim. Odalardan birinde doğduğuma yemin edebilirdim. Orta yaşımda, boyalı saçlarımla. Şehirde bekleyenlerim yokmuş gibi. Nil hafta sonunda geldiğinde zihnimin üç ayda susmayı öğrendiğini fark ettim. Bir şeyleri unutmuşum nihayet. Şehirden getirip anlattığı her şey kirliydi. Tehlikeliydi. Rabia Hanım’la ilişkimi fazla samimi bulmuştu. Yardımını yap ama yaklaştırma. Yüz verdikçe astarını ister bunlar, diyerek.
Duvarın iki yanından konuşmaya başlamıştık. Kendi halinde, zavallı bir kadın. Hiç çocuk olmamış, ihtiyar da. Oğlunun yirmi iki yıldan geriye kalan on sekiz ayının bitmesini bekleyen, içerde aşçılık öğrendiğine sevinen, şirketlere yemek satacak, atı da elden çıkarıp bir boğaz eksilecek, diye hayal eden.
Kafamı karıştırma Nilgün, söyleme böyle şeyler.
Çocukluktan bu yana adıyla ilk seslenişimdi. Şehrin dışına çıktığımı arkadaşımın gelişiyle apaçık nasıl gördüysem, Rabia Hanım’ın da bir süredir geçmediğini, arabanın sesini duyduğumda anlayabilmiştim. Biriktirdiğim ıvır zıvırı bahçe kapısının dışına çıkarıp bekledim. Dizginleri çekip kalın sesiyle atı durdurdu. Sırtı daha da eğilmiş, gözleri kuru, sesi ağlamaklı. Mahallelerden birinde hırsızlık olunca belediyenin at arabasıyla sokaklarda dolaşmayı yasakladığını anlattı.
Birkaç gün evde bekledim. Çıkmayıp ne yapacağım be kızım?
Belediyeyle konuşsan. Belki bir iyilikleri dokunur. Kimseyi görmez bunlar ama seni bulurlar ceza verecek.
Gittim. Hiç. Hırsız olsam çöplerin arasında işim ne?
Zararına yetecek biraz para tutuşturdum eline. Belediye, olayı unutana kadar günaşırı çalıştı, sonra gene her güne döndü. Nilgün’den sonra, dönüp dönmeme konusu iyice kafama takılmıştı. Kışı burada geçirebilirdim.
Kışı burada geçirsem fazla mı ıssız olur, korkar mıyım diye endişeleniyorum, dedim kuzene.
Sen rüzgârdan kork. Gerisini boş ver. Kışın deniz senin eve kadar gelir. Fırtına çatıları uçurur ama bu ev sağlam, bir şey olmaz. İki yıl önce bu aylardı, hortum oldu, yoluna çıkan bütün ekinleri, ağaçları tuzla kavurdu. Her şeyi kuruttu, izi kaldı toprakta.
Geçenlerde kapı çaldı. Baktım Rabia Hanım. Bahçeye hiç girmezdi. Bir şey söyleyecekse de beklerdi arabasında, evdeysem çıkardım. Hastane işi varmış, merkeze gidecekmiş. Minibüs parası istedi. Hep bir sorunu var zaten. Tansiyonum düştü, limonlu su ver. Şekerim oynadı, bir lokma ekmek ver. At hasta.
İlgi istiyordur belki.
Olmaz ki. Eve girecek nerdeyse.
Boş ver. Kal sen. Soba da kurarız sana. Şehirli kafasıyla düşünme.
Çatalı ete batırmasını, bıçağı ileri geri sürtüp kesmesini, ağzına atışını, çiğnemesini izledim. Kaba, tırtıklı, yıkamakla çıkmayan lekeli tırnaklarıyla çelişen incelikli hareketlerini. Kuzen tam bir toprak adam olmuş ama büyükannesinin beynine kazıdıklarını unutamamış.
Bahçeyi kışa hazırlamak gerek. Domatesler sökülecek. Çiçekler de. Toprak iyice çapalanacak. Birini bulurum sana. Yaparım ben. Yapamazsın. Sulamaktan sertleşmiştir. İkinci çapada kalırsın. Gübreyi boşaltacaksın. Yağmur yağdıkça içecek şerbeti. Ağaç diplerine de bolca, tabii. Donmaya karşı korur. Odun kömürü arka duvarın dibine yığdırdım. Karşı kıyılar netleşti. Yazın görünmeyen kocaman ada burnumuzun dibine geldi. Evler seçiliyor. Ayazda yürüyüş yapıyorum. Üşüdükçe canlanıyorum. Zihnim açılıyor. Kuzen haklı, deniz çekildiği halde dalgalar öyle kuvvetli ki, kıyı eve yaklaşıyor. Odalardan birine kitaplarımı getirtip yığdım. Bahçede duran küçük demir masayı üst kata çıkardım. Çalışma masası yaptım. Yıllardır kafama takılı kitabı yazmaya hazırlanmıştım.
Cama taş çarpttı. Kuzen şaka yapmaz. Geç saatte haber vermeden gelmez. Işığı kapatıp dışarı baktım. Köşedeki lamba her iki yolu da aydınlatıyor. Sokak boş. Ağaçlar simsiyah, yerdeki gölgeleri çırpınıyor. Poyrazdan. İki gündür kuvvetli esiyor. Kimseler yok. Bana öyle gelmiş olmalı. İlerdeki otel inşaatının bekçisi kulübesinde televizyon ışığında oturuyordu. Işığı yakıp kitabın başına otururken sandalyeyi gıcırdattım. Kulağım dışarda. Kumsalın olağan seslerinden başka olağandışılık yok. Üç paragraf geriden başladım okumaya.
Bekçinin köpeği susmadı. Gündüz bağlı. Geceleri sahiplendiği sınırlarda dolanır, iktidarını perçinler. Olağan tören süresini aştı bu kez. Havlamaların arasında tekerlek sesi duydum gibi geldi. Oğlunun izin haftası. Müdür, demişti. Bir hafta izin vermiş. Nasıl olur hapishanede? Yarıaçıkta iyi hallilere verirlermiş. Işıkları kapatıp gene. Köpek az ilerde denize dönmüş karanlığa bağırıyor. Aşağıya indim. Bahçedeki lambaları yaktım. Kapıyı kilitledim. Pencereden pencereye dışarıyı gözledim. Ben ön bahçeye bakarken, birisi arkaya mı geçiyor? Olağandışı bir şey yok. Bekçinin köpek susunca yukarıya çıktım. Odanın kapısını kilitleyip sabaha kadar oturdum. Ertesi sabah polise birisinin gece evime taş attığını söyledim. Şüpheli olup olmadığını sordular. Aslında dürüst kadındır, oğlu izinli gelecekti, demiş olabilirim.