İngilizce hiç de öyle sanıldığı gibi hayat dolu, iddialı ya da uyarlanabilir bir dil değil. Aksine, çoğu dile göre oldukça tuhaf.
İngilizceyi anadil olarak konuşanlar kendi dillerinin tuhaf olduğunu bilirler. Bu dili sonradan öğrenenler de az çok farkındadır. Mesela hepimiz daha en başta hecelemesindeki garipliği sezeriz. Anadili İngilizce olan ülkeler haricinde hiçbir ülkede “heceleme yarışması” diye bir şeye rastlanmaz çünkü normal bir dil için heceleme en azından kelimelerin telaffuzlarıyla uyumludur. Ne var ki, İngilizce normal bir dil değil.
Aslında dilin kendisi konuşmayla, heceleme ya da imlâysa yazıyla ilgilidir. Konuşmanın tarihi yazının tarihinden çok daha eskiye dayanır ve dünya üzerinde konuşulmakta olan binlerce dil içerisinde sadece birkaç yüz tanesi yazılıdır. Ama İngilizce, konuşma dili olarak da yeterince tuhaf. Birleşik Amerika ya da Britanya’da yaşayan ve İngilizceyi anadil olarak konuşanların ikinci bir dil öğrenmedeki isteksizliklerini dikkate aldığımızda çoğu insanın bu tuhaflıkların farkında olmadığını söyleyebiliriz. Yani tek dilli olma eğilimimiz yüzünden genelde konuştuğumuz dilin normal olduğunu düşünürüz – ta ki, asıl normalin ne olduğunu anlayana kadar.
İngilizceyi anadil olarak konuşuyorsanız sizin için yarısına eğitim almadan, kalan yarısına da mütevazi bir çabayla hâkim olabileceğiniz başka bir dil yoktur. Almanca ve Hollandaca ya da İspanyolca ve Portekizce gibi. İngilizceye en yakın dil, Frizye dili adı verilen bir Kuzey Avrupa dili. Mesela tsiis kelimesinin peynir (cheese) ve Frysk kelimesinin Frizye (Frisian) olduğunu biliyorsanız şu cümleyi anlamakta güçlük çekmezsiniz: Brea, bûter, en griene tsiis is goed Ingelsk en goed Frysk. Yine de bu epey eski bir ifade tarzıdır ve daha bakar bakmaz Frizye dilinin İngilizceden ziyade Almancaya benzediği görebilirsiniz.
Çoğu Avrupa dilinde isimlerin cinsiyeti vardır ve bu sebepsiz ayrımın başlı başına sıkıntılı, hatta tuhaf olduğunu düşünürüz. Oysa asıl tuhaf olan İngilizcenin kendisidir çünkü neredeyse bütün Avrupa dilleri tek bir dil ailesine (Hint-Avrupa) aitken ve neredeyse hepsinde isimlerin cinsiyeti varken bu belirlemenin olmadığı tek dil İngilizcedir.
Bir başka tuhaflık daha: yeryüzünde fiillerin geniş zaman çekimi sadece üçüncü tekil şahısta ek alan tek bir dil var, o da İngilizce. ‘I talk, you talk, he/she talk-s’ Niçin böyle? Normal bir dilde fiiller geniş zamanda çekilirken ya hiç ek almaz ya da her biri farklı ekler alır. Örneğin İspanyolcada hablo, hablas, habla. Şimdi bir de şunu düşünün; başka hangi dilde bir şeyin olumsuzunu belirtmek ya da o şeyi sorgulamak için başına emir kipindeki ‘do’ (yap) fiilini ekliyorsunuz? Galler’den, İrlanda’dan ya da Kuzey Fransa’dan değilseniz muhtemelen bu soruya yanıt veremezsiniz. Peki İngilizce neden bu kadar eksantrik? Ne oldu da bu hale geldi?
Aslında İngilizcenin kökeni bir tür Almancaya dayanıyor. Ama eski İngilizceyle modern İngilizce birbirinden öylesine farklı ki, ikisinin aynı dil olduğunu düşünmek zor. Örneğin ‘Hwæt, we gardena in geardagum þeodcyninga þrym gefrunon’, şimdi burada gerçekten ‘So, we Spear-Danes have heard of the tribe-kings’ glory in days of yore’ mu yazıyor? İzlandalılar eski Norveççe yazılan bin yıllık eserleri hâlâ okuyabilirler ama İngilizce konuşanlar – ana dilleri olsa bile – şayet konuya özel bir ilgileri yoksa Beowulf’tan alınan bu satırın pekâlâ Türkçe yazıldığını düşünebilirler.
İngilizcenin nasıl olup da bu denli değişime uğradığı konusuna dönersek; Angllar, Saksonlar ve Jütler (ve ayrıca Frizyalılar) İngiltere’ye geldiklerinde adada hâlihazırda pek çok farklı dil konuşuluyordu. Bu diller, günümüzde Galce, İrlandaca ve Bretonca ile temsil edilen Kelt dilleriydi. Zaman içerisinde Keltler boyunduruk altına alınmış olsalar da bir şekilde hayatta kalmaya ve kendi dillerini konuşmaya devam ettiler. İşte onların konuştuğu bu dil eski İngilizceydi ama bildiğimiz eski İngilizceden epey farklıydı. En basitinden söz diziminde fiil özneden önce geliyordu. Ve bir de “do” (yap) fiilinin emir kipiyle kurdukları şu tuhaf yapı vardı: soru cümlelerinin oluştururken, bir cümleyi olumsuz hale getirirken, hatta herhangi bir fiili pekiştirmek için hep “do” fiilini kullanıyorlardı. ‘Do you walk? I do not walk. I do walk.’ Bu cümleler şu an bize normal geliyor çünkü Keltler İngilizceyi bu şekilde kullanmaya başladılar. Fakat ondan önce anadili İngilizce olan biri bile bu kullanımı garipserdi.

Ardından ticaret gelişti ve denizin öte yakasından Almanca konuşan insanlar adaya akın etti. Dokuzuncu Yüzyılda başlayan bu göç dalgası, adaya eski Norveççe konuşan Cermenleri getirmişti. Ama Cermenler kendi dillerini dayatmak yerine adada yerleşik olan kadınlarla evlendiler ve İngilizceye geçtiler. Ancak hepsi yetişkin birer birey olan bu insanlar tıpkı günümüzde olduğu gibi o zaman da yeni bir dili öğrenirken güçlük çektiler ve bu da dilde bazı değişikliklere yol açtı. Zira okul diye bir şey yoktu, görsel, basılı ya da işitsel medya da yoktu. Sadece dinliyor ve ellerinden geldiğince tekrarlıyorlardı. Kendi meramlarını anlatmayı bir şekilde başardılar ama ister istemez dile kendi yorumlarını kattıkları için eski İngilizceyi epey kötü bir biçimde kullanmaya başladılar. Konuştukları bu kötü İngilizceyi çocuklarına öğrettiler, çocukları da büyüyüp kendi çocuklarına. Hayat bu şekilde devam ededursun, konuşulan bu kötü İngilizce zaman içerisinde bildiğimiz İngilizce haline geldi. Başka bir deyişle İskandinavlar ve Cermenler İngilizceyi daha kolay hale getirdiler.
Yalnız buraya bir şerh düşmem gerek. Şöyle ki, bir dili ötekiyle kıyaslayıp “daha kolay” olduğunu söylemek dilbilim çevreleri için biraz risklidir çünkü elimizde objektif bir sıralama yapmamızı sağlayacak nesnel ölçütler bulunmaz. Ama elbette, her ne kadar geceyle gündüz arasında ikisini birbirinden net bir biçimde ayıran parlak bir çizgi yoksa bile sabah saat ondaki yaşamla akşam saat ondaki yaşam arasında bir fark yokmuş gibi davranamayız. Benzer şekilde bazı diller de ötekilere nazaran daha gürültülü, daha çınıltılı veya daha tizdir. Birisine Rusça ya da İbranice dillerinden birini öğrenmek için sadece bir yılı olduğunu ve sene sonunda gerçekleştirilecek olan üç dakikalık yeterlilik testinde, yaptığı her hata için tırnaklarından birinin çekileceğini söyleseydiniz Rusçayı seçmek için insanın ciddi bir mazoşist olması gerekirdi. Bu bakımdan İngilizce diğer Cermen dilleriyle karşılaştırıldığında daha kolaydır ve bunun sebebi Vikinglerdir.
Geçmişte tıpkı öteki Avrupa dilleri gibi eski İngilizcede de o çılgın cinsiyet ayrımları vardı. Fakat İskandinavlar bunlarla uğraşmak istemedi. O yüzden şimdi öyle bir ayrım yok – İngilizcenin tuhaflıklarına bir yenisini daha eklemiş olduk. Dahası, Vikingler fillerin yalnızca üçüncü tekil şahıs çekiminde ustalaşmışlardı. Dolayısıyla şu malum ‘-s’ takısı ölü böcek misali cama yapıştı. Ama ekler ve kelimeler sadece başlangıçtı. Grameri de değiştirdiler. Neyse ki son zamanlarda edatı başa alıp cümleyi ‘from which town do you come’ şeklinde kurmak yerine edatı sona almak ve cümleyi ‘which town do you come from’ olarak kurmanın yanlış olduğunu öğretmek nadir hale geldi. İngilizcede edatları nitelemeleri gereken isimlerden ayrık bir biçimde kullanabilirsiniz ve bu herhangi bir sorun yaratmaz. Oysa normal dillerde edatlar bu şekilde kullanılmaz. (Bu arada İspanyolca konuşanlar, ‘El hombre quien yo llegué con’ -The man whom I came with- ifadesinin ancak pantolonunuzu ters giymek kadar doğal olduğunu unutmayın.) Bazı diller nadiren buna imkân tanır. Örneğin Meksika’da konuşulan yerel dillerden biri ve Liberya’da konuşulan bir başka dil daha ama bu kadar. Genel itibariyle bu tuhaf bir kullanımdır ve eski Norveççeden gelen bir şeydir.
Bütün bu Viking etkilerini tek bir cümlede gösterebiliriz: That’s the man you walk in with. Bu cümle tuhaftır çünkü 1) “man” kelimesini niteleyen “the” için herhangi özel bir eril form yoktur 2) “walk” fiili ek almaz 3) cümlenin sonunda olması gereken ‘whom you walk’ kısmını kesip atarsınız. Ve hepsinin sebebi zamanında Vikinglerin eski güzel İngilizceye yaptıklarıdır.
Viking akınlarından sonra sıra Norman istilasına gelir ve İngilizce bu sayede on bin yeni kelime daha kazanır. 16. Yüzyıla gelindiğindeyse Anglofonlar sofistike bir yazı aracı olarak gördükleri İngilizceye daha seçkin bir ton kazandırmaya karar verip Latince kelimeler eklemeye başlarlar. Günümüz İngilizcesinde sık sık kullandığımız ‘crucified, fundamental, definition’ ve ‘conclusion’ gibi kelimeler, aslında bu Latince ve Fransızca kelime akınının bir sonucudur ve her ne kadar şu an kulağımıza gayet İngilizce gelseler de, geçmişte çoğu edebiyatçı bu kelimeleri kulağı rahatsız edecek denli gösterişçi ve müdahaleci bulmuş, hatta bazıları çıkıp Latince kökenli kelimelerin yerine İngilizce kökenli kelimelerin kullanılmasını teklif etmişti– fundamental, definition ve conclusion yerine groundwrought, saywhat ve endsay, ne dersiniz? (ÇN: burada yabancı kökenli kelimenin yerini alması için kökeni İngilizceye dayanan bileşik yapılı yeni kelimeler icat edilmiş. Türkçedeki benzer öneriler için TDK’nın 1978 yılında yayımladığı Özleştirme Kılavuzu’na bakılabilir – estetisyen yerine güzelduyucu, bürokrat yerine genörgütçü gibi.)

Ancak dil her zaman kendisinden istenenin aksini yapma eğilimindedir. Zaman içerisinde İngilizce öyle bir hale geldi ki, aynı anlamı taşıyan fakat farklı dillerden köken alan kelimelerle doldu. Mesela sadece farklı resmiyet derecelerini ifade eden üçüz kelimelerimiz var: help, aid ve assist – üçü de yardım anlamına gelen bu kelimelerden ilki İngilizce kökenli, ikincisi Fransızca ve üçüncüsü Latince. Benzer başka bir örnek kingly, regal ve royal. Bu üçüz kelimelere ek olarak bir de ikiz kelimelerimiz var; örneğin başlamak kelimesinin karşılıkları olan İngilizce kökenli ‘begin’ kelimesi ve Fransızca kökenli ‘commence’ kelimesi ya da istemek kelimesinin karşılıkları olan ‘want’ ve ‘desire’ kelimeleri.
Asıl dikkat çekici olansa mutfakla ilgili kelimelerdeki dönüşüm. Mesela İngilizcede öldürür, Fransızcada yersiniz: ‘to kill a cow or a pig’ (inek ya da domuz öldürmek) derken kullandığınız İngilizce kökenli ‘cow’ ve ‘pig’ kelimeleri bu hayvanların etini yemek söz konusu olduğunda birden Fransızca kökenli ‘beef’ ve ‘pork’ kelimelerine dönüşür – to eat beef or pork. Neden biliyor musunuz? Çünkü Norman istilalarının yaşandığı dönem bu hayvanları kesenler İngilizce konuşan yerel halktı, aynı hayvanların etini yiyenlerse Fransızca konuşan asiller. Yani ete verilen isim, aynı zamanda kişinin toplumdaki statüsünü de simgeliyordu ve dilin içinde gizlenen bu sınıf ayrımı günümüze kadar geldi.
Kelime kökenleri İngilizcede tahminimizin ötesin bir rol üstlenebiliyorlar ama eski İngilizcenin kelime dağarcığıyla ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlı çünkü günümüze ulaşan yazılı metin sayısı çok az. En basitinden biz İngilizcede anlamak fiilinin karşılığı olarak hem İngilizce kökenli ‘understand’ kelimesini hem de Fransızca kökenli ‘comprehend’ kelimesini kullanıyoruz ve ilki, ikincisine göre daha az resmi. Fakat eski İngilizcede ‘understand’ kelimesiyle aynı anlama gelen ve modern İngilizceye çevrimleri ‘forstand’, ‘underget’ ve ‘undergrasp’ olan üç farklı kelime daha vardı. Bunların tamamı aynı anlama gelse de, kesinlikle çağrışımları farklıydı ve muhtemelen değişik resmiyet düzeylerini ifade ediyordu. İngilizce bu tip kelimelerini zaman içerisinde yitirdi ve onların yerini Latin istilasından kalanlar aldı. Şu uzun kelimelerin daha sofistike olduğu fikri de o zamanlara dayanıyor: örneğin ‘son’ ya da ‘sonuç’ anlamlarına gelen İngilizce kökenli ‘end’ kelimesinin yerine Farnsızca kökenli ‘conclusion’ kelimesini kullanmak ya da ‘walk’ yerine ‘ambulate’ demek.
İngilizcenin kelime dağarcığında yabancı dillerden gelen o kadar çok kelime var ki, bu da aslında kullandığımız kelimelerin köken itibariyle izlerini niçin pek çok farklı kaynak üzerinden sürebildiğimizi açıklıyor. İngilizce konuşanlar için etimolojiyi çok dilli bir açık büfeye benzetmek ve her kelimenin ardında çarpıcı bir değişim, hatta göç hikâyesi olduğunu bilmek gayet olağan olsa da, çoğu dilde kelime kökenleriyle uğraşmak o kadar da eğlenceli değildir çünkü genellikle kelimeler, kendilerinin çok daha eski versiyonlarından türerler ve değişimleri belli bir noktada durur. Örneğin Arapça, etimolojik kökler belirgindir, kelimeler hep aynı köklerden türer ve size yeni birer hikâye vaat etmezler.
Dürüst olmak gerekirse melez kelime dağarcıklarına dünyanın her yerinde rastlarız ama Avrupa dilleriyle karşılaştırıldığında İngilizcenin melezliği epey fazladır. Eski İngilizce, eski Norveççe, Fransızca, Latince, hatta Yunanca. Mesela alternatif bir evrende fotoğrafın öteki adı ışık-yazısıydı. (ÇN: İngilizce ‘photograph’ kelimesi Yunanca ışık anlamına gelen ‘phōtós’ ve yazı/çizim anlamına gelen ‘graphê’ kelimelerinden oluşmuştur.) Geçmişte bilimsel şeylere Yunanca isim verme modası vardı ve bu moda 19. Yüzyılda kendi zirvesine ulaşmıştı. O yüzden şu an kimyasal maddeler için tuhaf isimler kullanıyor ve ‘tek tuzlu gluten asit’ demiyoruz da ‘monosodyum glutamat’ diyoruz.
Bütün bunların yanı sıra bir de vurgu meselesi var. İngilizce konuşurken, farkında olmasak bile aslında iki farklı vurgu kullanıyoruz. Mesela ‘wonder’ kelimesi. Bu kelimede vurgu ilk hecededir: WON-der. Kelimeye -ful takısını getirirsiniz ve kelime ‘wonderful’ haline gelir ancak vurgu değişmez: WON-der-ful. Ama aynısını ‘modern’ kelimesine yaptığınızda vurgu yer değiştirir: MO-dern, mo-DERN-ity. Yani sona gelen -ity takısı vurguyu kendine çeker. Başka bir örnek ‘personality’ kelimesidir: PER-sonal, person-AL-ity. Çünkü -ful takısı Cermen dillerinden gelmiştir, -ity takısıysa Fransızcadan. Latince ve Fransızca son ekler aksanı kendi yakınına çekerken Cermen ekleri aksanı yalnız bırakır. İnsan elbette anadili olarak konuştuğu bir dilde böylesi ayrımları fark etmez ama işte sırf bu yüzden bile bir dil, basit görünse dahi aslında basit değildir.
Sonuç itibariyle İngilizcenin hikâyesi günümüzden 1600 yıl önce, dilin en ilkel haliyle Britanya sahillerine adım atmasıyla birlikte başlamıştır ve geçen süre zarfında akraba olduğu dillerden çok daha fazla değişime uğramıştır. Bu da İngilizceyi tuhaf bir dil haline getirir ki, imlâ kuralları ya da şu heceleme meselesi sadece bir başlangıçtır. Robert McCrum, Globish: How English Became the World’s Language isimli çok satan kitabında İngilizceyi şöyle niteler: Norman istilaları tarafından yok edilemeyecek denli güçlü ve gösterdiği dirayetle eşsiz. Ardından devam eder ve İngilizcenin melez kelime dağarcığına atıfta bulunarak dilin esnekliğine ve uyarlanabilirliğine övgüler düzer. Oysa McCrum’un tek yaptığı, kendisinden çok önceye dayanan bir böbürlenme geleneğini takip etmek. Tıpkı Rus dilini “muhteşem ve heybetli” olarak tanımlayan 19. Yüzyıl romancısı Turgenyev gibi ya da her fırsatta kendi dillerinin ne kadar “saf ve net” olduğunu vurgulayan Fransızlar gibi.
Hangi dillerin ötekilere nazaran daha heybetli ya da güçlü ya da dirayetli olduğunu belirlerken biraz isteksiz davranabilir ve kendi anadilimizin tarafını tutabiliriz. Ama dünya üzerinde konuşulan binlerce dil var ve bunların pek çoğu hakkında herhangi bir fikrimiz yok. Özellikle de az sayıda insan tarafından konuşulan ve oldukça kompleks bir yapıya sahip olanlar hakkında. Ama İngilizcenin sırf “esnek” ve “uyarlanabilir” olduğu için dünyada hâkim dil haline geldiğini kabul etmek, aslında diğer diller hakkında yersiz bir saptamada bulunup bu dillerin kendi toplumlarındaki değişime ayak uyduramayacak denli katı olduklarını söylemek demektir. Oysa ben şu ana kadar böyle bir dille karşılaşmadım. İngilizcenin diğer dillere üstünlüğü, yapısal anlamda son derece kendine özgü olmasından gelir ve bu özgünlüğün asıl kaynağı tarihin acımasızlığıdır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Columbia Üniversitesi dilbilim profesörü John McWhorter’ın Aeon Magazine’de yayımlanan “English is not normal” isimli makalesinden kısaltılarak çevrilmiş olup çeviride yer yer aynı yazarın “Language Hoax” isimli kitabından faydalanılmıştır.


.jpg)



