Düşmeden önce sırtımda sert bir tekme hissediyorum. Tutunmaya çalışsam da elim boşluğu avuçluyor düşerken. Adamlar beni arabadan atıp paramı da vermiyor. En çok neremin acıdığını ayırt etmeye çalışırken asfaltın üzerinde öylece yatıyorum. Araba patinaj yapıyor yolda, lastiklerin yanık kokusu kalıyor geride. Yattığım yerden kalkmaya çalışıyorum. Dizlerimin üzerinde doğruluyorum yavaşça. Üstüme doğru gelen arabayı o an fark ediyorum. Farlar gözümü alıyor, elimle yüzümü kapatıyorum. Ne olacaksa olsun artık. Beklediğim gibi olmuyor, araba tam yanımda duruyor. Az önceki piçler. Kapıyı açıp çantamı fırlatıyorlar üzerime, "orospu" demeyi de ihmal etmiyorlar.Gecenin en koyu anı. Etrafta in cin top oynuyor. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Dirseğim fena acıyor. Oturduğum yerde kolumu ovuşturuyorum bir süre. Ayağa kalkarken elbisemin toplanan kısımlarını düzeltiyorum. Ayakkabımın topuğu kırık, sendeliyorum. Çıkartıp elime alıyorum umursamadan. Omzumda ince bir sızı. Kurbağaların sesi karışıyor geceye. Sokak ortasında ağır aksak yürüyorum. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken elimi çantama atıyorum hızla. Cep telefonumu çantanın dibinden zor çıkartıp, vakit kaybetmeden Osman'ı arıyorum. Alo demesiyle, "Nerdeyim bilmiyorum," diye başlıyorum konuşmaya. Aldığım parayı soruyor hemen. "Piçler, becerip attılar arabadan," "Bu kaçıncı orospu," diyor. Haklı. "Konum at, çocuklardan birini yollayayım." Yanıtımı beklemeden yüzüme kapatıyor telefonu.
Ağaçların hışırtısı içimi ürpertiyor, ayağımı kesen çakıl taşlarından yürüyemiyorum. Konum atarken parmak uçlarımda yürümeye çalışıyorum. Adımlarım birbirine karışıyor. Lanet olsun, keşke binmeseydim onların arabasına. Köprünün ayağında kaç arabaya geç dedikten sonra, bu üçü yalvar yakar olunca kıyamadım işte. Ah akılsız kafam. Alabilseydim verecekleri para da hiç fena değildi ya, neyse. Belimdeki tekme yeri sızlıyor. Bedavaya iş yapmış olmanın sızısı bu. Limonlu bir tekila çekiyor canım, en buzlusundan. Çantamın sapını tutup savuruyorum gökyüzüne doğru. Etrafımda döndürüyorum çantayı, sonra kendim de dönmeye başlıyorum çantayla. İçimdeki sıkıntı geçsin diye yıldızları sayıyorum. Gece daha da karanlık geliyor gözüme. Tökezliyorum birkaç kez. Geçtiğim bütün sokaklar birbirine benziyor. Nerede olduğumu çıkartmaya çalışıyorum. Hiç tanıdık gelmiyor buralar. Sarımsı sokak lambaları gittikçe körleşiyor. Çöpleri karıştıran kedi sayısı da azalıyor. Bir ara oturup dinlensem mi acaba diye geçiyor aklımdan. Bir an önce eve varmak en iyisi. Belki bir araba falan geçer diye sürekli kontrol ediyorum yolu. Bir çıtırtı gelir gibi oluyor arkamdan. Dönüp bakıyorum, kimse yok. Çocuklar çabuk gelseler bari. Eve gider gitmez sıcak suyla ayaklarıma masaj yapacağım, kesin kararlıyım. Biri takip ediyormuş gibi hissediyorum yine. Korkuyla başımı çevirip ardıma bakıyorum. Durup etrafı kolaçan ediyorum. Kimseyi göremeyince içim ferahlayacağına tedirginliğim daha da artıyor. Bir baykuş ötüşü geliyor uzaklardan. Kurbağaların sesi kesiliyor. İçimdeki sıkıntı büyüyor. Telefonu çıkartıp Osman'ı arıyorum tekrar. Ulaşılamıyor. Şimdi gelirler endişelenme, desem de nafile. İşe yalnız çıkmamayı öğrenmem gerek artık. Girdiğim sokaktaki evler azalmaya başlıyor. Sağ tarafım boş arazi, sol tarafta ise tek tük gecekondular. Durup çocukları bir yerde beklesem mi diye geçiriyorum aklımdan. Yine aynı his, sanki biri beni gözetliyor. Huzursuzluk basıyor içimi. Bir şişe yuvarlanıyor sokağın başında. Yuvarlanıp yolun ortasına kadar geliyor. Kalp atışlarım hızlanıyor.Ağaçların arasında bir hareketlilik oluyor birden. Arkamı döndüğümde saçı sakalı birbirine girmiş bir adamla karşılaşıyorum. Daha ne olduğunu bile anlamadan kolumu yakalıyor adam.
"Hişt, korkmana gerek yok," diyor.
Elinden kurtulmaya çalışırken, "Bırak beni!" diyorum.
"Çok hırçınsın, zor kullandırtma bana," Dişleri kahverengi, diliyse sapsarı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp yanağımı yalamaya başlıyor. Tiksinerek yüzümü siliyorum. Elindeki bıçağı gösteriyor. Dizlerim titriyor.Yutkunuyorum.
"Parlayan şeylerden hoşlanmam," diyor adam. Küpelerim. Çabucak çıkartıyorum küpelerimi.
"Parlayan şeylerden hoşlanmam dedim," diye tekrar ediyor. Kolyem var da o mu parlıyor yoksa diye boynumu yokluyorum. Yok. Hay Allah parmaklarımdakiler. Yüzüklerimi çıkartıp veriyorum hemen. Başını olmadı der gibi sallıyor yine. "Başka yok," diyorum. "Gözlerin," diyor gözlerini gözlerime yaklaştırırken, "gözlerin fazla parlak." Elindeki bıçağı havada çeviriyor. Tekme atıyorum. Adam iki büklüm oluyor. Fırsattan yararlanıp koşmaya başlıyorum. Ardımdan gülüyor. Araba sesi duyuyorum heyecanla. Farları bir görünüp bir kayboluyor. Dayan, diyorum. Araba yan sokağa dönüp kaybolurken avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Soluğum yetmiyor koşmaktan. Çevremde hiç ev kalmadığını fark ediyorum o an. Sokak lambaları azalıyor. Ardımdaki adamın soluğunu duyuyorum. Kurbağalar daha çok ses çıkarıyor. Rüzgâr ağaçların yapraklarını savuruyor. Arkamı dönüp ne kadar uzakta olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bir araba giriyor sokağa. Adamın elindeki bıçak gözümü alıyor.
"Sana parlayan şeylerden hoşlanmadığımı söylemiştim," diyor.
Düşüyorum.






