Özlem Akıncı’nın Öyküleri: Derinlerde Sürüp Gidenin Peşinde

Özlem Akıncı’nın Öyküleri: Derinlerde Sürüp Gidenin Peşinde


Twitter'da Paylaş
0

[button]Behçet Çelik[/button] Bazı sorular yanıtı olmadığını bildiğimiz halde bizi sürekli takip eder; zamanla o sorular yokmuş gibi davranmayı daha iyi öğrenir, yanıtlarını hiçbir zaman tam olarak bulamayacağımız gerçeğini kabulleniriz. Peşini kovalamaya kalktığımızda yapıp ettiklerimizi sürdürmenin hiç kolay olmayacağı, yedeğinde çok kez pişmanlıklar, ‘keşke’ler barındıran sorulardır bunlar. Yine de kimi olaylar, rastlantılar, kesişmeler, karşılaşmalar, hatta anlık değişimler, ışık oyunları, çağrışımlar, sözler… bu soruların su yüzüne çıkmasına neden olur. Karşılaşmaya çekindiğimiz, ürktüğümüz, aklımıza geldiğinde kendimize iş güç yaratarak unutmaya, geçiştirmeye çalıştığımız böylesi sorularla yüz yüze gelmek kötü bir şey değildir her zaman; zaman mıdır bizi güçlendiren, soruların yanıtsızlığı eski kahredici gücünü mü yitirmiştir, bilinmez, bazen bu gibi sorular iyi bile gelebilir bize. Bulunduğumuz andan uzaklaşmamıza, kendimize ve dünyada her zaman baktığımızdan farklı bir yerden, azıcık yukarıdan ve dışarıdan bakmamıza vesile olur. Hâlâ yanıtsızdır, canımızı yakmayı sürdürür, ama bu kez sorunun içerisinden çekip çıkarabileceğimiz bir yanıt da saklı gibidir. Çekip çıkaramayız elbette, yanıtlanmış sorular rafına kaldıramayız; ama bir sarhoşluk hali mi demeli, bir aydınlanma ânı mı, hatırlayamadığımız bir rüyayı yeniden görmeye yeltenmeye mi benzetmeli, bilmiyorum; bu kez soru üzerimize abandığında başka türlü etkileniriz. O soruyla ilk karşılaşmamızdan içinde bulunduğumuz âna dek yaşadıklarımız geçer gözlerimizin önünden, aynı anda hem geçmişte hem şimdiki zamanda oluruz, gelmiş geçmiş hisler bir anda hiç geçmemiş gibi içimizi bürür, zaman uzar, benliğimiz genişler. Sonra bu da geçer. Soru da, yanıtsızlığı da öteden beri saklandığı yere gerisin geri döner, her günkü işimizi gücümüzü sürdürürüz. BehcetCelikyaziicsayfa2Özlem Akıncı, Ağaçlar Yanıyor’da* yer alan öykülerin çoğunda bu gibi soruların üzerimize abandığı anları, durumları aktarıyor; başka bir deyişle, öyküyü böylesi anlarda saklı duran ayrıntılardan bulup çıkarıyor. Dikkatimizi yoğunlaştırmadığımızda “herhangi bir an işte” diyeceğimiz, neredeyse rastgele seçilmiş görünen bir ânın, öykü kişilerinin dünyalarında karşılık geldiği çok daha geniş bir zaman aralığı olduğunu, alttan alta sürmüş, ama üzerinde pek durulmamış, seslendirilmemiş nice muhasebenin böylesi anlarda ansızın su yüzüne çıkabildiğini görüyoruz bu öykülerde. Akıncı’nın öykülerinde dikkat çeken bir yan da şu: İlk anda geçmişe dönük, hatırlamaya dayalı ve geride kalmış bir şeylerin muhasebesinin yapıldığı izlenimi veren bu öykülerde, anlatıcıların şimdileri de belli belirsiz sürüp giden hesaplaşmaya bir ucundan karışıveriyor. Bunu sağlayansa, tam da zamanın uzayıp genişlediği, geçmişe uzandığı ve peşi sıra şimdide bir şeylerin berraklaşır gibi olduğu anların anlatılmış olması. Böylesi kritik anlarda öykü kişisi için sadece zamanda bir kayma yaşanmıyor;  anlatıcı kendisinin hiç ummadığı bir yüzüyle de karşılaşıveriyor mesela, tam da eleştirdiği biriyle ne kadar benzeştiğini fark ediyor. Daha önemlisi, sorgulanan, muhasebesi yapılan geçmişte kalmış seçimlerin, insanların hayat boyu üzerlerinde ilerleyecekleri az çok sabit bir hat oluştururken benliklerini de kurmuş olduğunu sezdiriyor Akıncı’nın öyküleri. Geçmişte kalmış seçim doğru muydu, yanlış mıydı, sorusunun bir önemi kalmadığını; aradan geçen zaman içinde kişinin seçtiği hatta ilerlerken kendisini de sürekli olarak o seçimi yapmış kişi olarak perçinlediğini gözler önüne seriyor. Belki bir seçim olduğu da tartışmalı; önceden belirlenmiş bir yolun konforu, rehaveti çekivermiş oluyor öykü kişilerini, ilk başlarda direnmiş olanlar da bir gün bakıyorlar ki kendileri gibi direnmemiş olanlarla çoktandır aynı hattalar. Sorular böyle zamanlarda abanıyor üzerlerine. Böyle kritik seçimleri yapmakta zorlanan bir öykü kişisi de var Ağaçlar Yanıyor’da. Öbür öykü kişilerini seçimlerinin sonrasında, seçimlerini tartıp sorguladıkları sırada tanırken, “Herkes Maraz derdi ona” diye tanıtılan bu öykü kişisini seçim anının öncesinde tanıyoruz. “Tanıyoruz,” dediğim sözün gelişi, Akıncı’nın öykülerinde öykü kişilerini tanıyıp tanımadığımız hayli tartışmalı. Haklarında çok şey bilme imkânı vermiyor yazar bize, ama yine de ruh halleri, kafalarına üşüşen sorular, kimi ayrıntılar onlar hakkında bir şeyler sezdiriyor. Bu kadarıyla bile bize hayli tanıdık gelmeleri öykü kişilerinin sıradan hayatları olduğunu gösteriyor. Dışa vurulan sıradan görünümün altında o kişiyi her an altüst edebilecek karmaşaların, içten içe çağıldayan dip akıntılarının saklı olabileceğini akıldan çıkarmamak lazım. Oysa dipteki akıntıları geçtim, bu albenisiz, bağırıp çağırmayan, kendini göstermeyen yüzeyleri bile gündelik hayat içerisinde sezmeyiz çok zaman; gözümüze çarpmaz, dikkatimizi çekmez. Kendi hattımızla, sorularımızla meşgulken ancak çatırtılı patırtılı, şaşaalı olanlar, “Ben buradayım!” diye haykıranlar girebilir odağımıza. Özlem Akıncı’nın öykü kişileriyse çoğunlukla bağırıp çağırmayan, sessizce kendi hatlarında yürüyüp gidenlerden. Maraz ise, öbür öykü kişilerinden farklı, ona takılan isim de bunu gösteriyor, tanık olduğumuz bir-iki ufak olay da. Ne var ki onun çıkardığı marazların, herkesin üzerinde yürüyüp takip ettiği hatla ilgili isyanının, ya da bu hat üzerinde bir ara durak, öykünün ismindeki gibi “bir ara kapı” arayışının arazı, belirtisi olduğunu en yakınındakiler bile fark edememişlerdir. Belli ki herkesin takip ettiği ana hat, “aynı kata çıkan, aynı yere inen merdiven” o denli hâkimdir ki, bağırtı çağırtı bile görünürlük kazandırmıyordur ara kapı arayışlarına. “Ara kapı”ları görebilmek için belki bir başka öyküdeki gibi, “Işıklarda inecek var,” demek ve üzerinde ilerlediğimiz hattan bir süreliğine de olsa ayrılabilmek gerekiyor. Özlem Akıncı’nın öykülerde anlatılanlar çok zaman pek de önemli sayılmayacak anlar gibi duruyor; hatta öykülerin birinde, “Kanca”da, esas olayın öykünün bittiği yerde başlayacağını düşünmek bile mümkün. Çok daha sarsıcı bir karşılaşmanın tasarlandığı anda bitiveriyor öykü. Olaylar anlatıcının tasarladığı şekilde gelişirse yaşanacak olan “esas olay”ı değil, öncesini, o kişiyi bunu tasarlamaya iten halleri anlatmayı yeğlemiş Özlem Akıncı. Daha sonra olacakların bir önemi yok; belki çok daha çarpıcı bir öykü çıkabilir sonrasında, ama belli ki Akıncı edebiyatta çarpıcı olanın değil daha derinde olanın; olup bitenin değil, sürenin, sürüp gidecek olanın peşinde. Öykülerin dil ve kurgusundaki yalınlık da bu seçimle uyum içerisinde. Derinlerde sürüp gidenler ve bunların kişileri ne ölçüde etkilediği hakkında çok şey söylenmiyor öykülerde, anlatıcılar için henüz (belki de hiçbir zaman) dile gelecek, kelimelere dökülecek hisler değil bunlar. Özlem Akıncı, daha çok jestlerde, söz arasına sıkışmış sıkıntılı suskunluklarda izleri, yansısı, etkisi sezilecek insanlık durumlarını, çözümlemelerden, saptamalardan uzak bir dille, sadece göstermekle yetinmiş. Ağaçlar Yanıyor’daki öyküler, kelimelere döküp çözümlemeye çabalamanın çok zaman insanı yanıltabileceğini, kendini ya da başkalarını anlamak bahsinde sözün ve muhakemenin yanı sıra sezginin de devreye girmesinin hayli elzem olduğunu hatırlatıyor.
Ağaçlar Yanıyor, Özlem Akıncı, Notos Kitap, 2014, 101 s.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR