Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Mayıs 2024

Öykü Yazıları

Özlem Çadırcı

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


Yazmanın bir matematiği olduğuna canı yürekten inanıyor olsam da planlı programlı, ciddi bir mühendis edasıyla yazan biri değilim.

Özlem Çadırcı ile Tara Kitap etiketiyle okurla buluşan yeni öykü kitabı Lüfer  Mevsimi hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: Lüfer Mevsimi’nde ilk öykü kitabınızın devamı niteliğinde kadınlık ve erkeklik durumları, bunaltıcı ve yabancılaştırıcı günlük hayat, statü endişesi, aşk, ayrılık, yalnızlık, ölüm, mahalle hayatı, kentsel dönüşüm ve aile sırları izlekleri ön plana çıkıyor.  Bu sürekliliğin nedenlerine ek olarak günümüzün temel yakıcı dertlerini öykü türü aracılığıyla görünür kılmaya çalışırken ne gibi hassasiyetler gözetiyorsunuz?

Özlem Çadırcı: Özellikle gözettiğim hassasiyetlerim olduğunu söyleyemem. Yoğun ülke gündemimizin üzerimizde yarattığı baskı, ekonomik koşullar yüzünden tanık olduğumuz trajik insan hikâyeleri, yaşanılan hak ihlalleri karşısında hissettiğimiz öfke ve sıkışmışlık hissi, vatandaşını “yerel halk” olarak tanımlayan “vatansever” bürokratlar tarafından yönetiliyor olmanın çaresizliği gibi pek çok başlık zaten bizi İsveç’te yaşayan halkın dünya görüşünden ve hassasiyetlerinden oldukça farklılaştırıyor. Bahsettiğim bütün bu karmaşa, duygusal gelgitler, komik, ferah feza öyküler yerine benzer duygusal açmazları olan dertli insan hikâyeleri yazmaya itiyor beni. Zengin ya da fakir, eğitimli ya da eğitimsiz farklı sosyokültürel altyapılara sahip olmamıza rağmen hepimiz aşk acısını, ölüm acısını, dost kazığını, maddi veya manevi kayıplar karşısında içine düştüğümüz boşluğu benzer haller içinde yaşıyoruz. Bu duygudaşlık da temelde hepimizi birbirimizle eşitliyor. Benim de bu hemhal olma hali üzerine kuruluyor öykülerimin büyük bölümü.

SP: Özlem Hanım, kurmaca metinlerde çözülmesi en zor konulardan biri olan anlatıcı meselesi -ilk kitabınızda birinci tekil kişi anlatıcı, yeni kitabınızda üçüncü tekil kişi anlatıcı ön planda- hakkında öykülerinizde ne gibi problemlerle uğraştınız?

ÖÇ: Esasen her iki kitabımda da hem “ben anlatıcı” hem de üçüncü tekil kişi üzerinden ve “tanrısal anlatıcı” diliyle anlattığım öykülerim var. Her iki anlatım dilini de kullanmayı seviyor, tercih ediyorum.  Üçüncü tekil kişi anlatıcı öykü kişileri ve okurla aranıza görece bir mesafe koyuyor, çizdiğiniz sınır üzerinden etkileşimi sağlıyor.  Ben de bu mesafeli ilişki üzerinden kurmacalar yaratmayı seviyorum. Yazmaya başlarken kullanacağım teknik öykünün kendisiyle birlikte akıyor, özel olarak düşünüp ve tartıp bir plan yapmıyorum. Ancak şu oluyor, öykü bitip son halini aldıktan sonra akan olay örgüsüyle ilişkili olarak karakterimin öykünün geneli üzerindeki rolü içime sinmediyse anlatım diliyle oynayabiliyorum ki bu durumu “Duvar Dibi” isimli öykümde yaşadım. En başta üçüncü tekil kişi anlatıcı bakış açısıyla yazdığım öyküyü son aşamada “ben anlatıcı”ya çevirerek ilerledim.

Lüfer Mevsimi on beş öyküden oluşuyor. Bunların on ikisini “gözlemci anlatıcı”, kitabın ilk öyküsüyle en sondaki iki öyküyü ise “ben anlatıcı” tekniğiyle yazdım.  Burada  yapmaya çalıştığım esasen şuydu: İkinci öyküden on üçüncü öyküye kadarki kahramanların hayatları az ya da çok bir şekilde birbirine teğet geçiyor. Dikkatli bir okur bu on iki öykünün büyük bölümünün birbirinin devamı olmasa da tamamlayıcısı niteliğinde olduğunu fark edecektir. Geri kalan üç öykümün kahramanlarıysa orta blokta akan öykülerin tek bir anlarına ya karakterlerine kenardan kısacık şahitlik edenler olarak yerlerini aldılar. Lüfer Mevsimi’nin ana mekânı olan Boğazkesen Caddesi’nden yolu geçenleri “gözlemci anlatıcı” tekniğiyle anlatırken, onlara uzaktan şahitlik eden kenardakilerin hikayelerini “ben anlatıcı” tekniğiyle anlatmayı tercih ettim.

SP: Hikâyeler iç evrenimizin, kozmik yapımızın yansımaları olarak dünyayı daha katlanılabilir hale getiriyor. Hikâyeler ötekilere yazılıyor, öznel alana hitap ediyor, okurları etkilemeleri gerekiyor. Günlük hayatta katlanamayacağımız gerçekler hikâyede, romanda katlanılır hale geliyor. Senaryolar yazdığınızı da biliyorum. Farklı türler arasında gidip gelmek ve karar vermek nasıl bir deneyim sizin için?

ÖÇ: Olay örgüsü oluşturmayı bilmek, etkili karakter analizleri yapabilmek, okuru ya da izleyeni yazdığınız kurmacanın içine çekecek atmosferi, dünyayı yaratabilmek farklı yazım türlerinin en temel benzerlikleri.  Ancak edebi bir eser ortaya çıkartmak için sadece yazma ve yazabilme kabiliyeti yetmiyor. Efsane bir olay örgüsü yaratmış olmanız, unutulmaz karakterler ortaya çıkartmanız da bir yere kadar götürebiliyor. Gerçek bir edebi eser ortaya koyabilmek için entelektüel bir derinlik, mükemmel bir dil bilgisi, geniş bir kelime haznesi de lazım. Bunlardan birinin eksikliğini ya da yetersizliğini yazdığınız öykü ya da roman da saklamanıza imkân yok. Dikkatli bir okurun bu detaylar asla gözünden kaçmıyor. Nitelikli okurlar televizyon izleyicilerine oranla çok daha seçici ve dikkatli olduklarından özellikle dizilerdeki mantık hataları, tutarsız diyalog akışları daha kolay unutulup tolere edilebiliyorken bu durumu rafa çıkmış bir kitap için söylemek pek mümkün olmuyor. 

SP: Kitabınızın dördüncü öyküsü olan “Toksoy Apartmanı”nda âşık olduğu adamın ölümü sonrası bulduğu anahtarla evine giden kadın karakter gerçeklerle yüzleşiyor ve hayal kırıklığı eşliğinde görkemli evi terk ediyor. Gözlem ve tutumlu betimlemelerin kadın karakterle kurduğu etkileşim öykünün atmosferini her anlamda çarpıcı kılıyor.  Öyküde atmosfer yaratmanın önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

ÖÇ: Öykü, roman ya da senaryoya konu olan dünyayı eksiksiz, doğru bileşenlerin yan yana getirildiği ve birbirlerini tamamladığı şekilde kurmak yazma eyleminin kritik başarı faktörlerinden biri. Bir anlamda yarattığınız atmosfer sayesinde okurunuz yazdıklarınıza bağlanıyor. Başka bir ifadeyle okurun hayal gücünü yarattığınız atmosferle zorluyor, sizin yarattığınız dünyaya adım atmasını sağlıyorsunuz. Ayrıca yarattığınız atmosfer, karakterleriniz hakkında önemli ipuçları da veriyor okura. O da bu ipuçlarını takip ederek öykü kahramanları hakkında çok daha kapsamlı bir sonuca varabiliyor.

SP: Lüfer Mevsimi’ndeki öykülerinizi izlekler üzerinden düşündüğümüzde ilk öykü kitabınızın devamı niteliğinde ancak dil ve anlatım anlamında, göstermeden ziyade -özellikle diyaloglar- yerine anlatma-hikâye etme ve betimleme- tekniğinin ön plana çıktığını düşünüyorum. Bu durumun nedenleri hakkında neler söylemek istersiniz?  

ÖÇ: Bunun spesifik bir nedeni yok. Her ne kadar yazmanın bir matematiği olduğuna canı yürekten inanıyor olsam da planlı programlı, ciddi bir mühendis edasıyla yazan biri değilim. İlk kitabımda diyalog akışlarının tamamen ayrı tutulduğu “Birtakım Hesaplaşmalar” isimli özel bir bölüm vardı hatırlarsanız.  Söz konusu hesaplaşmaların geçtiği mekân, hesaplaşan tarafların hal ve hareketleri, tavırlardan yansıyan duygu geçişlerinin karşı tarafta yarattığı etkiyi tamamen okurun hayal gücüne bırakarak hiçbir betimleme, hal ve durum anlatımı olmadan salt diyalog akışlarıyla yazılmıştı o bölüm. Lüfer Mevsimi’nde yarattığım kurmaca dünyaları daha uzun anlatarak, karakterlerin iç dünyalarına dair detaylar vererek, ruhsal çözümlemelere değinerek ilerlemeyi tercih ettim. İki kitap arasındaki bu farklılık arada geçen iki yıllık sürenin ben de yarattığı etkiden kaynaklanıyordur belki de.

SP: Uzun zaman çalıştıktan sonra nasıl bir hisle son noktayı koydunuz öykülerinize? Yazarken yeni şeyler keşfettiniz mi; duygu, düşünce dünyanıza öykülerinizin ne gibi katkıları oldu?

ÖÇ: Öykülerimin duygu ya da düşünce dünyama bir katkısı olmuyor. Aksine benim duygu ve düşünce dünyam öykülerimi yazmama olanak sağlıyor. Hepsi kurmaca olan olay ve kahramanlarım bu zamana kadar şahit olup gözlemlediklerimin, biriktirdiklerimin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kitaba son noktayı koyma konusuna gelirsem, yazarken aşırı uzatmayı seven biri değilim. Bir yerden sonra kesmeyi, anlatmayı bırakmayı ve bıraktığım noktadan itibaren okurun hayal gücüne alan açmayı tercih ediyorum. Öykülerimi bitirdikten sonra bu olay şuraya bağlanabilirdi ya da bu karakter böyle bir sona sahip olsaydı dedirtebilmek temel derdim. Çünkü ben okur kimliğimle bana bunu dedirten, benim hayal gücüme alan açan yazarları okumaktan keyif alıyorum ve bu hassasiyetle yazmaya gayret ediyorum.

SP: Sizi çok etkileyen edebiyat uyarlaması filmleri sormak istiyorum.

ÖÇ: Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli kitabını ilk okuduğumda lisedeydim ve anlamakta, anlamlandırmakta zorlanmıştım. Kitabı üniversite yıllarımda bir kez daha okuduğumda Zebercet karakterinin günlerce aklımdan çıkmadığını hatırlıyorum. Ömer Kavur’un sinemaya uyarladığı Anayurt Oteli’ni ekranda izlediğimde kitabı bir kez daha okuyormuş gibi hissettim. Otelin o loş, tekinsiz, adeta duvarlarından mutsuzluk, umutsuzluk akan hali ekrana birebir yansımıştı. Macit Koper’in Zebercet rolündeki başarısını geçen onca yıldan sonra yakalayan çok az oyuncu olduğunu belirtmeden geçmeyeyim. Bu anlamda Anayurt Oteli benim için muhteşem bir edebiyat uyarlamasıdır.

Marjane Satrapi’nin otobiyografik çizgi romanından sinemaya aktarılan Persopolis, çok başarılı ve unutulmaz bir çalışma. Elbette bunda kitabın yazarı tarafından eserin sinemaya uyarlanmış olmasının rolü büyük. Ayrıca Mario Puzo’nun Baba, Khaled Hosseini’ nin Uçurtma Avcısı, Victor Hugo’nun Sefiller romanı da bence başarılı uyarlamalar.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Türkiye’de en çok kadınlar kitap okuyorOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

B. Y. Genç

6 Ekim 2025

Savaşın Gölgesinde Çocukluk

Lorenza Mazzetti’nin bence bu romanda mükemmel bir biçimde yaptığı şey, çocuk düşüncesini ve dilini tam da olması gerektiği gibi kullanması.Yıllar öncesinden bir anı üşüşüyor aklıma. 1980’lerin ortaları, ilkokulun başlarındayım. İstanbul’da sitelerden birinde, yeni denileb..

Devamı..

İrem Üreten: "Öykülerin evrenselliği v..

Dilek Karaaslan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024